Kavramsal Çerçeve
Geminin kurtarılması ve yardım (salvage), deniz hukuku kapsamında önemli bir yer tutar. Gemiler çeşitli sebeplerle zor durumlara düşebilir: şiddetli hava koşulları, yangın, çatışma, makine arızası, sığlığa oturma veya karaya oturma gibi durumlar hem gemi hem de yük açısından ciddi zararlar doğurabilir. Bu tür durumlarda üçüncü kişilerin müdahalesi, deniz emniyetini sağlamada ve çevresel felaketleri önlemede kritik rol oynar. Hukuki literatürde “kurtarma” terimi, tehlike altındaki bir gemiye veya yüküne yardım edilmesi ve bu yardımla geminin güvenli bir duruma taşınması sürecini ifade eder. Bu süreçte gönüllü nitelikteki eylemler söz konusu olduğundan, kurtarma faaliyeti yürüten tarafa belirli bir ücret veya tazminat hakkı tanınır. Bu ücret, hem kurtarıcıların teşvik edilmesi hem de deniz taşımacılığının güvenliğinin sağlanması açısından teşkil edici bir işleve sahiptir.Kurtarma kavramı, yardım etmek ve zararı gidermekle ilgili hukuki, teknik ve ekonomik boyutları bünyesinde barındırır. Bir yandan deniz taşımacılığının en temel amaçlarından biri olan can ve mal güvenliğiyle ilgiliyken, diğer yandan çevresel riskleri azaltıcı bir nitelik taşır. Dolayısıyla uluslararası deniz hukukunda, gemilerin ve deniz çevresinin korunması esas hedeflerden biridir ve kurtarma faaliyetleriyle bu hedef doğrudan desteklenir.
Kurtarmanın hukuki boyutunda, belirli şartların varlığı aranır. Tehlike olgusunun objektif ve ciddi bir nitelik taşıması, kurtarmayı yapan kişinin gönüllü olması ve kurtarılan geminin ya da yükün tehlikeden sağ salim kurtarılması gibi unsurlar genelde üzerinde mutabakata varılmış temel kriterlerdir. Mevzuattaki detaylar ise ülkeden ülkeye farklılık gösterebilir; ancak uluslararası sözleşmeler ve geleneksel uygulamalar, deniz hukukunda büyük ölçüde yeknesaklık sağlar.
Kurtarmada amaç sadece maddi ziyanın engellenmesi değildir. Aynı zamanda insan canının korunması, deniz kirlenmesinin önüne geçilmesi, liman yapılarının zarar görmesinin engellenmesi gibi çok yönlü hedefler vardır. Deniz kazalarının doğurduğu riskler, çoğu zaman geminin kendisiyle sınırlı kalmaz; çevreye ve diğer deniz trafiğine büyük ölçüde zarar verebilir. Bu sebeple kurtarma, yalnızca özel bir menfaat değil, aynı zamanda kamusal bir önem de taşır.
Uygulamada, denizcilik sektörü bakımından kurtarma faaliyetinin profesyonel olarak yürütüldüğünü söylemek mümkündür. Gemicilik şirketleri, sigorta firmaları, kurtarma uzmanları ve ilgili liman otoriteleri arasında sıkı bir koordinasyon bulunur. Bu koordinasyon, kurtarma faaliyetinin zamanında, etkin ve ekonomik olarak gerçekleştirilebilmesi için temel gerekliliktir. Bütün bu unsurlar, geminin kurtarılması ve yardım (salvage) kavramını deniz hukukunda stratejik bir yere oturtur.
Tarihsel Gelişim
Denizcilik tarihi boyunca gemiler, açık denizlerde veya liman çevrelerinde çeşitli tehlikelerle karşı karşıya kalmıştır. Antik dönemlerden beri farklı uygarlıklar, denizde yardıma muhtaç olanlara destek olmayı, ticaretin ve seyahatin güvenceye alınması için bir zorunluluk olarak görmüştür. Örneğin, Akdeniz’de deniz ticaretinin hâkim olduğu dönemlerde, ticaret gemilerine yönelik tehlikelerle mücadele edilmesi ve kazazedelerin kurtarılması temel bir prensip haline gelmiştir.Tarihsel süreçte, gemilerin kurtarılması karşılığında ödenecek ücret veya sağlanacak çıkarlar konusunda farklı uygulamalar gelişmiştir. Feodal dönemlerde denizlerde güç sahibi olan yerel otoriteler veya korsan grupları, kazazedelerin mallarına el koyma hakkını kendilerinde görebilirken; ilerleyen dönemlerde deniz hukukunun temel prensipleri bu “yağma” sayılabilecek uygulamaların önüne geçmeye başlamıştır. Özellikle deniz sigortacılığının ve ticaretin gelişmesiyle birlikte, gemi kurtarma faaliyetinin hukuki çerçevesi de belirginleşmiştir.
İngiliz hukukunda 17. yüzyıldan itibaren gemi kurtarma faaliyetleriyle ilgili hukuki düzenlemelerin daha sistematik hale geldiği görülür. Admiralty Court uygulamaları ve İngiliz denizcilik gelenekleri, modern kurtarma hukukunun temellerini atmış; gerek ulusal gerek uluslararası boyutta, kurtarıcının gönüllü olup olmaması, tehlikenin gerçekliği ve kurtarılan değerin hesaplanması gibi önemli unsurlar belirginleştirilmiştir.
Avrupa’da 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren deniz ticaretinin hız kazanması ve gemi inşaat tekniklerindeki gelişmeler, gemi kazalarının çeşitliliğini de artırmıştır. Yüksek tonajlı buharlı gemilerin transatlantik seferlerde yoğunlaşması, kurtarma faaliyetlerinin sadece can ve mal güvenliği için değil, aynı zamanda çevre açısından da önemli olduğunu ortaya koymuştur. Dünyanın farklı bölgelerinde denizcilik faaliyetlerinin artmasıyla birlikte, gemi kurtarma konusunda ortak standartlar getirme ihtiyacı doğmuştur. Bu ihtiyaç, ilerleyen yüzyıllarda çeşitli uluslararası konvansiyonlarla karşılanmaya çalışılmıştır.
Uluslararası Düzenlemeler
Denizcilik faaliyetlerinin küresel nitelik taşıması, deniz hukukunun da uluslararası sözleşmeler ve düzenlemeler yoluyla standartlaştırılmasını beraberinde getirir. Gemi kurtarma ve yardım hususunda da farklı ülkeler arasında belirli ölçülerde uyum sağlanması, hem ticaretin hem de deniz emniyetinin geliştirilmesi için vazgeçilmez görülür.Gemi kurtarmaya dair ilk kapsamlı uluslararası belgeler, 1910 Brüksel Sözleşmesi’ne kadar uzanır. Bu sözleşme, çarpışma hâlinde gemi kaptanlarına ve diğer ilgililere kurtarma sorumluluğu yüklemesiyle, dönemin önemli düzenlemelerinden biriydi. Ancak modern anlamda kurtarmaya ilişkin en kritik metin, 1989 Salvage Konvansiyonu’dur.
Bunun yanında Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO), deniz emniyeti ve çevrenin korunması konularında çeşitli yönergeler ve kodlar yayımlayarak devletleri yönlendirir. Aynı şekilde, Lloyd’s gibi denizcilik piyasalarında önemli aktörler, kurtarma süreçlerine ve kurtarma sözleşmelerine ilişkin teknik ve hukuki standartların yerleşmesinde rol oynar.
Mevzuatın temel amacı, kurtarma faaliyetini teşvik etmek ve aynı zamanda çevre dostu uygulamaları yaygınlaştırmaktır. Geminin kurtarılması esnasında çevrenin zarar görmemesi veya mevcut zararın en aza indirilmesi özel önem taşır. Modern düzenlemelerde kurtarma faaliyetine katılan tarafların, mümkün olan en düşük çevresel etkiyle gemi ve yük güvenliğini sağlamaları beklenir. Yine bu düzenlemeler, ortaya çıkabilecek uyuşmazlıklarda hak sahiplerinin zararlarının karşılanabilmesine yönelik esasları da içermektedir.
1989 Salvage Konvansiyonu
1989 Salvage Konvansiyonu, gemi kurtarma konusundaki temel uluslararası belgedir. Bu konvansiyonla birlikte, çevre koruması ilk kez uluslararası boyutta “kurtarma” faaliyeti içine alınmış ve kurtarma ücretinin belirlenmesinde çevreye sağlanan koruma düzeyi bir kriter olarak kabul edilmiştir. Söz konusu metin, kurtarıcının masraflarının ve emeğinin karşılanmasının ötesinde, çevresel zararın önlenmesi durumunda ekstra bir tazminat ödenebilmesine olanak tanır.Konvansiyon, kurtarmada uygulanacak temel prensipleri şu şekilde belirler:
- Gönüllü nitelikte hareket eden kurtarıcının olması
- Geminin veya yükün gerçek bir tehlike altında bulunması
- Kurtarılan menfaatin bütünlüğünün sağlanması
- Kurtarma operasyonunun başarısına göre ücrete hak kazanılması
- Çevresel zararların önlenmesi veya azaltılması için gösterilen çabanın dikkate alınması
Bu ilkeler, ulusal mevzuatlardaki kurtarma hükümlerini de etkilemiş ve çeşitli ülkelerin deniz ticareti kanunlarında yansımalarını bulmuştur. Ayrıca konvansiyon, kurtarma faaliyetlerinin düzenlenmesi bakımından pek çok devletin yargı mercilerinde de uygulanma alanı bulur. Deniz hukukunda uluslararası bir uyuşmazlık söz konusu olduğunda, taraflar genellikle 1989 Salvage Konvansiyonu’na atıf yaparak haklarını temin etmeye çalışırlar.
Kurtarma ve Yardım Arasındaki Farklar
Geminin kurtarılması ve yardım kavramları, uygulamada sıklıkla birbiriyle karıştırılabilir. Deniz hukuku literatüründe bu iki kavram arasındaki ince fark, tarafların hak ve yükümlülüklerini belirlemede önem taşır. “Kurtarma” terimi, genellikle geminin ciddi ve gerçek bir tehlike altında olduğu durumlarda devreye girer. Bu faaliyet gönüllülük esasına dayanır ve tehlike ortadan kalktığında kurtarıcılar belirli bir ücret talep etme hakkına sahip olurlar.Buna karşılık “yardım” terimi, geminin ciddi bir tehlikede olmadığı veya rutin bir deniz destek ihtiyacının ortaya çıktığı hâlleri kapsar. Örneğin, yakıtı bitmiş bir gemiye yedek yakıt sağlanması veya hafif bir arızanın giderilmesi için geçici bir teknik destek verilmesi, “yardım” kapsamına girebilir. Yardımda, tehlikenin boyutu kurtarma kadar ciddî değildir; çoğu zaman önleyici ya da rutin bir destek niteliği taşır. Dolayısıyla yardım faaliyetlerinde kurtarıcı, “yüksek risk” üstlenmediği için “kurtarma ücreti” diye adlandırılan ücrete hak kazanamayabilir. Bunun yerine, normal bir ticari hizmet bedeli ya da sözleşmeyle belirlenen bir ücret talep edebilir.
Kurtarma ve yardım ayrımı, deniz sigorta poliçelerinin de kapsamını doğrudan etkiler. “Salvage” olarak tanımlanan bir eylem söz konusuysa, sigortacılar yüksek riskin varlığını ve kurtarıcıların özel çabalarını göz önünde bulundurarak farklı bir ödeme planı uygulayabilirler. Buna karşın, sadece “yardım” niteliğindeki bir faaliyet söz konusuysa, genellikle poliçedeki ek teminatlar veya standart deniz yardımı hükümleri devreye girer.
Zararın Minimizasyonu ve Sorumluluk
Gemi kurtarma faaliyetlerinde temel hedef, can ve mal kaybını en aza indirgemektir. Aynı zamanda çevre kirliliğinin önlenmesi ve ekosisteme verilebilecek zararların azaltılması da önemli bir kriterdir. Bu nedenle kurtarma operasyonu sırasında kurtarıcılar, emniyet ve çevre koruma prensiplerine uygun hareket etmekle yükümlüdür. Başarılı bir kurtarma, sadece gemiyi su üzerinde tutmakla veya karaya oturmadan çekip çıkarmakla sınırlı değildir. Yükün ve gemi personelinin de güvenliğini sağlamak gerekir.Sorumluluk boyutu bakımından, gemi kaptanı ve donatan, gemi kurtarılmadan önce ve kurtarma operasyonu esnasında çeşitli yükümlülüklere sahiptir. Örneğin, tehlikeyi gecikmeksizin bildirerek yetkililere haber vermek, gerekli ekipman ve iş gücünü hazırlamak, eğer varsa kontratlı bir kurtarma ekibiyle derhal iletişime geçmek gibi adımlar atılmalıdır. Eğer kaptan veya donatan, alınması gereken tedbirleri ihmal ederek kurtarma faaliyetinin başarısız olmasına veya daha maliyetli hâle gelmesine sebep olursa, sorumluluk altına girebilir.
Kurtarma faaliyetinde görev alan üçüncü kişiler, sözleşme veya mevzuattan kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmedikleri takdirde, hem maddi zararlar hem de deniz kirliliğinden doğan sorumluluklarla karşı karşıya kalabilir. Bu noktada, 1989 Salvage Konvansiyonu’nun “çevre koruması” vurgusu önemli bir referanstır. Zira konvansiyon, çevreyi korumaya yönelik ek tedbirlerin alınmasını teşvik eder ve bu tedbirleri alan kurtarıcılara ek tazminat ödenmesini mümkün kılar. Dolayısıyla sorumluluk ve masraf paylaşımı, kurtarma sözleşmelerinde ayrıntılı olarak düzenlenir.
Kurtarma Sözleşmeleri
Kurtarma faaliyetleri, bazen acil durumlarda spontane şekilde gerçekleşirken, bazen de önceden hazırlanmış sözleşmeler yoluyla yürütülür. Gemi donatanlarının, özellikle tehlikeli yük taşıyan veya uzun rotalarda sefer yapan gemiler için kurtarma şirketleriyle önceden sözleşme imzalamaları yaygındır. Bu sözleşmelerde, kurtarma hizmetinin hangi şartlarda verileceği, ücret ve masraf dağılımının nasıl yapılacağı, tarafların hak ve yükümlülükleri detaylı biçimde yer alır.Kurtarma sözleşmelerinde uluslararası örnek alınan tip sözleşmeler vardır. Bunlar, denizcilik sektöründe yaygın olarak kullanılır ve taraflara pratik çözümler sunar. Tip sözleşmenin en büyük avantajı, tarafların daha önce kararlaştırılmış koşullara hızlıca başvurabilmesidir. Acil durumlarda, karmaşık hukuki müzakerelerle vakit kaybetmeden doğrudan operasyon planlamasına geçmek hayati öneme sahiptir.
Kurtarma sözleşmeleri genelde iki ana türde incelenebilir:
- Önceden Belirli Koşulları İçeren Sözleşmeler: Donatan ve kurtarma şirketi, gemi denize açılmadan önce ya da operasyonel dönemde genel hizmet koşullarını belirler. Acil durumlarda hızlıca devreye girer.
- Olay Anında Yapılan Sözleşmeler: Geminin tehlikeye düşmesiyle birlikte, taraflar acil şekilde anlaşma sağlayarak koşulları belirler. Bu sözleşmelerde, zamanın kısıtlılığı ve tehlikenin büyüklüğü nedeniyle pazarlık gücü farklı olabilir.
Her iki durumda da, kurtarıcının çalışması sonucunda elde edilen başarının değeri, ödenecek kurtarma ücretinin belirlenmesinde önemli bir faktördür. Buna ek olarak, çevre koruması için gösterilen çaba, insan hayatının kurtarılması gibi unsurlar da kurtarma sözleşmelerinin kritik maddeleri arasında yer alır.
Lloyd’s Open Form
Lloyd’s Open Form (LOF), kurtarma sözleşmelerinin belki de en yaygın kullanılan tipik formatlarından biridir. “No Cure, No Pay” ilkesine dayanır. Bu ilkeye göre, kurtarıcı, gemi kurtarılamaz veya tehlike önlenemezse herhangi bir ücret talep edemez. Ancak, başarılı olduğu takdirde kurtarma ücretine hak kazanır. LOF’un avantajı, taraflar arasında hızlı ve standart bir anlaşma sağlamasıdır. Özellikle acil durumlarda, detaylı müzakere yapmak için vakit olmadığında LOF’un kullanılması yaygındır.LOF, standart hükümler içermekle birlikte taraflar, ek madde veya protokollerle özel koşulları belirleyebilir. “SCOPIC” (Special Compensation P&I Club Clause) gibi ekler, çevre korumasına ilişkin masrafların sigorta kulüpleri tarafından belirli sınırlar içinde karşılanmasını öngörür. Bu sayede, yüksek çevre riski bulunan durumlarda kurtarıcının ek masraflarını karşılayabilmek ve böylece kurtarma faaliyetini teşvik etmek amaçlanır.
LOF’un uluslararası kabul görmüş olması, taraflar arasındaki güveni de artırır. Zira sözleşmenin uygulanması ve uyuşmazlıkların çözümü, çoğunlukla Londra’da bulunan tahkim merkezinde veya çeşitli uluslararası kurumlarda yürütülür. Bu da, denizcilik sektöründeki aktörler için öngörülebilir bir yargı süreci anlamına gelir.
Kurtarma Ücreti ve Tazminat
Kurtarmada ücretin belirlenmesi, deniz hukukunda sıkça tartışılan konulardan biridir. Hem ulusal düzenlemeler hem de 1989 Salvage Konvansiyonu, ücretin adil bir ölçüte dayanması gerektiğini öngörür. Genel ilke, kurtarılan menfaatin değeri ile kurtarıcının sarf ettiği emeği, masrafları ve başarı derecesini göz önünde bulundurmak şeklindedir.Kurtarma ücretini belirleyen faktörler şu şekilde sıralanabilir:
- Kurtarılan geminin ve yükün değeri
- Kurtarma operasyonunun zorluk derecesi
- Kurtarıcının maruz kaldığı riskler ve tehlikeler
- Kurtarıcının harcadığı zaman ve kullanılan ekipman
- Kurtarmanın ne ölçüde başarılı olduğu
- Çevre korumasına yönelik ek çabalar ve bunların etkisi
Ücretin hesaplanmasında özellikle “başarı” kıstası önemlidir. Eğer operasyon tam anlamıyla başarıya ulaşmamışsa veya gemi kısmen kurtarılabilmişse, ücrette indirim yapılabilir. Buna karşılık, çevreyi korumak için fazla mesai yapan ve ekstra önlemler alan kurtarıcıların ücreti, sözleşmedeki hükümlere veya uluslararası konvansiyonlara göre artırılabilir. Bazı durumlarda, geminin tamamen batmasını önlemek adına büyük fedakârlıklar yapılması gerekebilir. Buna bağlı olarak kurtarma ücretinin tutarı, geminin ticari değerinden bağımsız olarak da yükseltilebilir.
Tazminat boyutunda ise, kurtarıcıların operasyon sırasında uğradığı zararlar veya olağanüstü masraflar, ayrı bir kalem oluşturabilir. Özellikle özel ekipman kullanımı, çevresel kirlenmeyi önlemek için gereken ekstra malzeme ve personel maliyetleri, kurtarıcının hakkına dâhil edilir. Modern deniz hukukunun yaklaşımı, kurtarıcıyı çevreyi koruma doğrultusunda mümkün olduğunca teşvik etmektir. Çünkü bir deniz kazasının çevreye vereceği zararlar, çoğu zaman gemi ve yükün maddi değerini aşan sonuçlar doğurabilir.
Kurtarma Hakkında Türk Hukuku’nda Düzenlemeler
Türkiye’de deniz hukuku, uluslararası sözleşmelerin yanı sıra Türk Ticaret Kanunu (TTK) çerçevesinde düzenlenir. TTK’da, gemi kurtarmasına ilişkin hükümler, uluslararası normlara paralel olarak geliştirilmiştir. Özellikle 6102 sayılı yeni TTK, deniz hukukunun modern ilkelerini büyük ölçüde benimser ve bu çerçevede kurtarma faaliyetlerini düzenler.Türk hukukuna göre, kurtarma faaliyeti için gerekli olan ana unsurlar, uluslararası uygulamayla benzerlik gösterir: geminin gerçek bir tehlike altında olması, kurtarıcının gönüllü ve etkin çabası, operasyonun olumlu sonuçlanması vb. Ayrıca TTK, kurtarma ücretinin belirlenmesi ve uyuşmazlıkların çözümü konularında oldukça ayrıntılı hükümler içerir. 1989 Salvage Konvansiyonu’na uyumlu düzenlemeler, çevre koruması faktörünü de dikkate alarak kurtarıcılara ek haklar ve sorumluluklar tanımaktadır.
Türk Ticaret Kanunu’nda Kurtarma
TTK’nın ilgili maddeleri, kurtarma faaliyetinin kimler tarafından yapılabileceğini, hangi şartlarda yapılması gerektiğini ve tarafların haklarını belirtir. TTK, “kaptanın yetkileri ve yükümlülükleri” başlığı altında, kaptanın gemiyi ve içindeki her türlü menfaati korumak için gereken her türlü önlemi alması gerektiğini ifade eder. Dolayısıyla kaptan, tehlike anında kurtarma hizmeti almak için gerekli sözleşmeleri imzalama yetkisine sahiptir.TTK’da kurtarma ücreti, geminin kurtarılmasındaki başarı düzeyi ve kurtarılan değere göre belirlenir. Eğer kurtarılan gemi ve yükün değeri çok yüksekse, kurtarma ücreti de bu değere göre artar. Ancak, Türkiye’deki düzenlemeler de uluslararası normlar çerçevesinde “ölçülülük” ilkesini benimser. Yani, kurtarıcıya ödenecek ücretin, gemi ve yükün gerçek değerini fahiş ölçüde aşması beklenmez. Bununla birlikte, ağır çevre riskleriyle karşı karşıya kalınan durumlarda veya çok yüksek teknik beceri ve donanım gerektiren operasyonlarda, ücretin oransal olarak daha yüksek belirlenmesi mümkündür.
Uygulamadaki Örnekler
Türkiye kıyılarında ve boğazlarında yaşanan gemi kazaları, TTK’daki kurtarma hükümlerinin nasıl uygulandığına ilişkin somut örnekler sunar. Örneğin, İstanbul Boğazı’nda dümeni kilitlenen bir tanker, kıyıya veya başka bir gemiye çarpmadan önce yedekleme yoluyla kontrol altına alınmışsa, bu eylem bir kurtarma faaliyeti olarak değerlendirilebilir. Kurtarıcı firma, gereken çekme ve manevra hizmetlerini sağlayarak ciddi bir çevre felaketinin ve büyük maddi zararların önüne geçmiş olur. TTK uyarınca, kurtarıcı firma belli şartlar altında yüksek oranda kurtarma ücreti talep edebilir.Benzer şekilde, Ege Denizi’nde karaya oturan bir yük gemisinin çekilmesi, hem geminin hem de yükün maddi değerini korumanın yanında, sahil şeridinin korunması açısından da önemlidir. Böyle bir olayda, çevreye yayılabilecek yakıt veya tehlikeli kimyasal madde riski gündeme gelir. Kurtarma firmasının bu tür riskleri bertaraf etmesi, ücrete ek bir “çevre koruma primi” olarak yansıyabilir.
Çevresel Kaygılar ve Kurtarmanın Etkisi
Gemi kurtarmasında çevresel kaygılar, son yıllarda giderek daha fazla önem kazanmıştır. Özellikle büyük tankerlere veya kimyasal maddeler taşıyan gemilere dair kazalarda, çevre kirliliğinin boyutları milyonlarca dolarlık zarara yol açabilir. Deniz ekosisteminin uzun vadede zarar görmesi, turizm ve balıkçılık gibi sektörlere de olumsuz etkiler yapar.1989 Salvage Konvansiyonu ve benzeri düzenlemelerde, kurtarıcıların çevre koruması için aldıkları önlemlerin ek ücrete tâbi olabilmesi, çevresel sorumluluğu teşvik edici bir niteliğe sahiptir. Böylece kurtarma ekipleri, sadece gemiyi ve yükünü kurtarmakla kalmaz; olası bir yakıt veya kimyasal sızıntısını engellemek için de aktif önlemler alır. Örneğin, sızıntı bariyerlerinin kurulması, sızıntının toplaması için özel ekipmanların kullanılması veya suyun yüzeyinde oluşan kirliliği temizleme çalışmaları, ek masraf ve zaman gerektirir.
Günümüzde, ulusal otoritelerin de çevreyle ilgili yasal düzenlemeleri ve yaptırımları sertleşmiştir. Gemi donatanları, potansiyel bir deniz kazası durumunda yüksek maliyetli çevre cezaları ve tazminatlar ödememek için, kurtarma planlarını daha kapsamlı tutar. Bu da profesyonel kurtarma firmalarına daha fazla talep doğurur. Sonuç olarak, çevre korumasına duyulan hassasiyet, gemi kurtarma sektörünü de dönüştürmüş ve teknik kapasitenin artmasına yol açmıştır.
Sigorta Boyutu
Kurtarma faaliyetinde sigorta boyutu oldukça belirleyicidir. Geminin ve yükün sigortalanması, kurtarma masraflarının karşılanmasında önemli bir güvence sağlar. P&I (Protection & Indemnity) kulüpleri, kurtarma ve çevre riskleriyle ilgili geniş teminatlar sunarak hem donatanları hem de kurtarıcıları koruyucu bir rol üstlenir. Ayrıca makine kırılması, sorumluluk sigortası, kasko ve diğer ek sigorta türleri de kurtarma masraflarının bir kısmını veya tamamını karşılayabilir.Sigorta poliçelerinde, geminin kurtarılması sırasında ortaya çıkan ek masrafların ne şekilde karşılanacağı, “general average (ortak avarya)” gibi denizcilik kavramlarıyla da ilişkilidir. Ortak avarya durumunda, gemi ve yük sahipleri, kurtarma masraflarının paylaşımına gidebilirler. Bu kapsamda, sigorta şirketleri de üstlendikleri risk oranına göre söz konusu masrafların belirli bir bölümünü finanse eder.
Kurtarma sözleşmelerinde ayrıca “kurtarma sigortası” veya “sivil mesuliyet sigortası” gibi teminatlar devreye girebilir. Özellikle LOF ve benzeri sözleşmelerle çalışan profesyonel kurtarma şirketleri, kendi operasyon ekipmanlarını ve personelini de sigorta ettirerek, kurtarma sırasında karşılaşılabilecek maddi kayıplara karşı kendilerini koruma altına alırlar. Bu bakımdan, denizcilik sektöründe sigorta ve kurtarma faaliyetleri, iç içe geçmiş bir ilişki sergiler.
Uyuşmazlık Çözüm Yöntemleri
Kurtarma faaliyetleri sonucunda taraflar arasında çıkabilecek uyuşmazlıklar, genelde ücretin miktarı ve sorumluluklar üzerine yoğunlaşır. Gemi donatanı, kurtarıcının talep ettiği bedeli çok yüksek bulabilir veya kurtarıcı, tahsil etmek istediği ücretin hakkaniyetli olduğu konusunda ısrarcı olabilir. Bunun yanı sıra, çevre koruma tedbirlerinin maliyeti veya operasyon sırasında kaybolan malzemelerin sorumluluğu da uyuşmazlık konularına dâhil olabilir.Tahkim
Tahkim, deniz hukuku alanında çok yaygın bir uyuşmazlık çözüm yöntemidir. LOF gibi tip sözleşmelerde, genellikle tahkim yeri olarak Londra belirtilir. Bu, uluslararası denizcilik piyasasının merkezlerinden biri olan Londra’nın yüzyıllardır edindiği deneyim ve uzmanlık altyapısı sebebiyledir. Tahkim süreci, genellikle daha hızlı ve uzmanlık gerektiren teknik konularda esnek olduğundan tercih edilir.Tahkim heyeti, kurtarma faaliyetinin detaylarını inceler, tarafların getirdiği delilleri değerlendirdikten sonra kurtarma ücretini ve diğer hakları karara bağlar. Tarafların tahkim kararına uyma yükümlülüğü, uluslararası sözleşmeler ve tahkim şartı ile güvence altına alınır. Ayrıca tahkim kararları, taraflar için genellikle bağlayıcıdır ve sınırlı istinaf yolları mevcuttur. Dolayısıyla denizcilik sektöründe oluşan ihtilaflar, yargı sürecine kıyasla daha hızlı bir biçimde çözümlenir.
Yargılama Süreci
Tahkime alternatif olarak taraflar, ulusal mahkemelerde dava yoluna da gidebilir. Mahkeme süreci, özellikle kurtarma faaliyetinin gerçekleştiği ülke mahkemeleri tarafından görülür. Örneğin, Türk karasularında gerçekleşen bir kurtarma operasyonunda, uyuşmazlık Türk mahkemelerinin yetki alanına girebilir. Burada, TTK ve ilgili diğer mevzuat (örneğin 1989 Salvage Konvansiyonu’nu onaylayan kanunlar) uygulanır.Yargılama süreci tahkime göre daha uzun sürebilir ve teknik konularda bilirkişi raporları büyük önem taşır. Geminin kurtarılma aşamaları, kullanılan ekipman, çevre korumaya ilişkin ek önlemler, kurtarılan yükün değeri gibi hususlar, bilirkişilerin raporlarıyla açıklığa kavuşturulur. Mahkeme, bütün delilleri değerlendirerek bir kurtarma ücreti belirler veya sözleşmelerdeki hükümlere göre kararını verir.
Önemi ve Geleceğe Yönelik Eğilimler
Geminin kurtarılması ve yardım, uluslararası ticaretin ve deniz taşımacılığının güvenliğini sağlamada merkezî bir konumdadır. Modern lojistik ve küresel tedarik zincirleri, deniz yoluyla taşınan milyonlarca ton yükün sorunsuz bir şekilde hedef limanlara ulaşmasını gerektirir. Gemilerin herhangi bir kazaya uğraması veya tehlike altına girmesi, sadece gemi sahipleri ve yük sahipleri için değil, aynı zamanda küresel ticaretin akışı açısından da büyük sorunlar yaratır.Denizcilik sektöründe teknolojik gelişmeler, gemi boyutlarının büyümesini ve taşıma kapasitesinin artmasını beraberinde getirmiştir. Özellikle konteyner gemileri ve tankerler, tarihte hiç olmadığı kadar büyük ebatlara ulaşmıştır. Bu durum, muhtemel bir kaza veya arıza durumunda kurtarma operasyonunun daha karmaşık hâle gelmesine neden olur. Daha büyük gemiler, daha büyük riskler ve daha geniş çaplı çevre tehditleri anlamına gelir. Dolayısıyla kurtarma ekipmanlarının, gemi çeki halatlarının, vinç sistemlerinin ve diğer teknik donanımların da gelişmesi şarttır.
Uluslararası boyutta, çevre bilincinin artması ve yasal düzenlemelerin sıkılaşması, deniz kazalarında çevreye verilebilecek hasarı en aza indirmeyi hedefleyen yeni teknolojileri tetiklemektedir. Gelişmiş radar ve konumlandırma sistemleri, otomatik çarpışma önleme sistemleri, deniz dibi tarama ve tahliye sistemleri gibi yenilikler, gemi kazalarını önlemede ve kurtarma faaliyetlerini daha etkin kılmada önemli rol oynar.
Öte yandan insansız gemiler, yapay zekâ tabanlı seyir sistemleri, otonom destek tekneleri gibi yeni trendler, geleceğin denizcilik dünyasında kurtarma süreçlerini de değiştirecektir. Otonom kurtarma araçları, insan hayatını riske atmadan tehlike bölgesine müdahale etme potansiyeline sahiptir. Bu tür teknolojiler, özellikle hava şartlarının elverişsiz olduğu veya kimyasal madde sızıntısı gibi tehlikeli durumların bulunduğu olaylarda büyük kolaylık sağlar.
Hukuki bakımdan, uluslararası toplum, 1989 Salvage Konvansiyonu ve benzeri düzenlemelerin gelecekteki ihtiyaçlara cevap verecek şekilde güncellenmesi gerektiği konusunda hemfikirdir. Çevre korumasının önemi giderek artarken, bu korumanın maliyetini nasıl paylaştıracağı, denizcilik sektörünün temel tartışma konuları arasındadır. Yeni düzenlemelerin, kurtarıcıları daha fazla çevre bilinciyle hareket etmeye teşvik edeceği, ancak aynı zamanda kurtarma maliyetlerini de artıracağı öngörülmektedir.
Konu | Önem Derecesi |
---|---|
Çevresel Koruma | Artan Öneme Sahip |
Teknolojik Gelişmeler | Operasyonel Verimlilik Sağlar |
Hukuki Düzenlemeler | Uluslararası Uyum Gerekli |
Ekonomik Boyut | Yüksek Maliyet ve Risk |
Tablodaki unsurlar, gemi kurtarmasının geleceği hakkında temel eğilimleri özetler. Çevresel koruma konusundaki talep, yeni teknolojilerin benimsenmesi, hukuki düzenlemelerin uyumlu hâle getirilmesi ve ekonomik açıdan sürdürülebilir modellerin oluşturulması, kurtarma sektörünün odak noktaları olmaya devam edecektir.
Denizcilik sektöründeki aktörler, gemi inşa teknolojilerinden operasyonel güvenliğe, sigorta düzenlemelerinden çevre korumasına kadar geniş bir yelpazede ortak çalışma yürütmek zorundadır. Kurtarma faaliyetinin etkinliği, sadece mevcut teknik imkânlara değil, aynı zamanda hukuki düzenlemelerin ve uluslararası iş birliğinin kalitesine bağlıdır. Bu nedenle, gelecekte de gemilerin kurtarılması ve yardım konusu, hem akademik hem de pratik açıdan gündemdeki önemini koruyacaktır.