Çevre Davalarında Yargılama Usulü
Çevre hukuku, hem kamu hukuku hem de özel hukuk alanını ilgilendiren çok boyutlu bir yapıya sahiptir. Bu kapsamda, çevre davalarında yargılama usulü, farklı uyuşmazlık türlerine göre değişiklik gösterir ve mevzuatta idari yargı başta olmak üzere çeşitli yargı mercilerinin yetkisini öngörür. Çevrenin korunması, sürdürülebilir kalkınma ve gelecek nesillerin ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla, çevre davalarının hızlı ve etkin bir şekilde görülmesi son derece önemlidir. Tarafların sıfatları, dava açma şartları, delillerin sunulması ve kanun yolları gibi konuların detaylı incelenmesi, çevre hukuku alanında hem uygulayıcılar hem de akademisyenler için yol gösterici nitelik taşır. Aşağıdaki bölümlerde, çevre davalarının yargılama usulünün temel ilkeleri ve uygulamaya yönelik ayrıntıları ele alınmaktadır.Temel Hukuki Çerçeve
Çevre davalarında yargılama süreci, büyük ölçüde ulusal mevzuat ve uluslararası sözleşmelerle belirlenen kurallar çerçevesinde ilerler. Türkiye’de 2872 sayılı Çevre Kanunu, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu (İYUK) ve ilgili diğer düzenlemeler, çevre davalarının yargılama usulüne ilişkin önemli hükümler içerir. Bu kanunların yanı sıra Anayasa’da yer alan çevrenin korunmasına ilişkin hükümler de uygulanacak olan esasları ve usulü belirler.- 2872 sayılı Çevre Kanunu, çevre kirliliğinin önlenmesi, çevrenin korunması ve iyileştirilmesi amacıyla uygulanacak genel prensipleri ortaya koyar.
- 2577 sayılı İYUK, idari işlemlere karşı açılacak davalar dahil olmak üzere, çevreye dair uyuşmazlıkların önemli bir kısmında uygulanacak yargılama usulüne dair genel kuralları içerir.
- Türk Medeni Kanunu, Türk Borçlar Kanunu ve ilgili özel düzenlemeler, çevre hukukunu ilgilendiren tazminat, sorumluluk ve mülkiyet hakları gibi hususlarda devreye girer.
Çevre hukuku alanında uluslararası sözleşmeler de önemlidir. Özellikle Aarhus Sözleşmesi, çevresel bilginin kamuya açılması, katılım süreçlerinin güçlendirilmesi ve yargıya erişim imkanlarının genişletilmesi yönünde hükümler içerir. Türkiye, bu sözleşmenin benimsediği ilkeler doğrultusunda mevzuatında düzenlemeler yapmıştır.
Mevzuat/Düzenleme | Kapsam |
---|---|
2872 sayılı Çevre Kanunu | Temel ilkeler, idari yükümlülükler, yaptırımlar |
2577 sayılı İYUK | İdari dava usulleri, yürütmenin durdurulması, itiraz yolları |
Aarhus Sözleşmesi | Katılım hakkı, çevresel bilgiye erişim, yargısal korunma |
Çevre davaları, genellikle idari işlemlere karşı açılan iptal davaları veya idarenin eylemlerinden kaynaklanan tam yargı davaları şeklinde ortaya çıkar. Ancak, özel hukuk ilişkilerinden doğan veya ceza hukuku boyutunu taşıyan uyuşmazlıklar da göz önüne alındığında, çevre davalarının oldukça geniş bir yelpazeye yayıldığı görülür. Dolayısıyla, bu davalarda yargılama usulünü belirlemek için öncelikle uyuşmazlığın niteliğini ve tarafların hukuki pozisyonunu tespit etmek gerekir.
Uyuşmazlık Türleri ve Görevli Mahkemeler
Çevre hukukuyla ilgili uyuşmazlıklar, idari yargı ve adli yargı arasında paylaşılan bir yetki alanı içinde çözümlenebilir. Burada temel ayrım, uyuşmazlığın idari bir işleme mi yoksa özel hukuk ilişkisinden mi kaynaklandığı noktasında ortaya çıkar.İdari Yargının Görev Alanı
İdari yargıda görülen çevre davaları, çoğunlukla idarenin çevreyle ilgili faaliyetleri ve bu faaliyetlere ilişkin aldığı kararlar nedeniyle ortaya çıkar. Örneğin, çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) raporu onayları veya iptalleri, atık yönetimine ilişkin ruhsatlandırma işlemleri, doğa koruma alanlarının ilanı, maden izinleri, orman arazilerinin tahsisi gibi pek çok konu idari yargının kapsamına girer. Bu tür davalarda, 2577 sayılı İYUK hükümleri uygulanır. İdari yargıda çevre davalarına bakmakla görevli mahkemeler şunlardır:- İdare Mahkemeleri: Genellikle bir idari işlemin iptali veya tam yargı davası niteliğinde tazminat talebiyle açılan davalara bakar.
- Bölge İdare Mahkemeleri: İdare mahkemesi kararlarına karşı yapılan itirazları inceler ve istinaf mercii olarak görev yapar.
- Danıştay: Yargı yetkisi kapsamında temyiz mercii olarak veya ilk derece mahkemesi sıfatıyla bazı davaları karara bağlar.
Adli Yargının Görev Alanı
Çevreye ilişkin hususlarda taraflar arasında özel hukuk ilişkisine dayanan uyuşmazlıklar, adli yargı içinde görülür. Örneğin, çevre kirliliği nedeniyle komşuluk hukuku çerçevesinde bir tazminat talebi veya haksız fiil sorumluluğuna dayalı davalar adli mahkemelerde görülür. Aynı zamanda ceza hukuku boyutu taşıyan ve Türk Ceza Kanunu’ndaki çevreye ilişkin suç tiplerine dayanan davalar da adli yargı kapsamında kalır. Adli yargı mercileri şöyle sınıflandırılabilir:- Asliye Hukuk Mahkemeleri: Özel hukuk uyuşmazlıklarında ilk derece mahkemesi sıfatıyla karar verir.
- Asliye Ceza Mahkemeleri: Çevreye karşı işlenen suçlar (örneğin çevre kirliliği, izinsiz atık boşaltma vb.) hakkında yargılama yapar.
- Yargıtay: Adli yargıda verilen kararların temyiz mercii olarak görev yapar.
Görevli mahkemenin tespiti, çevre davalarında öncelikli bir konudur. Çünkü yanlış yetkili mahkemede dava açılması halinde, süre ve usul yönünden hak kayıpları söz konusu olabilir. Bu nedenle, davayı açan tarafın, uyuşmazlığın niteliğini iyi değerlendirerek uygun mahkemeye başvurması gerekir.
Tarafların Konumu ve Ehliyeti
Çevre davalarında taraf sıfatı, çevrenin korunması, geliştirilmesi veya kirlenmesinin önlenmesi konusunda menfaatleri ihlal edildiğini ileri süren gerçek veya tüzel kişiler ile idare arasında şekillenir. İdari davalarda, dava açma ehliyeti 2577 sayılı İYUK hükümlerine göre belirlenir. Burada menfaat ihlali önemli bir kriterdir. Çevre davalarında menfaat kavramı, kolektif ya da kamusal nitelikte olduğundan, geniş yorumlanmaya müsaittir.Çevre davalarında sivil toplum kuruluşlarının (STK) da taraf ehliyeti sıklıkla tartışma konusu olur. Eğer dernek veya vakıfların tüzüğünde çevre koruma amacı açıkça yer alıyorsa, bu kuruluşlar da dava açma ehliyetine sahip olabilir. Yargı mercileri, STK’lerin dava ehliyetini değerlendirirken, kuruluş amaçlarının uyuşmazlıkla ilgili olup olmadığına bakar. Ayrıca, idari yargıda davacılar, çoğu zaman kendi bireysel menfaatlerini değil, kamu yararını korumak amacıyla da hareket edebilir. Bu durum, çevre hukuku alanında “kamusal dava” niteliği olarak değerlendirilir.
Tarafların konumu bakımından idare, davalı sıfatıyla sıklıkla karşımıza çıkar. Ancak, çevre davalarında idarenin yanında, çevre kirliliğine sebep olan özel hukuk tüzel kişileri ya da kişiler de davalı taraf olarak bulunabilir. Örneğin, bir fabrika atık yönetim kurallarına aykırı davranarak komşu parsellerde kirliliğe yol açıyorsa, hem idarenin denetim yükümlülüğünü ihlal ettiği iddiasıyla idareye, hem de fabrika sahibine karşı doğrudan hukuki ve/veya cezai yollar kullanılabilir.
Dava Açma Süreci ve İlk İnceleme
Çevre davalarının doğru usul ve esaslar çerçevesinde açılması, yargılama sürecinin etkinliğini doğrudan etkiler. Bu aşamada, özellikle idari yargıda izlenmesi gereken prosedür önem taşır. İdari davalar bakımından 2577 sayılı İYUK, dava açma süresini genel olarak 60 gün olarak öngörmekle birlikte, çevre mevzuatıyla ilgili bazı özel düzenlemelerde farklı süreler yer alabilir.Dava dilekçesi, çevresel uyuşmazlığın niteliğine göre düzenlenir. Uyuşmazlığın temeli, talep edilen hukuki korumanın türü (iptal, tazminat vb.), ileri sürülen hukuki argümanlar ve dayanılan mevzuat hükümleri açıkça belirtilmelidir. Dava dilekçesinin içermesi gereken asgari unsurlar şunlardır:
- Davacının ve davalının kimlik ve adres bilgileri
- Davaya konu idari işlem veya eylemin özeti
- Uyuşmazlığın hukuki dayanakları
- Talep edilen nihai karar veya tazminat
- Delillerin listesi ve varsa bilirkişi talebi
İlk inceleme aşamasında, mahkeme dava dilekçesini şekil ve içerik bakımından gözden geçirir. Eğer dilekçede eksiklikler varsa, mahkeme bunların giderilmesi için davacıya süre verir. Süresinde giderilmeyen eksiklikler, davanın usulden reddine neden olabilir. Bu aşamada ayrıca, görev ve yetki açısından da bir değerlendirme yapılır. Mahkeme, kendisinin görevsiz veya yetkisiz olduğunu düşünürse, dosyayı ilgili mahkemeye gönderir ya da davayı reddeder.
Delillerin Sunulması ve Bilirkişilik
Çevre davalarında teknik konular büyük önem taşır. Örneğin, kirlilik seviyesinin ulusal veya uluslararası standartların üzerinde olup olmadığı, atık bertaraf yöntemlerinin mevzuata uygunluğu, ekosisteme verilen zararın boyutu gibi konularda uzman görüşüne ihtiyaç duyulabilir. Bu nedenle, bilirkişilik müessesesi çevre davalarında sıklıkla kullanılmaktadır.Delillerin sunulması aşamasında, taraflar iddialarını ispatlamak için resmi belgeler, analiz raporları, laboratuvar test sonuçları, fotoğraflar ve tanık beyanları gibi çeşitli delillere başvurabilir. İdari davalarda mahkeme, gerekli gördüğü takdirde resen de delil toplayabilir. Özellikle kamunun yararı söz konusu olduğunda, mahkemelerin resen araştırma yetkisi çevre davalarında sıkça devreye girer.
Bilirkişilik, çoğunlukla üniversite öğretim üyeleri, mühendisler, çevre bilimciler, biyologlar veya alanında uzman diğer meslek mensupları aracılığıyla yürütülür. Bilirkişi raporu, davanın esasını aydınlatmaya ve hakimin kanaatini oluşmasına yardımcı olacak en önemli belgelerden biridir. Ancak, bilirkişi raporları hâkime mutlak bir bağlayıcılık teşkil etmez; mahkeme, raporu değerlendirerek başka delillerle birlikte inceleme yapar ve sonunda kendi hukuki kanaatine göre karar verir. Yine de çevre davalarında teknik uzmanlığa duyulan ihtiyaç, bilirkişilik müessesesini genellikle belirleyici konuma getirir.
İvedi Yargılama ve Yürütmenin Durdurulması
Çevreyle ilgili uyuşmazlıklarda, toplumsal ve ekolojik öneme sahip konular söz konusu olduğundan, hızlı yargılama (ivedi yargılama) ve yürütmenin durdurulması mekanizmaları oldukça önemlidir. 2577 sayılı İYUK’ta, kamu sağlığı, toplum düzeni veya telafisi güç zararlar doğma ihtimali gibi hallerde yürütmenin durdurulması kararı verilebilir. Bu karar, dava sonuçlanıncaya kadar idari işlemin uygulanmasını geçici olarak engelleyerek, doğabilecek olumsuz etkilerin önüne geçmeyi amaçlar.Özellikle, büyük ölçekli altyapı projeleri, maden faaliyetleri veya endüstriyel tesisler söz konusu olduğunda, çevresel zararların meydana gelmesi durumunda telafisi güç veya imkansız sonuçlar doğabilir. Yürütmenin durdurulması kararı, böyle bir riske karşı etkin bir koruma sağlar. Mahkeme, bu kararı verirken:
- İdari işlemin hukuka aykırılığını açıkça ortaya koyan bir belirti (kuvvetli belirti) olmasını
- Uygulamanın sürdürülmesi halinde telafisi güç veya imkansız zararlar doğabileceğini
aramaktadır. Her ne kadar şartlar katı olsa da çevre davalarında bu mekanizmanın işletilmesi, hem kamu yararı hem de çevresel değerlerin korunması açısından kritik bir araçtır. Bu nedenle, dava dilekçesinde veya davanın ilerleyen aşamalarında talep edilebilen yürütmenin durdurulması, sıklıkla kullanılan bir başvuru yöntemi olarak öne çıkar.
Karar Aşaması ve Sonraki Süreçler
Çevre davalarında karar, mahkemenin uyuşmazlığa ilişkin delilleri, bilirkişi raporlarını, taraf beyanlarını ve mevzuatı inceledikten sonra verdiği nihai hükmü ifade eder. Kararın şekli, davanın niteliğine göre değişebilir. İptal davasında verilen karar, idari işlemin hukuka aykırılığını tespit eder ve işlemi ortadan kaldırır. Tam yargı davasında ise, davacının zararının giderilmesi yönünde bir tazminata hükmedilebilir.Hükmün Uygulanması
Çevre davalarında verilen mahkeme kararı, çoğu zaman idarenin bir işlem veya eylemine yönelik iptal ya da durdurma talebi içerir. Kararın uygulanması, çevresel tahribatın önlenmesi veya giderilmesi için kritik önem taşır. İdare, mahkeme kararına uymak ve gerekli işlemleri yapmak zorundadır. Uymama durumunda idarenin görev ihmali ortaya çıkabilir ve bu da ek davalara, hatta disiplin veya ceza sorumluluğuna yol açabilir.Özel hukuk uyuşmazlıklarında verilen tazminat kararının uygulanmasında ise ilamın icrası süreci devreye girer. Çevre davalarında tazminat, zarar gören tarafın mağduriyetini gidermeye yöneliktir. Ancak, kirliliğin giderilmesi veya eski hale getirme gibi yükümlülükler de gündeme gelebilir. Bu durumda, mahkeme kararıyla birlikte bir cebri icra süreci başlatılabilir.
Kararın Bağlayıcılığı ve Etkisi
İdari yargıda alınan kararlar, söz konusu idari işlemi yalnızca davayı açan kişi lehine değil, aynı zamanda genel olarak tüm kamu açısından etkisiz kılabilir. İptal kararı, işlem doğmadan önceki hukuki duruma dönülmesini hedefler. Bu anlamda çevre hukukunda verilen kararlar, kamu düzenini ve genel menfaati ilgilendirdiğinden, yargı mercilerinin verdiği iptal veya yürütmenin durdurulması kararlarının toplum nezdinde geniş bir etkisi olur.Uluslararası Boyut ve Mevzuata Uyumluluk
Çevre hukukunda uluslararası boyutun giderek önem kazanması, çevre davalarında yargılama usulünü etkileyen temel faktörlerden biridir. Birçok uluslararası anlaşma ve sözleşme, çevre koruma konusunda somut yükümlülükler getirmektedir. Özellikle Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, Kyoto Protokolü ve Paris Anlaşması gibi metinler, ülkelerin çevresel önlemler almasını zorunlu kılan küresel çerçeveler sunar.Ayrıca Aarhus Sözleşmesi, çevreyle ilgili kararlara halkın katılımı, çevresel bilgiye erişim ve adalete erişim konularında ayrıntılı düzenlemeler içerir. Bu sözleşme, çevreyle ilgili yargı süreçlerinde kamuoyunun bilgilendirilmesi ve katılımının artırılmasını hedeflemektedir. Yargılama usulünde şeffaflık, hesap verebilirlik ve hızlılık gibi ilkeler, bu kapsamda önem kazanır.
Uluslararası yükümlülüklere uyum sağlamak için yargının da bu sözleşmelerden doğan ilkeleri göz önünde bulundurması gerekir. Mahkeme kararları, zaman zaman uluslararası denetim organlarının da incelemesine tabi olabilir. Özellikle insan hakları boyutuyla bağlantılı olarak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları çevresel haklar konusunda emsal teşkil edebilir. Tüm bu durumlar, çevre davalarında yargısal denetimin ulusal sınırları aşabileceğini ve uluslararası standartlara uyumu gerekli kıldığını göstermektedir.
Alternatif Uyuşmazlık Çözüm Yolları
Çevre uyuşmazlıklarında her zaman mahkeme sürecine başvurmak zorunlu değildir. Hukuki süreç, zaman zaman uzun ve masraflı olabileceği gibi, teknik uzmanlık gerektiren konularda mahkemeye ek bir yük de getirebilir. Bu sebeple, alternatif uyuşmazlık çözüm yolları (ADR) çevre davalarında da gündeme gelir.Arabuluculuk
Çevre uyuşmazlıklarında arabuluculuk, taraflar arasında gönüllü bir uzlaşmayı hedefler. Taraflar, bir arabulucu eşliğinde müzakerelerde bulunarak, çevrenin korunması ve zararın giderilmesi konusunda ortak bir çözüm ararlar. Arabuluculuk, toplumsal barışı güçlendirebildiği gibi, çevreye verilen zararın daha hızlı telafi edilmesini sağlayabilir. Ancak, kamu düzeni ve katı çevre standartlarının ihlali söz konusu olduğunda, idarenin sorumluluk ve yetkileri dikkate alınmalıdır.Uzlaştırma ve Müzakere
Özellikle özel hukuk uyuşmazlıklarında, tarafların bir uzlaşma yoluna gitmesi daha kolaydır. Endüstriyel tesislerin yarattığı kirlilik sonucu ortaya çıkan zararların tazmini veya kirliliğin giderilmesi konusunda taraflar, mahkeme sürecine girmeden önce müzakere edebilir. Bu müzakerelerin başarıya ulaşması, teknik raporlarla desteklendiğinde ve taraflarca karşılıklı güven tesis edildiğinde mümkündür.ADR mekanizmaları, çevre davalarının hızlı ve maliyet etkin biçimde çözümlenmesine katkıda bulunur. Ancak, her uyuşmazlık ADR yoluyla çözülmeye müsait değildir. Özellikle, kamu düzenini ilgilendiren, geniş toplum kesimlerine etki eden veya ciddi ekolojik risk içeren konularda mahkemelerin yargısal denetimine ihtiyaç duyulabilir. Bu sebeple, ADR yolları yargısal sürece ek bir enstrüman olarak görülmeli, ancak sorunun niteliği dikkate alınarak uygulanmalıdır.
Pratik Uygulamalar ve Örnek Olaylar
Çevre hukuku alanında çeşitli örnek olaylar, yargılama usulünün nasıl işlediğini somut biçimde ortaya koyar. Özellikle büyük projelerin ÇED raporuna ilişkin davalar, çevre davalarının hem toplumsal hem de hukuksal açıdan ne kadar kritik olduğunu gösterir. Aşağıda kurgusal bir örnek olay incelenmiştir:- Bir enerji şirketi, nehir tipi hidroelektrik santral (HES) kurmak üzere idareden izin alır.
- Bölge halkı ve çevreci sivil toplum kuruluşları, söz konusu projenin ekosisteme ciddi zarar vereceğini iddia ederek, ÇED raporunun iptali talebiyle idari yargıda dava açar.
- Davacılar, yürütmenin durdurulmasını talep eder. Mahkeme, projeye ilişkin bilirkişi raporunu bekledikten sonra, ekolojik tahribat riskinin ciddi olduğuna kanaat getirerek yürütmenin durdurulması kararı verir.
- Bilirkişi raporunda, projenin çevreye vereceği zararın önlenmesi için ek tedbirler öngörülür. Mahkeme, ÇED raporunun eksik düzenlendiği ve ek önlemlerin raporda yer alması gerektiği sonucuna varır ve iptal kararı verir.
- İdare, mahkeme kararına uyarak projeyi durdurur ve raporun revizyonu için yeni bir süreç başlatır.
Bu tür davalarda, toplumsal katılım genellikle yüksektir. STK’lar, bölge halkı ve meslek odaları gibi birçok paydaş davaya müdahil olmak ister. Mahkemeler de bu çerçevede geniş katılımlı bilirkişi keşifleri yaparak, çevresel gerçekliği yerinde gözlemlemeye çalışır. Bu uygulama, mahkeme kararlarının sağlam bir bilimsel temele dayanması ve kamu vicdanını tatmin etmesi açısından da önemlidir.
Gelişim Eğilimleri ve Eleştirel Değerlendirme
Çevre davalarında yargılama usulü, teknolojik ve toplumsal gelişmelere paralel olarak sürekli bir dönüşüm içindedir. Mahkemeler, çevre konusunda uzmanlaşmış hâkim ve bilirkişilerin katkılarıyla daha etkin kararlar almaya yönelir. Bununla birlikte, süreçlerin uzun sürmesi veya kararların etkili bir biçimde uygulanmaması gibi sorunlar eleştiri konusudur. Aşağıda, çevre davalarının yargılama usulünde gözlemlenen bazı eğilimler ve eleştirel değerlendirmeler yer almaktadır:- Uzmanlaşma İhtiyacı: Çevre davalarında teknik konuların çokluğu, uzmanlaşmış mahkemelerin veya çevre hakimliğinin kurulması taleplerini güçlendirmektedir. Uzman mahkemelerin oluşturulması, davaların etkin bir biçimde görülmesini sağlayabilir.
- Yargısal Sürecin Hızlandırılması: Çevre tahribatı telafisi güç veya imkansız zararlara yol açabileceğinden, ivedi yargılama usulü daha fazla kullanılmalıdır. Mevzuattaki düzenlemelerin genişletilmesi ve mahkemelerin hızlandırılmış takvim uygulamaları önemlidir.
- Kamusal Katılımın Güçlendirilmesi: Aarhus Sözleşmesi’nin gerektirdiği şekilde, çevre davalarında halkın bilgiye ve yargıya erişimi artırılmalıdır. Bu durum, yargılama süreçlerinin şeffaflığını yükseltir ve hukuki meşruiyeti destekler.
- Alternatif Çözüm Yöntemlerinin Yaygınlaşması: Arabuluculuk ve müzakere yöntemlerinin çevre davalarında yaygın uygulanması, mahkemelerin iş yükünü hafifletmek ve taraflar arasında hızlı bir çözüm sağlamak açısından faydalı olabilir. Ancak, her zaman kamu düzeni boyutunun göz ardı edilmemesi gerekir.
- Kararların Uygulama Etkinliği: Verilen kararların fiilen uygulanması konusunda idarenin sorumluluğu önemlidir. İptal ve tazminat kararlarının uygulanması, çevre korumasına dair somut sonuçlar doğurur. İdarenin bu konuda gerekli adımları atmaması, yargısal korumanın etkinliğini zayıflatır.
Çevre davaları, genellikle kamusal menfaati yakından ilgilendirdiği için, mahkemelerce yürütülen yargılama sürecinin her aşaması ayrı bir titizlik gerektirir. Bilimsel verilerin doğru kullanılması, toplumun süreçlere katılımı ve uluslararası standartlara uyum sağlanması, çevre hukuku uygulamasının geliştirilmesi için elzemdir. Yargı organlarının bu alandaki duyarlılığı, uzun vadede çevresel sorunların önlenmesi ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşılması açısından belirleyici rol oynar.
Yukarıdaki tüm aşamalar değerlendirildiğinde, çevre davalarında yargılama usulünün temelini, hızlı ve etkin koruma mekanizmalarının devreye girmesi, uzman görüşünden yararlanılması, kamu yararının gözetilmesi ve kararların uygulanabilir kılınması oluşturmaktadır. Bu usul içinde idari yargı başta olmak üzere adli yargı ve hatta uluslararası organlara başvuru imkanları, çevrenin korunması ve gelecek nesillere daha yaşanabilir bir dünya bırakma hedefi doğrultusunda çok yönlü hukuki araçlar sunar. Dolayısıyla, çevre davalarına ilişkin yargılama usulü, hukuki enstrümanların ve toplumsal bilincin birleştiği hayati bir alandır.