Geçici Koruma Statüsünün Temel Kavramları ve Hukuki Arka Planı
Türkiye’de uygulanan koruma rejimleri içerisinde geçici koruma statüsü, uluslararası gelişmelerin ve kitlesel göç akınlarının doğrudan yansıması olarak ortaya çıkmış bir hukuki çerçeve sunar. 2011 yılında Suriye’deki iç karışıklıkların derinleşmesi ve kitlesel göç hareketlerinin hızla Türkiye sınırlarına doğru yönelmesi, yeni bir hukuki ve idari düzenlemeye ihtiyaç doğurmuştur. Suriye’den gelen ve uluslararası koruma ihtiyacı taşıdığı değerlendirilen yüzbinlerce kişinin kısa süre içinde Türkiye’ye giriş yapması, klasik sığınma süreçlerinin ötesine geçen bir mekanizma gerektirmiştir. Bu çerçevede, 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun (YUKK) yanı sıra, geçici koruma statüsüne dair düzenleyici nitelikteki yönetmelik ve genelgeler belirleyici rol oynamıştır.Geçici koruma statüsünün mevzuattaki dayanağı, YUKK’un yanı sıra “Geçici Koruma Yönetmeliği” ile şekillenmiştir. Bu yönetmelik, kitlesel veya ani göç dalgaları karşısında Türkiye’nin geliştireceği politikaları, yetkili kurumların görev dağılımını ve statü sahibi yabancıların haklarını netleştirir. Özellikle 1951 Cenevre Sözleşmesi ve 1967 Protokolü’ne taraf olan Türkiye’nin coğrafi çekinceyi sürdürmesi, mülteci statüsünün yalnızca Avrupa’dan gelenlere tanınacağı şeklindeki yaklaşımı, Suriye ve benzeri ülkelerden gelen kitlelere farklı bir koruma mekanizması oluşturmayı zorunlu kılmıştır. Bu sebeple, geçici koruma uluslararası koruma rejimi içinde kendine özgü bir alt statü olarak öne çıkar ve söz konusu kişilere geçici kimlik belgeleri, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişim gibi haklar sunar.
Kavramsal olarak “geçici koruma” ile “şartlı mülteci” ya da “ikincil koruma” gibi diğer statüler arasında ayrım yapmak önemlidir. YUKK kapsamında, mülteci statüsü Avrupa ülkelerinden gelen yabancılara tanınabilmekte, şartlı mülteci ise Avrupa dışı ülkelerden gelen ve 1951 Sözleşmesi’ndeki mültecilik tanımına uyanlara verilen statüdür. İkincil koruma, mülteci ya da şartlı mülteci tanımına girmeyen ancak ülkesine geri döndüğünde ciddi tehdit altına gireceği öngörülen kişiler için uygulanır. Geçici koruma ise bu koruma çeşitlerinden farklı olarak, kitlesel ve hızlı göç durumlarında devreye giren ve yabancılara toplu koruma sağlamayı hedefleyen bir mekanizmadır.
Türkiye’de geçici koruma statüsünü düzenleyen ve uygulayan temel kurum Göç İdaresi Başkanlığı’dır (eski adıyla Göç İdaresi Genel Müdürlüğü). Ayrıca, İçişleri Bakanlığı ve ilgili diğer kurumlar (AFAD, sağlık kuruluşları, eğitim birimleri vb.) süreçte etkin rol alır. Yasal düzenlemeler, geçici koruma altındaki kişilerin temel haklar ve özgürlüklerinden yararlanmaları yönünde çerçeve oluştururken, aynı zamanda kamu düzeni, güvenlik ve toplumsal kaygılar bakımından da bir dizi tedbiri devreye sokar.
Geçici koruma statüsünün hukuki arka planı, uluslararası hukukun temel ilkeleriyle yakından ilişkilidir. Her ne kadar Türkiye coğrafi sınırlama uygulasa da, geri göndermeme (non-refoulement) ilkesi uyarınca, ülkesine geri gönderildiğinde zulüm veya ciddi tehlike ile karşı karşıya kalacak kişilerin zorla sınır dışı edilmesi yasaktır. Bu ilke, 1951 Cenevre Sözleşmesi’ne taraf olan devletlerin önde gelen sorumlulukları arasında yer alır. Türkiye de bu çerçevede, Suriye’den gelen toplu göç dalgasına karşı geçici koruma statüsünü en pratik çözüm olarak görmüş ve bu kişilerin savaş tehdidi ortadan kalkana kadar ülkede koruma altında tutulmasını temel ilke edinmiştir.
Geçici koruma statüsü sadece Suriye’den gelenlerle sınırlı kalmamakla birlikte, bu statünün Türkiye’deki en geniş uygulama alanı Suriyeliler üzerine inşa edilmiştir. Farklı uyruklardan gelen yabancılar da belli kitlesel göç halinde geçici koruma kapsamında değerlendirilebilir, ancak kitlesel göç tanımının yapılması ve ilgili kararı verecek makamın tespiti, genellikle Bakanlar Kurulu (günümüzde Cumhurbaşkanlığı) ve ilgili kurumların ortak değerlendirmesiyle gerçekleşir. Dolayısıyla bu statü, özellikle Suriye krizi örneğinde görüldüğü gibi, hızlı ve pratik bir müdahale aracı olarak kurgulanır.
Geçici koruma statüsünün temel kavramları, YUKK çerçevesinde düzenlenmiş uluslararası koruma türlerinin bir parçası olmakla beraber, kendine özgü niteliğiyle ayrışır. Geçici koruma kimlik belgesi, hak sahipliğini belirleyen en önemli unsurdur. Bu belge, ulusal hukuki kimlik yerine geçmez, ancak geçici koruma sahibinin yasal olarak ülkede bulunduğunu kanıtlar ve temel hizmetlere erişimine imkân verir. Bu hizmetler arasında sağlık, eğitim, çalışma iznine başvuru gibi konular öne çıkar. Aynı zamanda, geçici koruma statüsü, yabancının Türkiye’de gözetilmesi, takibi ve gerektiğinde başka bir ülkeye yerleştirilmesi gibi süreçleri de içermektedir.
Tarihsel Süreç ve Uygulamanın Gelişimi
Türkiye’nin geçici koruma modelinin temelleri, her ne kadar hukuki dayanağını 2013 tarihli YUKK ve 2014 tarihli Geçici Koruma Yönetmeliği ile sağlamlaştırmış olsa da, uluslararası krizlere verdiği tepkiler bakımından daha önceki dönemlerde de öncü uygulamalara rastlamak mümkündür. 1980’lerde İran-Irak Savaşı, 1988 Halepçe Katliamı sonrası Kürt göçü, 1991’de Körfez Savaşı sırasında yaşanan kitlesel sınır hareketleri gibi olaylar, Türkiye’nin kitlesel akınlara dair belli deneyimler edinmesine yol açmıştır. Ancak bu dönemlerde hukuki alt yapı büyük ölçüde 1994 tarihli iltica yönetmeliği ve ulusal mevzuatın sınırlı hükümleriyle şekillenmiştir.2011’de Suriye’de başlayan iç çatışmalar, kısa sürede büyük bir insani krize dönüşmüş ve milyonlarca insanın komşu ülkelere sığınmasını beraberinde getirmiştir. Türkiye, Suriye sınırının uzunluğu ve kültürel coğrafi yakınlık nedenleriyle en fazla göç alan ülkelerden biri konumuna gelmiştir. İlk etapta açık kapı politikası benimsenerek Suriyelilerin sınırlardan geçişine ve sığınmasına izin verilmiş; kamplar (geçici barınma merkezleri) kurulmuş ve temel hizmetler AFAD koordinasyonunda sağlanmaya çalışılmıştır. Bu süreçte, hukuki altyapı ihtiyacı daha belirgin hale gelmiş ve geniş kapsamlı bir uluslararası koruma sistemi geliştirilmesi zorunlu görülmüştür.
2013 yılında kabul edilen YUKK, Türkiye’de yabancılar hukuku ve uluslararası koruma politikalarında bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Bu kanun ile Göç İdaresi Genel Müdürlüğü (bugünkü Göç İdaresi Başkanlığı) kurulmuş, göç ve koruma politikalarında kurumsal bir yeniden yapılanma süreci başlamıştır. Ardından, 2014 yılında çıkarılan Geçici Koruma Yönetmeliği ile kitlesel göç söz konusu olduğunda nasıl bir yol izleneceği, statünün kapsamı, haklar, yükümlülükler ve uygulama şekli netleştirilmiştir. Bu yönetmelikle, Suriye’den gelen kitlelerin resmen geçici koruma statüsü altına alınması sağlanmıştır.
Zaman içerisinde artan göç dalgası, Türkiye’nin nüfus yoğunluğu yüksek şehirlerinde (İstanbul, Ankara, İzmir, Gaziantep, Şanlıurfa, Hatay vb.) Suriyeli nüfusun hızla artmasına neden olmuştur. İlk dönemlerde kamp odaklı yaklaşım ön plandayken, kısa sürede kampların kapasitesinin yetersiz kalması birçok Suriyelinin kendi imkânlarıyla şehirlerde barınmasına yol açmıştır. Bu durum, yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşlarının (STK) önemini artırmış, eğitim, sağlık, barınma, istihdam gibi alanlarda daha kapsamlı önlemler almaya teşvik etmiştir. Kamu kurumları ve uluslararası kuruluşların desteğiyle geniş kapsamlı programlar uygulanmaya başlanmıştır.
Zamanla, geçici koruma statüsünde bulunan kişilerin ülkeye entegrasyonu, toplumla uyumu ve uzun vadeli geleceği tartışma konusu olmuştur. Türkiye, AB ile 2016 yılında imzaladığı Göçmen Mutabakatı çerçevesinde ek finansman ve teknik destek karşılığında sığınmacıların Avrupa’ya düzensiz geçişini azaltmak üzere bazı taahhütlerde bulunmuştur. Bu mutabakat, bir yandan Türkiye’nin “geçici koruma” modelinin uluslararası alanda daha çok görünür olmasına, diğer yandan da toplumsal ve hukuki açıdan yeni tartışmalara yol açmıştır. Kimi kesimler, uzun vadede Suriyelilerin ülkelerine geri dönüşü için koşulların oluşmamasının Türkiye’de ciddi bir entegrasyon meselesi yaratacağına işaret etmiş, bir kısım ise Suriyelilerin gönüllü geri dönüşünün desteklenmesini savunmuştur.
Tarihsel süreçte geçici koruma uygulaması, yalnızca insani yardım perspektifinden değil, aynı zamanda ulusal güvenlik, ekonomik, sosyolojik ve politik yönleriyle birlikte değerlendirilmeye başlanmıştır. Zira Suriye krizi uzadıkça ve Suriyeli nüfus Türkiye’de kalıcı hale geldikçe, geçici koruma statüsüne dair “geçicilik” vurgusu tartışmalı bir boyut kazanmıştır. Devlet kurumlarının ve akademik çevrelerin düzenledikleri çalıştaylar, raporlar ve seminerler, Türkiye’nin geçici koruma deneyiminin dünyadaki örnekler arasında en kapsamlılarından biri olduğunu ortaya koymuştur.
Mevzuatın güncellenmesi ve yeni politikaların geliştirilmesi sürecinde, uygulamada yaşanan sorunlar, kısıtlı kaynaklar, yerel halk ile geçici koruma altındakiler arasındaki etkileşim gibi faktörler belirleyici olmuştur. Özellikle büyük kentlerdeki sosyal uyum, kayıt dışı istihdam, ekonomik rekabet, barınma sorunu, eğitimde dil bariyeri gibi konular, geçici koruma statüsünün günlük yaşama olan etkisini göstermiştir. Bu bağlamda Türkiye’nin, geçici koruma kapsamında 4 milyonun üzerinde Suriyeliye ev sahipliği yapan bir ülke olarak, uluslararası düzeyde özgün bir örnek teşkil ettiği ifade edilebilir.
Başvuru Süreçleri ve Statünün Kapsamı
Geçici koruma statüsü, kitlesel ve ani göç durumlarında devreye giren, genellikle tek tek bireysel değerlendirme gerektirmeden bir topluluğun tamamına koruma sağlayan bir hukuki düzenlemedir. Bu kapsamda, yasal düzenlemede belirtilen şartların oluşması halinde, ilgili kurumların (Bakanlar Kurulu/Cumhurbaşkanlığı, Göç İdaresi Başkanlığı) aldığı kararlarla birlikte yabancılar toplu halde geçici koruma altına alınırlar. Bu aşamada, başvuru süreci klasik mülteci statüsü başvurularından farklıdır; çünkü bireylerden ayrı ayrı sığınma talebi dilekçesi almak yerine, ilgili topluluk toptan koruma kapsamına alınır.Başvuru süreçlerinde ilk önemli adım, kayıt işlemidir. Kayıt, Göç İdaresi birimlerinde veya sahada bu işi yürütmekle görevlendirilmiş kurumlarda gerçekleştirilir. Yabancılara kimlik bilgileri, uyruk, mesleki durum ve diğer önemli veriler sorulur. Ardından biyometrik kayıt (parmak izi, fotoğraf vb.) alınır. Kayıt işlemi tamamlanan kişilere, geçici koruma kimlik belgesi verilir. Bu belge, geçici koruma altındaki kişinin yasal olarak Türkiye’de bulunduğunu gösterir ve temel haklar ile hizmetlere erişimi için zorunludur.
Geçici Koruma Kimlik Belgesi ve Geçerlilik
Geçici koruma statüsü sahibi bireylere verilen geçici koruma kimlik belgesi, resmi makamlar nezdinde geçici koruma sahibi olduğunu kanıtlar. Bu kimlik belgesinde kişisel bilgiler, fotoğraf ve kimlik numarasına benzeyen bir kayıt numarası yer alır. Bu belge, Türkiye’de yasal kalış hakkını gösterir, ancak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlık kimliği veya ikamet izni yerine geçmez. Bu açıdan, hukuki statü ile vatandaşlık arasında net bir ayrım bulunmaktadır. Geçici koruma kimliği, belirli bir süre için geçerli olsa da, uygulamada genellikle kriz koşullarının devam etmesi halinde süresiz bir şekilde uzatılmaktadır.Geçici koruma kimlik belgesinin sağladığı haklar şunları içerir:
- Sağlık hizmetlerine erişim
- Eğitim hizmetlerine kayıt
- Çalışma izni başvurusu imkânı
- Sosyal yardımlardan yararlanabilme
- Seyahat izin belgesiyle sınırlı süreli il dışına çıkış hakkı
Haklar | Açıklama |
---|---|
Sağlık Hizmetleri | Devlet hastanelerinde ücretsiz veya indirimli tedavi imkânı |
Eğitim | Devlet okullarında kayıt olabilme, dil ve uyum kursları |
Çalışma İzni | İşverenin Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına başvurusu sonucunda |
Sosyal Yardımlar | Kızılay Kart, gıda, giyim yardımları ve diğer STK destekleri |
Başvuru süreçleri, pratikte çeşitli zorluklar içerebilir. Kayıt işlemlerindeki yoğunluk, dil bariyeri, belgelerin temini ve yabancıların ikamet ettikleri yerlerdeki altyapı eksiklikleri, bu statünün uygulanmasını zaman zaman karmaşık hale getirebilir. Yine de geçici koruma statüsü, bireysel iltica prosedürünün uzun süren inceleme ve değerlendirme safhalarına kıyasla çok daha hızlı bir koruma sağlamaktadır. Bununla birlikte, geçici koruma sistemine dahil olmayan ya da kayıt dışı kalan kişilerin sağlık ve eğitim gibi temel hizmetlere erişiminde güçlükler yaşanabilmektedir.
Haklar ve Yükümlülükler
Geçici koruma statüsü altındaki kişiler, Türkiye’de belirli haklardan faydalanırlar. Bu hakların başında sağlık hizmetlerine erişim gelir. Devlet hastaneleri ve sağlık ocaklarında temel sağlık hizmetleri sunulur. Acil durumlar, aşı uygulamaları, anne-çocuk sağlığı gibi hizmetler ücretsiz karşılanırken; bazı ileri tetkik veya özel tedavilerde kısmi katkı payları gündeme gelebilir. Sağlık hizmetlerinin finansmanı büyük ölçüde Türkiye Cumhuriyeti bütçesi ve uluslararası kuruluşların destekleriyle sağlanır.Eğitim hakkı, özellikle çocuk ve genç nüfusun yoğun olduğu geçici koruma topluluğu için kritik bir alandır. Türkiye, eğitimde entegrasyon politikası çerçevesinde, geçici koruma altındaki çocukların devlet okullarında eğitim almalarına olanak tanır. İlk dönemlerde, kamplarda kurulan geçici eğitim merkezleri aracılığıyla Arapça müfredat uygulanırken, zaman içerisinde daha kapsamlı bir entegrasyon politikası benimsenmiş ve çocukların Türkçe dil eğitimi alarak devlet okullarına kaydolmalarının yolu açılmıştır. Buna ek olarak, üniversite eğitimi almak isteyen geçici koruma statüsündeki gençler, YÖK’ün belirlediği sınav ve kabul prosedürlerini takip ederek belli kontenjanlar dahilinde üniversitelere kayıt yaptırabilmektedir.
Çalışma izni hakkı, geçici koruma statüsündeki kişilerin ekonomik bağımsızlıklarını sağlayabilmeleri ve topluma entegrasyonları bakımından önem taşır. Mevzuat, geçici koruma altındaki kişilerin belirli şartlar altında çalışma izni alabilmelerine imkân tanır. Bu izin, işverenin Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na başvurusunu ve gerekli şartların yerine getirilmesini gerektirir. Kayıt dışı istihdamın yaygın olması, işverenlerin bürokratik işlemlerden kaçınmak istemesi gibi sebeplerle, gerçekte çalışma iznine sahip olanların sayısı toplam nüfusa kıyasla düşük kalabilmektedir. Bu durum hem yabancıları istismar riskiyle karşı karşıya bırakır hem de haksız rekabet kaygıları nedeniyle yerel halkta tepkilere yol açabilir.
Geçici koruma altındaki yabancıların hakları kadar yükümlülükleri de bulunur. Kamu düzenini ve güvenliğini tehdit edici davranışlar, idari para cezaları ya da hak kısıtlamaları ile sonuçlanabilir. Ayrıca, geçici koruma sahipleri kayıtlı oldukları ilin dışına seyahat edeceklerse, Göç İdaresi’nden seyahat izni almak zorundadır. Bu uygulamanın amacı, düzensiz göç akışını kontrol etmek, kamu düzenini korumak ve kayıt sistemini güncel tutmaktır. Kayıt dışı hareketlilik, statünün sona erdirilmesine veya idari yaptırımlara neden olabilmektedir.
Suriye Uyruklu Geçici Koruma Sahiplerinin Örnek Durumu
Türkiye’de geçici koruma denince akla gelen en geniş kitle Suriye uyruklu sığınmacılardır. 2011 yılından itibaren kitlesel olarak gelen Suriyeliler, farklı illere dağılmıştır. Bazıları AFAD’ın yönettiği kamplarda barınsa da, büyük bir kısmı kentlerde yaşamaktadır. Bu durum, kısa sürede kentleşme, eğitim, sağlık, istihdam, toplumsal uyum gibi alanlarda yeni politikaların geliştirilmesini zorunlu kılmıştır.Suriyelilerin işgücü piyasasına girişi, özellikle yoğun göç alan sınır illerinde ve büyük şehirlerde bazı sektörlerin yapısını değiştirmiştir. Tarım, inşaat, tekstil gibi alanlarda ucuz ve esnek işgücü olarak görülen Suriyeliler, hem yerel halka hem de diğer yabancı işçilere rekabet oluşturabilecek pozisyondadır. Çalışma izni uygulamasının nispeten sınırlı kalması, kayıt dışı çalışmayı artırarak düşük ücretler ve zayıf iş güvencesi gibi problemleri beraberinde getirmiştir.
Eğitim alanında ise hızla artan okul çağındaki çocuk sayısı, çok dilli ve çok kültürlü bir eğitim ortamı gerekliliğini gündeme taşımıştır. İlk yıllarda Suriyeliler için ayrı eğitim merkezleri kurulmuş ancak zaman içinde bu merkezlerin kapatılarak ya da dönüştürülerek Suriyeli ve Türk öğrencilerin bir arada eğitim gördüğü devlet okullarına entegrasyon stratejisi benimsenmiştir. Uyum sürecinin desteklenmesi için yoğun Türkçe dil kursları, rehberlik hizmetleri ve STK destekli projeler uygulanmaktadır. Yine de dil engeli, kültürel farklılıklar ve sınıf mevcudiyetinin artması gibi sebepler, eğitim sistemini zorlayan faktörler arasındadır.
Sağlık hizmetlerine erişim, kayıtlı olan Suriyeliler için devlet hastanelerinde büyük ölçüde ücretsizdir. Bununla birlikte, yoğunluğun arttığı şehirlerde sağlık kurumlarının kapasite sorunu, dil ve iletişim engelleri, bazı tıbbi müdahalelerde maliyet artışları gibi güçlükler mevcuttur. Özellikle kronik hastalıklar ve psikososyal destek ihtiyacı olanlar için ek destek mekanizmalarına ihtiyaç duyulmaktadır. STK’lar ve uluslararası kuruluşlar, saha klinikleri ve mobil sağlık ekipleriyle tamamlayıcı hizmetler sunarak devletin yükünü hafifletmeye çalışmaktadır.
Suriye uyruklu geçici koruma sahiplerinin kent yaşamına entegrasyonu, toplumsal uyum meselesini gündeme getirmiştir. Bazı bölgelerde, yerli halk ile Suriyeliler arasında sosyal ilişkiler kurulabilmiş; ticari, kültürel veya insani etkileşimler yoluyla olumlu sonuçlar görülmüştür. Ancak ekonomik rekabet, kültürel farklılıklar, güvenlik endişeleri ve yanlış bilgilendirmeler zaman zaman gerilimler yaratmıştır. Medya temsili, siyasi tartışmalar ve ayrımcılık vakaları, bu sürecin ne kadar kırılgan olduğunu göstermektedir. Resmî kurumlar ve STK’lar, ayrımcılık karşıtı programlar, dil eğitimleri, farkındalık kampanyaları ve diyalog çalışmalarıyla toplumsal bütünleşmeyi güçlendirmeye çalışmaktadır.
Sosyal Yardım ve Entegrasyon Programları
Türkiye’de geçici koruma statüsünün en belirgin boyutlarından biri, kapsamlı sosyal yardım programlarının uygulanmasıdır. Özellikle Avrupa Birliği desteğiyle yürütülen Sosyal Uyum Yardımı Programı (SUY) ve Kızılay Kart uygulaması, geçici koruma altındaki kişilere aylık nakit yardımı yapılmasını öngörür. Bu yardımlar, temel gıda, kira, giyim ve diğer zaruri ihtiyaçların karşılanmasında önemli rol oynamaktadır.Sosyal yardım mekanizmalarında, gelir düzeyi, hanedeki kişi sayısı, engellilik durumu, yaş gibi faktörler dikkate alınarak ihtiyaç sahibi ailelere yönelik farklı düzeylerde destek sağlanır. Kızılay Kart, en yaygın bilinen uygulamadır. Aile fertlerinin kaydı yapıldıktan sonra, haneye tanımlanan bir kart aracılığıyla düzenli ödemeler gerçekleştirilir. Bu ödemeler ihtiyaç sahibinin istediği ürünü satın alabileceği bir esneklik tanır, ancak bazı kısıtlamalar (tütün mamulleri vb.) da uygulanır.
Entegrasyon programları, dil öğrenimi, mesleki eğitim, psikolojik destek ve toplumsal uyum gibi farklı modüller içerir. Türkçe dil eğitimleri, geçici koruma altındaki yabancıların günlük yaşamını kolaylaştırma ve özellikle istihdam edilebilirliği artırma konusunda kritik önemdedir. Mesleki eğitim programları ise belirli sektörlerde uzmanlaşmayı veya sertifika almayı hedefler. Örneğin tekstil, gıda hizmetleri, inşaat gibi alanlarda kurslar düzenlenmekte, katılımcılara temel iş güvenliği ve meslek bilgileri aktarılmaktadır. Bazı uluslararası kuruluşlar, başarılı kursiyerlere malzeme veya maddi destek sunarak kendi işlerini kurmalarına yardımcı olmaktadır.
Psikososyal destek programları da entegrasyonun önemli bir bileşenidir. Savaş travması yaşayan ve uzun süreli göç yolculuğunun zorlukları ile yüzleşen bireyler, özellikle çocuklar ve kadınlar, travma sonrası stres bozukluğu, depresyon gibi psikolojik sorunlar yaşayabilir. Bu durum, topluma uyum süreçlerini de olumsuz etkiler. Bu sebeple, devlet kurumları ve STK’lar psikolojik danışma merkezleri, kadın destek birimleri ve çocuk koruma mekanizmaları oluşturarak, geçici koruma altındaki kişilerin ruh sağlığını korumaya yönelik tedbirler alır.
Sosyal uyum projeleri, genellikle komünite bazlı yaklaşımlarla yürütülür. Yerel halk ve Suriyelilerin ortak etkinliklere katılmaları, kültürel ve sportif faaliyetler, mahalle bazlı dayanışma toplantıları, diyalog atölyeleri gibi uygulamalar, önyargıların kırılması ve karşılıklı anlayışın gelişmesi amacıyla yapılır. Türkiye’deki yerel yönetimlerin bazıları, “Kardeş Aile” projeleri gibi yenilikçi modelleri hayata geçirerek, mülteci aileler ile yerel aileleri bir araya getirmeyi hedefleyen çalışmalar yürütmüştür. Bu tür projeler, hem yabancıların şehir yaşamına uyumunu artırır hem de toplumsal dayanışma duygusunu güçlendirir.
Karşılaşılan Zorluklar ve Uygulamadaki Eksiklikler
Geçici koruma statüsü uygulamalarında çok boyutlu zorluklar söz konusudur. Ekonomik, sosyal, hukuki ve idari sorunların bir araya gelmesi, politikaların sahada etkin biçimde uygulanmasını karmaşıklaştırır. Bunların başında, kaynak yetersizliği ve sürdürülebilirlik meselesi gelir. Kalabalık mülteci nüfusun eğitim, sağlık, barınma ve istihdam gibi temel alanlardaki ihtiyaçlarının uzun vadede nasıl karşılanacağı konusu, hala önemli bir tartışma başlığıdır.Kayıt dışı istihdam, en büyük sorunlardan bir diğeridir. Resmi veriler, geçici koruma altındaki kişilere verilen çalışma izinlerinin sınırlı olduğunu, buna karşılık fiilen çalışan Suriyelilerin sayısının çok daha yüksek olduğunu göstermektedir. Kayıt dışı çalışma, hem geçici koruma sahibinin sosyal güvenceden mahrum kalmasına hem de işverenler arasında haksız rekabete neden olur. Bu durum, yerel halk ile mülteciler arasındaki gerilimi de artırabilmektedir.
Dil bariyeri, eğitim alanındaki ana engellerden biridir. Öğretmenlerin büyük çoğunluğu Türkçe konuşmakta ve Suriyeli öğrencilerin çoğu yeterli düzeyde Türkçe bilmemektedir. Bu durum, akademik başarıyı olumsuz etkilediği gibi, eğitim sürecinde gerilime ve uyum zorluklarına yol açar. Benzer şekilde, hastanelerde ve kamu kurumlarında tercüman eksikliği, sağlık hizmetlerine erişimde ciddi sıkıntılar doğurabilmektedir. Her ne kadar bazı bölgelerde Arapça bilen personel istihdam edilse veya gönüllü tercümanlar görevlendirilse de, artan ihtiyaç nedeniyle bu konuda tam kapasite sağlamak kolay değildir.
Sınır bölgelerinde ve büyük metropollerde çevre ve şehircilik sorunları yaşanmaktadır. Yoğun göçün etkisiyle hızlı nüfus artışı barınma maliyetlerini yükseltmiş, altyapı hizmetlerinde (su, elektrik, ulaşım) aksamalara neden olmuştur. Özellikle gelir düzeyi düşük Suriyeliler, barınma için uygun olmayan, sağlıksız koşullardaki evlerde yaşamak durumunda kalmıştır. Bu durum, sosyal uyumun yanı sıra halk sağlığı ve güvenlik açısından da sorun yaratmaktadır.
Kamuoyunda zaman zaman “geri dönüş” politikası tartışmaları da yaşanmaktadır. Bazı siyasi akımlar ve toplumsal gruplar, Suriyelilerin ülkelerine dönmesi gerektiğini savunurken; uluslararası hukukun “gönüllü geri dönüş” ve “geri göndermeme” ilkeleri zorla geri gönderme işlemlerine izin vermez. Ülkede süregelen belirsizlik ve bazı bölgelerde devam eden istikrarsızlık da kısa vadede güvenli geri dönüşü zorlaştırmaktadır. Dolayısıyla bu tartışmalar, geçici koruma statüsünün geleceği hakkında net bir planlama yapılmasını güçleştirir.
Uluslararası Hukukla İlişki ve AB Boyutu
Türkiye’deki geçici koruma sisteminin uluslararası hukuki temelinde, 1951 Cenevre Sözleşmesi ve 1967 Protokolü bulunur. Her ne kadar Türkiye coğrafi çekince uygulasa da, sözleşmenin “geri göndermeme” ilkesi bağlayıcıdır. Bu ilke, savaştan kaçan Suriyelilerin sınır dışı edilmesini uluslararası alanda kabul edilemez kılar. Dolayısıyla Türkiye, geçici koruma statüsü ile söz konusu ilkeyi uygulamada de facto olarak hayata geçirmeye çalışmaktadır.Avrupa Birliği boyutu, özellikle 2016 yılındaki AB-Türkiye Mutabakatı (diğer adıyla 18 Mart Mutabakatı) ile öne çıkmıştır. Bu mutabakat çerçevesinde, Türkiye’den Yunanistan adalarına geçen düzensiz göçmenlerin geri kabulü ve karşılığında AB’nin Türkiye’deki Suriyelilere mali destek sağlaması, vize serbestisi müzakerelerinin ilerlemesi gibi hususlar gündeme gelmiştir. Ancak, zaman içinde bu anlaşmanın uygulanmasında yaşanan sorunlar, göçün tamamen engellenememesi ve mali yardımların gecikmesi gibi nedenlerle taraflar arasında güven bunalımına yol açmıştır.
AB hukuku kapsamında, “Geçici Koruma Yönergesi” (2001/55/EC) 2001 yılında kabul edilmiştir. Bu yönerge, toplu göç durumlarında AB üyesi ülkelere gelenlerin hızlı ve etkin biçimde koruma altına alınmasını düzenler. Ancak uygulamada AB ülkeleri, Suriye krizine karşı bu yönergeyi aktif hale getirmekten çekinmiş ve farklı ülkeler kendi ulusal iltica politikaları çerçevesinde hareket etmiştir. Dolayısıyla Türkiye’deki kapsamlı geçici koruma modeli, Avrupa’nın toplu göç politikalarıyla karşılaştırıldığında oldukça geniş ve kapsayıcı bir düzenleme olarak görülmektedir.
Uluslararası kuruluşlar (UNHCR, UNICEF, IOM gibi) ve STK’lar, Türkiye’deki geçici koruma programının desteklenmesi için çeşitli projeler yürütürler. Mali yardımlar, teknik destek, kapasite geliştirme, eğitim ve sağlık gibi alanlarda uzmanlık transferi söz konusudur. Türkiye’nin yüksek mülteci nüfusuna yönelik sürdürdüğü politikalar, uluslararası kamuoyunda büyük ölçüde takdirle karşılanmasına rağmen, uzun vadede sürdürülebilirlik açısından daha fazla iş birliği ve kaynak gerektiği sık sık dile getirilmektedir.
Karşılaştırmalı Hukuk Açısından Değerlendirme
Geçici koruma modelinin farklı ülkelerdeki uygulamaları, coğrafi ve siyasi şartlara göre değişkenlik gösterir. Avrupa’da eski Yugoslavya krizi sırasında kitlesel göçler yaşanmış ve bazı AB ülkeleri “Geçici Koruma” mekanizmalarını devreye sokmuştur. Ancak uygulama süresi ve sağlanan haklar bakımından ülkeden ülkeye önemli farklılıklar ortaya çıkmıştır.Almanya, 2015’te doruğa çıkan mülteci krizi sırasında sınırlarını açarak büyük bir Suriyeli nüfusu kabul etmiş ve farklı koruma statülerini (mülteci statüsü, ek koruma, geçici koruma gibi) esnek bir şekilde uygulamıştır. Ancak bürokratik süreçlerin uzunluğu, sığınma başvurularının bireysel olarak değerlendirilmesi ve federal eyaletlerin farklı yaklaşımları, uygulamada karmaşıklığa yol açmıştır.
Orta Doğu’da, özellikle Ürdün ve Lübnan, Suriye krizinden en çok etkilenen ülkelerden olmuştur. Ürdün, Zaatari başta olmak üzere büyük mülteci kampları kurmuş, ancak Suriye halkına resmi “mülteci statüsü” vermek yerine, büyük ölçüde UNHCR kayıt sistemi ve hükümetin izniyle geçici bir koruma sağlamıştır. Lübnan ise resmi anlamda kamplar kurmaktan kaçınmış, Suriyelilerin özel arazilerde veya şehirlerde dağınık biçimde barınmasına izin vermiştir. Bu durum, düzensiz bir model yaratarak, insani yardımların ulaştırılmasında ve göçmenlerin kayıt altına alınmasında önemli sıkıntılara neden olmuştur.
Türkiye’deki sistem, gerek kanuni altyapı gerekse kurumsal örgütlenme açısından bölgedeki diğer örneklerden ayrılır. Göç İdaresi Başkanlığı’nın kurulmuş olması, geçici koruma kapsamına alınanların kayıt altına alınması, sağlık ve eğitim hizmetlerinin ulusal sistem içinde sunulması, kayıtlı olanlara çalışma izni imkânı tanınması ve birçok uluslararası kuruluşla iş birliği yapılması, Türkiye’yi örnek bir model olarak öne çıkarmaktadır. Ne var ki, bu modelin kaynak ihtiyacı ve toplumsal baskılar gibi etmenler yüzünden zorlanmaya devam ettiği görülmektedir.
Uzun Vadeli Perspektifler ve Uygulamanın Geleceği
Suriye’deki iç savaşın uzaması ve siyasi çözüm girişimlerinin beklenenden yavaş ilerlemesi, geçici koruma altında bulunan kişilerin kalıcılık ihtimalini güçlendirmektedir. Bu durum, Türkiye’nin göç politikasında yeni yaklaşımlar geliştirmesine neden olmuştur. Bazı planlar, geçici koruma altındaki Suriyelilerin gönüllü geri dönüşlerini teşvik etmeyi amaçlarken, bir yandan da ülkede kalmaya devam edecek olanların topluma uyumunu hızlandırmaya yönelik stratejiler öne çıkmaktadır.Geleceğe dair senaryolarda, dönüş, entegrasyon, üçüncü ülkeye yerleştirme gibi farklı seçenekler söz konusudur. Uluslararası literatürde bu üç strateji de mülteci krizlerinin çözüm yolları arasında sayılır. Üçüncü ülkeye yerleştirme, çoğunlukla kota sistemiyle sınırlı bir seçenek olup, pratikte az sayıda Suriyeliyi kapsamaktadır. Gönüllü geri dönüş ise Suriye’deki güvenlik durumuna bağlı olarak çok sınırlı bir ölçekte gerçekleşmektedir. Dolayısıyla, Türkiye’de kalıcı olma eğilimi ağır basmaktadır.
Türkiye’nin mevcut politikalarında, vatandaşlığa geçiş imkânları da tartışma konusudur. 2016’dan itibaren, belirli kriterleri (yüksek eğitim düzeyi, yatırım, meslek sahibi olma vb.) karşılayan bazı Suriyelilere Türk vatandaşlığı verilmesi yönünde adımlar atılmıştır. Ancak vatandaşlık süreci hem hukuki hem de toplumsal açıdan hassas bir konudur. Bu politikanın kapsamı, yerel halkın tepkisi ve uluslararası camianın yaklaşımı gibi faktörler, ilerleyen dönemlerde daha hararetli tartışmalara yol açabilir.
Sivil Toplumun ve Yerel Yönetimlerin Rolü
Geçici koruma statüsü uygulamalarında, sivil toplum kuruluşları (STK) kritik bir işlev üstlenir. Hem ulusal hem de uluslararası STK’lar, insani yardım, eğitim, sağlık, sosyal uyum, mesleki eğitim gibi alanlarda kamu kurumlarına destek sağlar. Bazı STK’lar barınma, gıda, kıyafet yardımı yaparken, bazıları psikolojik destek veya hukuki danışmanlık verir. STK’ların saha deneyimi, esnek çalışma biçimi ve uzman kadroları, geçici koruma altındakilere yönelik hizmetlerin tamamlayıcı unsuru olarak değerlidir.Yerel yönetimler de mültecilerle doğrudan temas halinde oldukları için ana aktörler arasında sayılır. Belediyeler, nüfus yoğunluğunun arttığı mahallelerde altyapı sorunlarını gidermek, sosyal yardım dağıtımını koordine etmek ve kültürel uyum projeleri yürütmek gibi görevler üstlenir. Bazı büyükşehir belediyeleri, bünyesinde “Mülteci Koordinasyon Ofisleri” oluşturarak, Suriyelilerin temel hizmetlerden daha etkin şekilde yararlanmasını amaçlayan politikalar geliştirmiştir. Ancak belediyelerin mali kaynakları ve yetki alanları sınırlı olduğundan, merkezî hükümetle ve uluslararası kuruluşlarla iş birliği önem kazanmaktadır.
Ekonomik Etkiler ve İstihdam Politikaları
Yoğun mülteci nüfusu, ekonomide yeni dinamikler ortaya çıkarır. Kimi araştırmalarda, Suriyelilerin tüketim harcamaları ve yeni işletme açılışlarıyla yerel ekonomiye katkı sunduğu, hatta yeni istihdam alanları oluşturduğu belirtilir. Özellikle sınır illerinde Suriyeli girişimcilerin açtığı restoranlar, dükkânlar ve imalathaneler, yerel ekonomiye canlılık katmıştır. Diğer taraftan, kayıt dışı istihdam ve ücret düşüşleri, yerel işçilerin tepkisine neden olabilir. Sosyal politikalarda denge sağlanamazsa, mülteci ve ev sahibi topluluk arasında ekonomik rekabet kaynaklı gerilimler artabilir.Geçici koruma altında olan bireylerin resmî çalışma izni alarak kayıtlı sektöre dahil olmaları, aslında genel ekonomiye olumlu yansıyabileceği gibi, vergi gelirlerinin artması ve sosyal güvenlik sistemine katılımları anlamına da gelir. Buna rağmen, prosedürlerin zorluğu, işverenlerin bürokrasi yükünden kaçınması ve asgari ücret gibi maliyet kalemleri nedeniyle, kayıt dışı istihdam yaygın kalmaktadır. Bu sorunu gidermek için Avrupa Birliği ve uluslararası kuruluşlar destekli projeler yürütülse de, hedeflenen oranın gerisinde kalındığı bilinmektedir.
Kadınlar ve Çocuklar Açısından Durum
Geçici koruma altında bulunan nüfusun önemli bir kısmını kadınlar ve çocuklar oluşturur. Kadınlar, savaş ve göç sürecinin getirdiği travma ve sorumluluk yükü nedeniyle daha fazla risk altındadır. Tek ebeveynli aileler, erken yaşta evlilikler, cinsel ve cinsiyete dayalı şiddet vakaları, insani yardım kuruluşlarının ve devlet kurumlarının özel ilgi göstermesi gereken konular arasındadır.Çocuklar açısından ise eğitim erişimi, beslenme, barınma ve sağlıklı gelişim gibi temel ihtiyaçlar öne çıkar. Okul çağındaki çocukların eğitime düzenli katılımının sağlanması, onların gelecekteki uyumlarını ve topluma katkılarını doğrudan etkiler. Aynı zamanda sokakta çalışma, dilencilik, çocuk işçiliği gibi olumsuz durumlar, erken yaşta eğitimi terk etme riskini artırır. Bu nedenle, çocuk koruma mekanizmaları ve “aile destek” politikaları geçici koruma rejiminde öncelikli konulardan biridir.
Hukuki Sorunlar ve Adalete Erişim
Geçici koruma statüsü altındaki yabancıların adalete erişimi, çoğu zaman dil bariyeri, bilgi eksikliği veya ekonomik yetersizlikler nedeniyle kısıtlı kalabilir. Özellikle mağdur oldukları vakalarda (evlilik, işçi hakları, şiddet, ayrımcılık vb.) hukuki danışmanlık ve yargısal süreçlerde tercüme hizmeti ihtiyacı yüksektir. Barolar bünyesinde gönüllü avukat grupları ve STK’lar, hukuki destek sağlayarak bu eksikliği gidermeye çalışır. Yine de büyük iller dışındaki bölgelerde etkin hukuki yardıma ulaşmak daha zor olabilir.Kimi durumlarda, geçici koruma statüsünün iptal edilmesi veya sınır dışı kararları gündeme geldiğinde, itiraz mekanizmaları ve yargısal denetim prosedürleri devreye girer. YUKK’a göre, sınır dışı kararlarına karşı yargı yolu açıktır ve yargı süreci sonuçlanana kadar geri gönderme işlemi genellikle durdurulur. Bu düzenleme, uluslararası hukukun temel ilkeleriyle uyumludur. Ancak pratikte, hukuki süreçler karmaşık ve uzun olabilmektedir.
Farklı Bakış Açıları ve Toplumsal Algı
Geçici koruma statüsüne yönelik toplumsal algı, medyanın, siyasetçilerin ve yerel toplulukların söylemleriyle yakından ilişkilidir. Bazı kesimler, Suriyelilerin zor koşullardan kaçtığını ve insani yardımı hak ettiğini savunurken, bazı kesimler de ekonomik ve kültürel yük olarak görmektedir. Toplumsal algıyı şekillendiren unsurlar arasında yerel iş piyasası, konut fiyatları, eğitim kalitesi ve asayiş konuları yer alır.Sosyal medyanın yaygınlaşması, yanlış bilgilerin hızla yayılmasına olanak tanımakta ve bu durum zaman zaman mültecilere yönelik önyargıları körüklemektedir. Örneğin “Suriyelilere maaş bağlanıyor”, “Üniversitelere sınavsız giriyorlar” gibi gerçek dışı iddialar, toplumda tepkiler oluşturabilir. Yetkili kurumlar ve STK’lar, düzenli bilgi akışı sağlayarak bu tür yanlış algıları düzeltmeye çalışmaktadır.
Politika Önerileri ve Olası Düzenlemeler
Geçici koruma statüsünün daha etkin ve sürdürülebilir hale getirilmesi için çeşitli politika önerileri gündeme gelmektedir. Bu önerilerin bazıları şunlardır:- Kayıt Dışı İstihdamın Azaltılması: Çalışma izni süreçleri basitleştirilerek ve işveren teşvikleri artırılarak kayıt dışı istihdamın önlenmesi.
- Eğitimde Destek Mekanizmaları: Suriyeli çocukların Türkçe öğrenme sürecini hızlandıracak ek dersler, tercüman kadrosu ve rehber öğretmen sayısının artırılması.
- Barınma Çözümleri: Sosyal konut projeleri ya da uygun maliyetli kira desteği programlarıyla sağlıksız yaşam alanlarının azaltılması.
- Psikososyal Destek: Özellikle kadın ve çocukların travma sonrası destek alabileceği merkezlerin yaygınlaştırılması.
- Toplumsal Uyumu Güçlendiren Etkinlikler: Ortak kültür, spor ve sanat projeleri ile yerel halk ve mülteciler arasındaki etkileşimin artırılması.
- Hukuki Danışmanlık ve Tercüme Hizmeti: Adalete erişim ve idari işlemlerde dil engelini azaltmak için ücretsiz tercüman ve avukat desteğinin genişletilmesi.
Uzmanlar, aynı zamanda uluslararası toplumu ve özellikle AB ülkelerini, Türkiye’nin omuzladığı yükü paylaşma konusunda daha fazla sorumluluk almaya davet etmektedir. Bu kapsamda, mülteci yerleştirme kotalarının artırılması, mali desteklerin zamanında ve yeterli düzeyde sağlanması, Suriyelilerin geçici koruma altında bulundukları ülkelerdeki durumlarının iyileştirilmesi için fonların uzun vadeli planlanması gibi konular gündeme gelmektedir.
Akademik Yaklaşımlar ve Gelecek Öngörüleri
Akademik çalışmalarda, geçici koruma statüsünün “geçicilik” niteliği eleştirel bir noktada durmaktadır. Suriyeli nüfusun büyük bir kısmının Türkiye’de uzun süredir bulunduğu ve yakın gelecekte dönme ihtimalinin düşük olduğu dikkate alındığında, “geçici” ifadesinin gerçekçi olmadığı öne sürülür. Bu nedenle, uzun vadeli entegrasyon politikalarının geliştirilmesi ve geçici koruma statüsünün gözden geçirilerek daha sağlam hukuki statülerle desteklenmesi gerektiği vurgulanır.Toplumsal katılım ve kimlik inşası açısından, mültecilerin asimilasyon yerine entegrasyon çerçevesinde desteklenmesi önerilir. Kültürel farklılıklar korunurken, temel hak ve özgürlükler ile sosyal sorumluluklar konusunda ortak bir payda oluşması amaçlanır. İstihdam, eğitim ve hukuk alanındaki reformların, toplumsal uyumun sağlanmasında belirleyici olduğu sıkça dile getirilmektedir.
Suriye’de siyasi çözüm ihtimali belirdikçe, gönüllü geri dönüş olasılıkları gündeme gelse de, geri dönenlerin yeniden yerleşimi, mülkiyet hakları, eğitim ve sağlık altyapısı gibi konuların belirsizliği süreci yavaşlatır. Akademik çevreler, uzun süreli göç deneyimi yaşamış nüfusun geri dönüşünün de kendine özgü sorunları beraberinde getireceğine dikkat çeker. Dolayısıyla, Türkiye’nin mülteci politikası hem ülke içi uyumu hem de mümkün olduğunda insani koşulların oluştuğu yerlere geri dönüşü aynı anda düzenleyebilecek esnek bir yapıda olmalıdır.
Geçici koruma statüsünün uygulanması, uluslararası hukuk, ulusal mevzuat, yerel yönetimler, sivil toplum ve uluslararası kuruluşlar arasındaki koordinasyon başarısına bağlıdır. Sorunun çok boyutlu yapısı nedeniyle tek bir kurum ya da devletin tek başına çözüm üretmesi mümkün değildir. Bu yüzden, daha katılımcı, şeffaf ve bilimsel temelli politikalar geliştirmek, ilgili tüm aktörlerin ortak beklentisidir.
Değerlendirme
Geçici koruma statüsü, Türkiye’nin kitlesel göçlerle baş etme stratejisinde merkezi bir konuma oturmuştur. Uygulama, uluslararası hukuki yükümlülüklerle uyumlu bir çerçeve sunarken, pratikte çok çeşitli sorunlarla karşılaşmaya devam etmektedir. Suriye krizinin gösterdiği üzere, geçici koruma kısa vadede insani bir çözüm üretmiş olsa da, krizler uzadıkça statünün niteliği, hakları ve yükümlülükleri yeniden tanımlamayı gerektirmektedir. Eğitim, sağlık, istihdam, sosyal uyum, kaynakların sürdürülebilirliği ve geri dönüş konuları bu alandaki öncelikli meseleleri oluşturur.Türkiye örneğinde, milyonlarca Suriyeliye ev sahipliği yapılması, dünya genelinde dikkat çeken bir insani çaba olarak öne çıkmıştır. Ancak bu durum, aynı zamanda yerel toplulukların günlük yaşamında ve ülkenin genel siyasetinde derin etkiler yaratmıştır. Geçici koruma statüsünün başarılı olması, yerli halkla mültecilerin hak ve çıkarları arasındaki dengenin sağlanmasına, ekonomik ve sosyal fırsatların adil biçimde dağıtılmasına, hukuki ve idari süreçlerin etkin işleyişine bağlıdır.
Devam eden uluslararası destek, akademik araştırmalar, yerel düzeyde geliştirilen entegrasyon projeleri ve yasal düzenlemelerdeki iyileştirmeler, geçici koruma altındaki kişilerin yaşam koşullarını ve toplumla etkileşimlerini olumlu yönde dönüştürebilecek potansiyele sahiptir. Dolayısıyla geçici koruma statüsü, yalnızca bir acil durum yönetimi mekanizması değil; aynı zamanda göç ve mültecilik konularının geleceğine dair dönüştürücü bir örnektir.