Neler yeni
HukukiSözlük.com

Ücretsiz bir hesap oluşturarak hemen üye olun! Üye girişi yaptıktan sonra, bu sitede kendi konu ve gönderilerinizi ekleyerek tartışmalara katılabilir, ayrıca özel mesaj kutunuzu kullanarak diğer üyelerle iletişime geçebilirsiniz. Böylece tüm forum özelliklerinden tam olarak yararlanabilir ve deneyiminizi dilediğiniz gibi özelleştirebilirsiniz!

Kast, Taksir ve Hukuka Uygunluk Sebepleri

hukukisozluk

Yönetim
Personel

Kast, Taksir ve Hukuka Uygunluk Sebepleri​


Ceza hukuku, toplumsal düzeni korumak ve kişilerin hak ve özgürlüklerini güvence altına almak amacıyla suç oluşturan fiilleri tanımlayan ve bunlara uygulanacak yaptırımları düzenleyen bir hukuk dalıdır. Bu alanda suçun unsurları, failin iç dünyası (kast veya taksir gibi), suçun gerçekleştirilme biçimi ve hukuka uygunluk sebepleri son derece önemlidir. Bir eylemin cezalandırılabilir olması için yasada öngörülen suç tanımını karşılaması gerekir. Suç, kanunda belirli şekilde tarif edilmiş bir fiil olmalıdır ve failin kusurlu davranışıyla ortaya çıkmalıdır. Kusurluluk, ceza sorumluluğunun temel şartı sayıldığı için failin kast, taksir veya buna benzer başka bir kusurluluk şekliyle hareket edip etmediği titizlikle incelenir. Ayrıca failin gerçekleştirdiği fiil, var olan hukuka uygunluk sebepleri kapsamında değerlendirilmelidir. Hukuka uygunluk sebepleri, her ne kadar kanunen tipik bir fiil işlenmiş olsa da, somut olayda cezalandırılmayı ortadan kaldıran veya faile isnat edilebilirliği kaldıran durumları ifade eder.

Aşağıda öncelikle kast ve taksir kavramları ile bunların ceza hukuku içerisindeki yerine değinilecek, ardından hukuka uygunluk sebepleri ayrıntılı biçimde ele alınacaktır.

Kast Kavramı​

Ceza hukukunda “kast”, failin suçun kanuni tanımında yer alan unsurları bilerek ve isteyerek gerçekleştirmesidir. Türk Ceza Kanunu (TCK) m. 21/1’e göre “suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır.” Bir suçun kasten işlenmiş sayılabilmesi için failin eyleminin sonuçlarını öngörmesi ve bu sonuçları istemesi veya en azından bu sonuçları göze alması gerekir. Bu nedenle kast, ceza sorumluluğunun en ağır ve en temel şekli olarak kabul edilir.

Kast, failin iradesini ve bilgisini aynı anda içerir. Failin ne yaptığının farkında olması, yaptığının suç oluşturduğunu bilmesi ve bu fiili isteyerek yerine getirmesi halinde kasten hareket ettiğinden söz edilir. Suç tipinde yer alan her bir unsuru bilerek ve irade ederek gerçekleştirmek, kastın varlığını ortaya koyar. Örneğin, öldürme fiilinde fail, karşısındaki kişinin yaşamasına son vermek istediğinin bilincindedir ve bu sonucu gerçekleştirmek için uygun vasıtaları kullanır. Fail, yaşamı sona erdiren neticeyi öngörür ve bunu istiyorsa kast mevcuttur.

Kastın varlığı, özellikle ceza yargılamasında önemli bir tartışma konusudur. Çünkü failin zihninden geçenleri doğrudan ispat edebilmek güçtür. Uygulamada, fiilin işleniş şekli, kullanılan araçlar, olayın özellikleri, fail ile mağdur arasındaki ilişki ve somut olayın bütün koşulları birlikte değerlendirilerek kastın varlığı veya yokluğu belirlenir.

Kastın Hukuki Önemi​

Kast, cezalandırmanın ağırlığını da büyük ölçüde etkiler. Kasten işlenen suçlar genellikle daha ağır yaptırımlara tabidir. Örneğin, kasten öldürme suçu (TCK m. 81) müebbet hapis cezasıyla yaptırıma bağlanmışken, taksirle öldürme (TCK m. 85) suçu daha hafif bir ceza ile düzenlenir. Bu ayrım, kusurluluk derecesiyle ilgilidir. Toplum düzenini koruma amacına sahip ceza hukukunda, failin daha yüksek derecede kusurlu olduğu (kasten hareket ettiği) durumlarda daha ağır bir tepki öngörmek, suç ve ceza arasında adil bir dengenin sağlanması açısından önem taşır.

Kast ayrıca suçun özel görünüş biçimlerini de şekillendirir. Örneğin, suçun teşebbüs aşamasında kalıp kalmadığı, iştirak ilişkilerinin varlığı ve türü veya farklı kast dereceleri (olası kast, doğrudan kast vb.) fiilin hukuki nitelendirmesine etki eder. Kastlı hareketlerin varlığı halinde bazı suçlarda teşebbüs dahi cezalandırılırken, taksirli suçlarda teşebbüs aşaması ceza sorumluluğu doğurmaz. Bu yönüyle kast, ceza hukukunun bel kemiği olarak anılabilecek bir kavramdır.

Kast Türleri​

Kast, ceza hukukunda kendi içinde çeşitli türlere ayrılarak incelenir. TCK’da ve doktrinde özellikle “doğrudan kast” ve “olası kast” (muhtemel kast) ayrımına yer verilir. Bazı hukuk sistemlerinde ise “dolaylı kast” (second degree intent) veya “eventual intent” gibi kavramlar yer almakla birlikte, Türk Hukuku’nda bu ayrım genellikle “olası kast” ve “doğrudan kast” ekseninde yapılır.

Doğrudan Kast (Birinci Derecede Kast)​

Doğrudan kast, failin suçun kanuni tanımındaki unsurları isteyerek ve bilerek gerçekleştirmesi anlamına gelir. Fail, suçun tipik sonuçlarını öngörür ve bunları arzu eder. Bu, en ağır kusurluluk halidir. Örneğin, bir kimse hasmını ortadan kaldırmak istediği için silahıyla ateş ederken onun ölümünü istiyorsa doğrudan kast söz konusudur. Burada failin iradesi, tipik sonucun bizzat gerçekleşmesini hedef alır.

Doğrudan kastta, failin amaçladığı netice ile fiil arasındaki illiyet bağı çok açıktır. Fail, somut fiilini gerçekleştirmeden önce tasarlamış olabilir veya plan yapmış olabilir; fakat bunlar her zaman doğrudan kastın arandığı bir durum değildir. Önemli olan, failin sonuçla ilgili isteğinin kesinliğidir. Yani tipik netice, failin isteği dâhilindedir ve fail bu sonucu yaratmak için uygun araç kullanmaya yönelmiştir.

Olası Kast​

Olası kast, failin fiilinin tipik sonucu doğurabileceğini öngörmesine rağmen bu sonucu kabullenmesi veya göze alması durumudur. Yani fail, “Bu sonuç meydana gelebilir, olsa da olur” düşüncesiyle hareket eder. Failin temel amacı belki de başka bir netice olabilir veya failin temel amaçlandığı sonuçla birlikte başka sonuçların da doğabileceğini bilir, fakat bu ihtimali göze almıştır. Buna rağmen fiilini gerçekleştirmeye devam eder. Doktrinde, olası kast ile bilinçli taksir arasındaki ayrım önemli bir tartışma konusudur. Uygulamada yargı makamları, failin kastını ve neticeye dair kabulünü fiilin işleniş biçiminden, kullanılan vasıtadan, olayın bütününden ve failin beyanlarından hareketle değerlendirir.

Olası kastta fail, tipik neticenin gerçekleşmesi ihtimalini önemsemez; ancak amacı doğrudan bu sonucu elde etmek değildir. Bu nedenle doğrudan kast ile arasında bir derece farkı bulunduğu kabul edilir. Suçun temel halinin cezalandırılmasına ilişkin düzenlemelerde, olası kast ile doğrudan kast genelde aynı hüküm altına alınsa da ceza tayininde farklılıklar görülebilir. TCK, olası kast hâlinde verilecek cezayı belli oranda indirimle uygulama imkânı tanır (TCK m. 21/2).

Kast ve Teşebbüs İlişkisi​

Kast, ceza hukukunda sadece fiilin tamamlanmış hâlinde değil, aynı zamanda teşebbüs aşamasında da önemlidir. Türk Ceza Kanunu, kasten işlenen suçlara teşebbüsün cezalandırılmasını öngörürken (TCK m. 35), taksirli suçlarda teşebbüs mümkün değildir. Çünkü taksirli suçlarda failin tipik neticeyi istemesi veya bilerek kabullenmesi söz konusu değildir. Teşebbüs aşamasında fail, suç tipinde yer alan neticenin gerçekleşmesini hedefler, ancak elinde olmayan nedenlerle netice gerçekleşmez veya eksik kalır. Bu durumda failin sorumluluğu kastına göre belirlenir.

Teşebbüs, failin kastını ortaya koyan en önemli olgulardan biridir. Neticeyi istemenin yanı sıra, neticenin gerçekleşmesi için gerçekleştirilmiş somut bir fiil aranmaktadır. Fiil aşamasına geçildiği halde neticenin meydana gelmemesi, failin kastını ortadan kaldırmaz. Bu nedenle ceza sorumluluğu bir ölçüde devam eder. Fakat kanun, tamamlanmış suça göre daha hafif ceza uygulanmasını düzenler. Dolayısıyla kastın derecesi ve fiilin gerçekleşme aşamaları, verilecek cezanın belirlenmesinde de etkili olmaktadır.

Taksir Kavramı​

Taksir, failin dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranışı sonucu suç tipinde yer alan neticenin gerçekleşmesidir. TCK m. 22’ye göre, taksir, “dikkat ve özen yükümlülüğünün ihlali” olarak tanımlanır. Fail, suçun tipik unsurlarını istemez veya kabullenmez; ancak özensiz, dikkatsiz, aceleci ya da kurallara aykırı davranışları nedeniyle neticenin ortaya çıkmasına neden olur. Bu bakımdan taksir, kasttan farklı bir kusurluluk türüdür. Fail, neticeyi ne arzulamış ne de kabullenmiştir; neticeyi öngörmemiş veya öngörmüş olsa bile engellemek için yeterli gayreti göstermemiştir.

Taksirli sorumluluk, özellikle trafik kazaları, iş kazaları, tıbbi hatalar gibi alanlarda sıklıkla karşımıza çıkar. Örneğin, bir sürücü hız sınırını aşarak dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı hareket etmekte, yol koşullarını veya kuralları önemsemeden araç kullanmakta ve bu sırada bir yayaya çarparak ölümüne neden olmaktadır. Sürücünün temel amacı kimseyi öldürmek değildir; ancak dikkatsizliği sonucunda bir kimsenin yaşamını yitirmesine sebebiyet vermiştir. Bu nedenle sürücü, taksirle öldürme suçundan sorumlu tutulabilir.

Taksir Türleri​

Taksir, temel olarak “basit taksir” ve “bilinçli taksir” olarak ikiye ayrılır. Bu ayrım, failin fiilinin sonuçları ile ilgili öngörüsü ve buna karşı tutumuyla ilgilidir.

Basit Taksir​

Basit taksirde, fail neticeyi öngörebilecek durumda olmasına rağmen öngörmez. Başka bir deyişle, normal ve makul bir dikkat gösterilseydi gerçekleşmesi muhtemel netice öngörülebilirdi; ancak fail, bu dikkat ve özeni göstermemiştir. Burada fail, herhangi bir şekilde “bu sonuç meydana gelebilir” diye düşünmez. Örneğin, hız limitinin üzerinde araç kullanmaya devam eden bir sürücünün, yolun durumunu ve çevresel koşulları gözetmediği için kaza yapması bir basit taksir örneği olabilir.

Bu tür durumlarda failin kusurluluk derecesi kasttaki kadar yüksek değildir. Fail, neticeyi isteyerek veya kabullenerek hareket etmemiştir. Ancak toplumsal yaşamda herkesin dikkat ve özen yükümlülüğüne uyması zorunluluktur. Bu yükümlülüğe aykırı davranışlar, toplum düzenini ve bireylerin güvenliğini tehlikeye attığı için ceza hukuku tarafından yaptırıma bağlanır.

Bilinçli Taksir​

Bilinçli taksirde, fail neticeyi öngörmektedir; fakat “nasıl olsa olmaz” düşüncesiyle veya “Ben bu durumu kontrol edebilirim” şeklinde bir inançla hareket ederek, neticenin gerçekleşmesini engelleyebileceğini zanneder. Fail, tipik neticenin gerçekleşme ihtimalini bilir ama bunun gerçekleşmeyeceği yönünde bir inanç veya iyimserlik taşır. Dolayısıyla fail, neticeyi istemediği gibi, gerçekleşmesini de kabullenmemiştir; ancak neticenin gerçekleşmesinin muhtemel olduğunu öngördüğü hâlde gerekli tedbiri almamış veya almaya gerek duymamıştır.

Bilinçli taksir, basit taksirden daha ağır bir kusurluluk hâlidir. Çünkü fail, neticenin meydana gelme ihtimalini fark etmesine rağmen tedbir almak yerine, umursamaz veya aşırı güven içindeki tutumunu sürdürerek fiili gerçekleştirir. Bu sebeple kanun koyucu, bilinçli taksir hâlinde verilecek cezayı belirli oranda artırarak failin daha yüksek oranda kusurunu cezalandırmayı amaçlar (TCK m. 22/3).

Bilinçli taksir ile olası kast arasındaki fark, failin neticeye karşı tutumunda belirginleşir. Olası kastta fail, neticenin gerçekleşmesini kabullenmiştir; “sonuç meydana gelirse gelsin” düşüncesiyle hareket eder. Bilinçli taksirde ise fail, neticeyi öngörmüş ama bunun gerçekleşmeyeceğine dair bir inanç veya varsayım içerisindedir. Fail bu sonucu kabullenmez, tam aksine gerçekleşmeyeceğini düşünerek hareket eder.

Taksirli Suçların Önemli Uygulama Alanları​

Taksir, toplumsal yaşamda en sık görülen kusurluluk hâli olarak nitelendirilebilir. Özellikle:
1. Trafik kazaları: Hız sınırını aşma, alkollü araç kullanma, trafikte telefonla ilgilenme gibi dikkat ve özen yükümlülüğü ihlalleri sıklıkla taksirli suçlara neden olur. Bu kazalar sonucunda yaralama veya ölüm meydana gelmesi hâlinde taksirle yaralama veya taksirle öldürme suçları gündeme gelir.
2. İş kazaları: İşverenin ya da işçinin iş sağlığı ve güvenliği önlemlerine uymaması sonucunda çalışanların yaralanması veya ölmesi, taksirli sorumluluğa yol açabilir. Gerekli tedbirleri almayan işveren, basit veya bilinçli taksirle yaralama ya da ölüme sebebiyet verme suçlamasıyla karşı karşıya kalabilir.
3. Tıbbi uygulama hataları (Malpraktis): Doktorların veya diğer sağlık personelinin gereken özeni göstermemesi nedeniyle hastaya zarar verilmesi durumunda taksirli yaralama veya ölüme sebebiyet verme suçları tartışılabilir. Burada hekimin bilimsel ve mesleki standartlara uygun davranıp davranmadığı incelenir.
4. Umumi alanlarda dikkat eksikliği: İnşaat alanlarını korumasız bırakmak, tehlike arz eden bölgelerde yeterli uyarı tabelası koymamak gibi davranışlar sonucunda başkalarının yaralanması veya ölmesi de taksirli sorumluluğun konusunu oluşturabilir.

Bu örnekler, taksirli suçların toplumsal bakımdan ne kadar yaygın olduğunu gösterir. Taksirli davranışlar, kast kadar ağır bir kusur biçimi olarak görülmese de, sonuçları bakımından ciddi zararlar doğurabilir. Bu nedenle ceza hukuku, dikkat ve özen yükümlülüğünü önemli bir yaptırım aracı olarak kullanır.

Kast ve Taksirin Ayrımı​

Ceza hukukunda kast ve taksir ayrımı, failin ceza sorumluluğunun biçimi ve cezanın miktarı açısından büyük önem taşır. Kastta fail, tipik neticeyi ister veya en azından göze alır. Taksirde ise fail, neticeyi öngörmediği veya öngördüğü hâlde gerçekleşmeyeceğini düşündüğü için neticeyi kabullenmez. Yani kastta netice, failin zihinsel ve iradi alanının içindeyken taksirde yoktur.

Bu ayrımın pratik sonucu, suçun cezalandırılma derecesinde ortaya çıkar. Kasten işlenen suçlar, genellikle daha ağır cezalara tabidir. Bununla birlikte uygulamada bilinçli taksir ve olası kast ayrımı, failin psikolojik durumu üzerinde detaylı bir araştırma yapılmasını gerektirir. Her somut olayda deliller ve fiilin özellikleri dikkate alınarak failin kast veya taksir düzeyinde hareket edip etmediği değerlendirilir.

Hukuka Uygunluk Sebepleri​

Ceza hukukunda, bazı durumlarda tipikliğin unsurları oluşmasına rağmen, fiilin hukuka aykırılık niteliğini ortadan kaldıran hukuka uygunluk sebepleri bulunabilir. Bu durumlarda, fail cezalandırılmaz. TCK’da veya doktrinde genel kabul gören başlıca hukuka uygunluk sebepleri arasında:
1. Meşru savunma
2. Zorunluluk hâli
3. Hakkın kullanılması
4. Mağdurun rızası
5. Kanun hükmünün yerine getirilmesi

sayılmaktadır. Bu sebeplerden biri mevcutsa, failin işlemiş olduğu fiil ceza hukuku açısından hukuka aykırı kabul edilmez ve ceza sorumluluğu doğmaz. Aşağıda bu sebepler tek tek incelenmektedir.

Meşru Savunma​

Meşru savunma (müdafaa), TCK m. 25/1’de düzenlenmiştir. Bir kimsenin, kendisine veya başkasına yönelik haksız bir saldırıyı önlemek amacıyla orantılı bir karşı saldırıda bulunması durumunda, işlediği fiil hukuka aykırı sayılmaz. Meşru savunmanın şartları doktrinde ve yargı içtihatlarında ayrıntılı şekilde açıklanır. Başlıca şartlar:
1. Haksız saldırı: Saldırının hukuka aykırı olması, devam ediyor veya başlamış olması gerekir. Henüz gerçekleşmemiş ama muhakkak surette başlayacak olan saldırıya karşı savunma da meşru olabilir (meşru savunma için ani veya mutlak yakın tehlike şartı). Saldırının sona ermesi halinde karşı saldırının devamı meşru savunma sayılmaz.
2. Saldırıya yönelik savunma: Savunma fiili, saldırıya karşı yapılmalıdır ve saldırıyı bertaraf etmeye yönelik olmalıdır. Başka bir amaç (örneğin intikam, cezalandırma) için yapılan müdahale meşru savunma sınırlarını aşabilir.
3. Orantılılık: Savunma fiilinin, saldırı ile orantılı olması gerekir. Dikkate alınacak kıstas, savunma eyleminin saldırıyı ortadan kaldırmak veya uzaklaştırmak için gereken ölçüyü aşmamasıdır. Örneğin, basit bir yumrukla gelen saldırıya karşı silahla karşılık vermek çoğu durumda orantılı sayılmaz.
4. Zorunluluk: Savunma fiili, başka türlü saldırıdan kurtulma imkânı bulunmadığı zaman yapılmalıdır. Eğer fail, saldırıdan kaçabilecek veya devlete haber verebilecek bir konumdaysa ve buna rağmen saldırıya karşı orantısız bir şekilde karşılık veriyorsa meşru savunmadan söz edilemez. Ancak bazı durumlarda kaçma imkânı olsa bile, kişinin savunma hakkını kullanması mümkündür. Burada ince bir denge söz konusudur ve yargı, somut olayın koşullarına göre değerlendirme yapar.

Meşru savunmada bulunan kişinin eylemi tipik olarak suç tanımına girebilir (örneğin, savunma sırasında saldırganı öldürme fiili kasten öldürme tipine uygun düşer); ancak hukuka uygunluk sebebi meşru savunma olduğundan fail cezalandırılmaz.

Zorunluluk Hâli​

Zorunluluk hâli (zaruret hâli), TCK m. 25/2’de düzenlenmiştir. Kişinin kendisinin veya üçüncü bir kişinin ağır ve muhakkak bir tehlikeden kurtulması için işlemiş olduğu fiil, başka bir çare bulunmadığı takdirde hukuka uygun sayılabilir. Tehlike, failin veya başkasının hayatına, vücut bütünlüğüne, özgürlüğüne veya malvarlığına yönelik olabilir. Zorunluluk hâli, haksız bir saldırıdan farklı olarak, bazen doğal afet, hayvan saldırısı ya da benzeri bir durumdan kaynaklanabilir. Zorunluluk hâlinde bulunmanın şartları:
1. Ağır ve muhakkak (kesin) bir tehlike: Tehlikenin kişiye veya başkasına yönelmiş olması gerekir. Bu tehlike doğal veya insan kaynaklı olabilir. Ancak saldırı niteliği taşıması gerekmez.
2. Tehlikeden kurtulma amacı: Failin amacı, bu tehlikeden kurtulmaktır.
3. Başka çare bulunmaması: Kişi, bu fiili işlemeden tehlikeden kurtulmanın mümkün olmadığına inanır.
4. Orantılılık: Failin gerçekleştirdiği fiil ile korunmak istenen menfaat arasında denge kurulmalıdır. Çok daha değerli bir menfaati korumak için daha az değerli bir menfaate zarar verilmesi zorunlu olabilir ve bu makul orantı ölçüsü içinde değerlendirilir.

Zorunluluk hâlinde, fiil tipikliğe uygundur ama hukuka aykırı değildir. Böylece fail, ceza sorumluluğundan kurtulur.

Hakkın Kullanılması​

Hakkın kullanılması, TCK m. 24’te düzenlenen hukuka uygunluk sebeplerinden biridir. Bireylerin hukuk düzeni tarafından tanınan bir yetki veya haktan yararlanmaları sonucu işledikleri fiil, tipik olsa bile hukuka aykırı sayılmaz. Örneğin, bir kolluk görevlisinin kanuna uygun olarak bir kişiyi yakalayıp kelepçelemesi, tipik olarak “kişiyi hürriyetinden yoksun kılma” suç tanımına uygun düşer. Ancak bu durum hukuka uygun kabul edilir, çünkü kolluk görevlisinin kanuni bir yetkisi (hakkı) vardır. Aynı şekilde bir hâkimin, bir kişiyi tutuklama kararı vermesi de onun görev ve yetkisi kapsamında olup hukuka uygunluk sebebi oluşturur.

Bu husus, özel hukuk alanında da geçerlidir. Örneğin, mülkiyet hakkını kullanmak amacıyla kişi, belli sınırları aşmadan kendi malı üzerindeki tasarrufları gerçekleştirebilir. Bu fiiller, kimi zaman başkalarının haklarını sınırlayabilir fakat mülkiyet hakkını kullanma yetkisine dayanarak hukuk düzeni bu fiilleri korur.

Mağdurun Rızası​

Mağdurun rızası, hukuka uygunluk sebeplerinden biri olarak kabul edilir. Bazı suçlar, korunmak istenen hukuki yararın niteliği gereği mağdurun rızası ile hukuka uygun hâle gelebilir. Ancak mağdurun rızasının hukuka uygunluk sebebi olarak etkili olabilmesi için rızanın:
1. Geçerli, özgür ve bilinçli olması,
2. Rıza beyanının fiilden önce veya en geç fiil sırasında verilmiş olması,
3. Suçun konusunu oluşturan hukuki yararın tasarruf edilebilir olması,
4. Rızanın hukuka ve ahlâka aykırı biçimde elde edilmemiş olması,

gerekir. Örneğin, vücut bütünlüğüne ilişkin suçlarda, tıbbi müdahalelerde hastanın rızası veya estetik amaçlı operasyonlarda hastanın onamı bu çerçevede değerlendirilir. Ancak kişinin kendi hayatına kast edilmesini istemesi (eğer kastedilen intihara yardım gibi bir suç ise) çoğu hukuk düzeninde ceza sorumluluğunu etkilemeyebilir, çünkü kişi kendi yaşamı üzerinde mutlak bir tasarruf hakkına sahip değildir veya bu husus kamu düzenine ilişkin kabul edilir. Dolayısıyla mağdurun rızası, her durumda fiili hukuka uygun hale getirmeyebilir.

Kanun Hükmünün Yerine Getirilmesi​

Kanundan doğan bir yetkiyi kullanan veya kanun hükmünü yerine getiren kişi, işlediği fiil ile suç tanımına uygun davranmış olsa bile bu fiil hukuka aykırı sayılmaz. TCK m. 24’te yer alan düzenlemeye göre “Kanunun hükmünü yerine getiren kimseye ceza verilmez.” Örneğin, bir yargıcın mahkûmiyet kararını infaz etmesi, cezaevi görevlilerinin hükümlünün özgürlüğünü sınırlandırması, icra memurunun borçluya ait malı haczetmesi gibi fiiller, tipik olarak bazı suç tiplerine benzese de kanundan doğan bir yükümlülüğün yerine getirilmesi nedeniyle meşru kabul edilir.

Bu hukuka uygunluk sebebinin uygulanabilmesi için, yerine getirilen eylemin kanunun açık hükmüne dayanması ve bu hükmün doğru şekilde tatbik edilmesi gerekir. Kanun hükmünü yanlış veya kötüye kullanarak fiil işlenmesi hâlinde, artık hukuka uygunluk sebebinden söz edilemez.

Kusurluluk ve Hukuka Uygunluk Sebepleri İlişkisi​

Hukuka uygunluk sebepleri ile kusurluluk arasında belirli bir ilişki vardır. Failin kastı veya taksiri bulunsa bile, eğer hukuka uygunluk sebeplerinden biri mevcutsa fiilin hukuka aykırılığı ortadan kalkar. Bu durumda failin cezalandırılması mümkün değildir. Örneğin, meşru savunmada bulunan kişi, kasten hareket eder; saldırganı etkisiz hale getirmek ve gerekirse öldürmek ister. Buna rağmen, meşru savunma koşulları gerçekleştiği takdirde fiil hukuka uygun hâle gelir ve ceza sorumluluğu doğmaz. Dolayısıyla kusur şekli ne olursa olsun, hukuka uygunluk sebepleri var ise kişi cezalandırılamaz.

Ancak hukuka uygunluk sebeplerinin varlığı her zaman kusurluluğu tamamen ortadan kaldırmayabilir. Örneğin, meşru savunmada sınırın aşılması hâlinde, orantısız güç kullanılması söz konusu olduğunda failin haksız tahrik hükümlerine benzer şekilde değerlendirilmesi mümkündür. Bu durum, kusurluluğu etkileyen bir faktör olup cezada indirim sebebi olarak gündeme gelebilir. Ayrıca hukuka uygunluk sebebinin somut olayda varlığı konusunda failin hataya düşmesi durumunda da hata hükümleri devreye girer. Fail, gerçekte meşru savunma şartları oluşmadığı halde oluştuğunu zannederek hareket etmiş olabilir. Bu durumda kast veya taksir değerlendirilmesinde failin hatası önemli bir rol oynar.

Suçun Unsurları Bakımından Kast, Taksir ve Hukuka Uygunluk Sebeplerinin Yeri​

Ceza hukuku sisteminde suç, genel olarak üç unsurdan oluşur:
1. Tipiklik: Fiilin kanunda düzenlenmiş bir suç tanımına uygun olması.
2. Hukuka Aykırılık: Fiilin hukuka uygunluk sebeplerinden herhangi birine girmemesi.
3. Kusurluluk: Failin kasti veya taksirli hareket etmesi ya da kusurlu sayılmasını engelleyen bir sebebin olmaması.

Failin kast veya taksir düzeyi, özellikle suçun tipiklik ve kusurluluk aşamalarında önemlidir. Bir fiil tipik olsa da, hukuka uygunluk sebeplerinden biri var ise hukuka aykırılık ortadan kalkar. Hukuka aykırılık ortadan kalktığında, suçun oluşumundan söz edilemez. Eğer fiilin tipikliği ortadan kalkarsa zaten suç oluşmaz. Tipikliğin varlığı durumunda ise kusurluluk incelenir. Failin kast veya taksiri yoksa yine suç oluşmaz. Kusur yeteneğini kaldıran veya azaltan nedenler (akıl hastalığı, yaş küçüklüğü vb.) de suçun oluşmasını veya cezalandırılabilirliğini etkiler.

Kast ve Taksirin Suç Politikasına Etkisi​

Kast ve taksir ayrımı, ceza hukuku politikasının en temel unsurlarından biridir. Suç politikası, toplumsal gereksinimlere göre hangi fiillerin suç sayılacağını, bunların hangi yaptırımlarla karşılanacağını ve failin hangi derecede sorumlu tutulacağını belirler. Modern ceza hukukunda kasten işlenen fiillerin daha ağır biçimde cezalandırılması gerektiği konusunda geniş bir uzlaşı vardır. Çünkü kast, topluma yönelik daha büyük bir tehdidi ifade eder. Fail, bilerek ve isteyerek toplum düzenini veya bireylerin temel haklarını ihlâl etmiştir.

Buna karşın, toplumsal yaşamın gerekleri çerçevesinde herkesin üzerine düşen dikkat ve özen yükümlülüğünü yerine getirmesi beklenir. Bu yükümlülüğü ihlâl eden, öngörülebilir sonuçları umursamayan kişiler de toplum düzenini tehlikeye atmakta ve başkalarının canını, malını veya sağlığını riske sokmaktadır. Bu nedenle taksirli davranışlar da ceza yaptırımına bağlanır. Yine de bu yaptırımın kast kadar ağır olmaması, kusurun daha düşük seviyede olmasıyla ilgilidir.

Hukuka Uygunluk Sebepleri ile Toplum Düzeni Arasındaki Denge​

Hukuka uygunluk sebeplerinin varlığı, bir yandan kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin korunmasını sağlar, bir yandan da toplumsal düzenin sürdürülebilmesi için bazı müdahalelerin meşruluğuna imkân verir. Örneğin, meşru savunma hakkı tanınmazsa bireyler, devam eden bir saldırı karşısında kendini koruyamayabilir. Bu da hem bireysel adalet duygusunu hem de genel güvenlik hissini zedeler. Yine, kolluk kuvvetlerinin yetkileri, kanun hükmünün yerine getirilmesi adı altında tanınmazsa kamu düzeni sağlanamaz.

Öte yandan, hukuka uygunluk sebeplerinin suistimali de toplumsal düzen açısından tehlikelidir. Meşru savunma adı altında aşırı güç kullanımı, polisin kanundan aldığı yetkileri orantısız biçimde uygulaması veya doktorların hastanın rızasını aşarak keyfi müdahaleler yapması, hukuk devletinin temel ilkelerini zedeler. Dolayısıyla hukuka uygunluk sebeplerinin sınırları, yasal mevzuat ve yargısal denetim yoluyla çizilir. Her durumda, tipiklik, hukuka uygunluk ve kusurluluk incelemesi somut olayın şartlarına göre yapılır.

Yargı Kararlarında Kast, Taksir ve Hukuka Uygunluk Sebepleri​

Yargıtay kararlarında ve uygulamada kast, taksir ve hukuka uygunluk sebepleri bağlamında sıkça tartışılan konular arasında:
1. Olası kast-bilinçli taksir ayrımı: Failin sonuçla ilgili öngörü ve kabullenme sınırlarının ayrıştırılması.
2. Meşru savunmada orantı ölçüsü: Saldırının derecesine göre savunma aracının ve şiddetinin orantılı olup olmadığı, savunmanın devam eden bir saldırıya yönelik olup olmadığı.
3. Zorunluluk hâlinin kapsamı: Özellikle hayvan saldırısı, doğal afet gibi durumlarda hangi noktada kişinin başka bir davranış imkânı kalmadığı.
4. Kanundan doğan yetkinin kötüye kullanılması: Özellikle kolluk görevlilerinin müdahalelerinde fiilin sınırı aşılıp aşılmadığı ve cezai sorumluluğun derecesi.

Yargıtay, somut olayın şartlarını değerlendirerek failin kast derecesini ve hukuka uygunluk sebeplerinin varlığını objektif ölçütlerle inceler. Fiilin işleniş şekli, kullanılan araçlar, taraflar arasındaki ilişki, olayın başlangıç ve gelişme süreci, failin o andaki ruh hâli, etrafta bulunanların tanıklıkları ve diğer deliller dikkate alınarak, suç ve ceza arasında adil bir denge kurulmaya çalışılır.

Failin İç Dünyasının İspatı​

Kast veya taksirin varlığı, failin iç dünyasını ilgilendirdiği için ispat noktasında zorluklar söz konusu olabilir. Ceza muhakemesi hukukunda “ispat” somut delillere ve mantık kurallarına dayanarak yapılır. Failin beyanları, tanık ifadeleri, olay yeri incelemeleri, kamera kayıtları, adli tıp raporları, araç-gereçlerin kullanılış biçimi gibi çok sayıda delil, failin davranışına ve psikolojik hâline ışık tutabilir. Yargı, bu verileri bir bütün olarak değerlendirir ve failin suç kastına veya taksirine ulaşır. Uygulamada özellikle taksirli suçlarda, failin fiilden önceki ihmal düzeyi, alması gereken tedbirler, mevzuatın öngördüğü düzenlemelere uyup uymadığı gibi hususlar ayrıntılı incelemeye tabidir.

Failin Kusurluluğunu Etkileyen Diğer Faktörler​

Kast ve taksir, ceza hukuku sorumluluğunun temel kategorileri olsa da, failin kusurluluğunu etkileyen diğer faktörler de mevcuttur. Şu hususlar da ayrıca değerlendirilir:
1. Yaş Küçüklüğü: Ceza hukuku bakımından 12 yaşından küçük çocuklar sorumlu tutulamaz. 12-15 ve 15-18 yaş aralığında ise sorumluluğun derecesi farklı düzenlenmiştir.
2. Akıl Hastalığı: Failin akıl hastalığı sebebiyle işlediği fiilde kast veya taksir yeteneğinin olup olmadığı değerlendirilir. Bazı durumlarda failin cezalandırılması yerine güvenlik tedbirlerine hükmedilebilir.
3. Geçici Nedenler: Örneğin şiddetli öfke, korku, paniğe kapılma veya alkol, uyuşturucu etkisi altında olma gibi hallerde failin kast veya taksir yeteneği tartışılır.
4. Zorla ve Tehdit Altında İşlenen Fiiller: Failin iradesi, tehdit veya cebir altında oluşmuşsa, bu durum da kusurluluğu azaltabilir veya ortadan kaldırabilir.

Bu faktörler, failin cezalandırılabilirliğini doğrudan etkilediği için yargılama sırasında her somut olayda dikkate alınır ve failin cezai sorumluluk derecesi, bu çerçevede belirlenir.

İçtima ve Özel Görünüş Biçimleri Açısından Kast ve Taksir​

Ceza hukukunda suçların özel görünüş biçimleri (teşebbüs, iştirak, içtima) bakımından da kast ve taksir unsurları önemli rol oynar. Taksirli suçlarda teşebbüs mümkün olmadığı gibi, iştirak hükümleri de sınırlı şekilde uygulanır. Kastlı suçlarda ise teşebbüs, iştirak ve içtima (farklı suçların birleşmesi veya fikri içtima gibi) kuralları ayrıntılı şekilde devreye girer.

Kastın varlığı halinde suçun icrasına başlanmışsa ancak netice gerçekleşmemişse, teşebbüs hükümleri uygulanır. Birden fazla kişinin bilerek ve isteyerek işlediği suçlarda iştirak hükümleri (TCK m. 37 ve devamı) gündeme gelir. Taksirli suçlarda genelde iştirak değil, her failin kendi davranışıyla taksir derecesi üzerinden sorumluluğu söz konusu olur. Örneğin, trafik kazasında sürücülerin her biri belli oranda kusurlu davranmışsa, her sürücü kendi kusur oranında taksirli suçtan sorumlu tutulabilir.

Çok Failli Taksir Suçları​

Uygulamada bazen bir fiilde birden fazla kimsenin taksirli davranışı birleşerek netice meydana gelebilir. Örneğin, bir inşaat alanında mühendis, iş güvenliği uzmanı ve işverenin her biri gerekli özeni göstermemiş ve işçi, bu birleşik ihmal sonucu yaşamını yitirmişse, hepsi taksirle ölüme sebebiyet vermekten sorumlu tutulabilir. Burada yargılama makamı, her bir şahsın kusur derecesini ve fiile katkısını inceleyerek ceza belirler. Fakat taksirli suçlarda amaç, genellikle failin bilinçli veya basit taksir derecesini saptamak ve her fail için ayrı değerlendirme yapmaktır. Suçların içtimaı değil, kusurların toplanması söz konusu olabilir.

Doktrindeki Yaklaşımlar ve Gelişmeler​

Ceza hukuku doktrini, özellikle kast ve taksir kavramlarını modern toplum koşullarına uyarlamak için sürekli bir gelişim içerisindedir. Trafik, çevre, teknoloji, tıp ve iş güvenliği gibi alanlarda meydana gelen yeni riskler, taksir kavramının daha geniş uygulama alanları bulmasına sebep olmuştur. Buna karşılık, “olası kast” kavramının uygulanması da giderek artmıştır. Ağır kusura dayalı fiillerde bilinçli taksir yerine olası kasttan sorumluluk tesis edilmesi eğilimi yargı kararlarında da görülmektedir. Bu eğilimle birlikte, failin fiilinden önceki biliş ve irade durumunun ayrıntılı şekilde incelenmesi önem kazanmıştır.

Hukuka uygunluk sebepleri açısından da benzer bir gelişim söz konusudur. Meşru savunma hakkının siber saldırılar bakımından değerlendirilmesi, zorunluluk hâlinin çevresel felaketlerde uygulanması gibi konular, hukuk dünyasının yeni başlıkları arasında yer alır. Doktrin ve yargı, bu yeni durumları geleneksel hukuka uygunluk sebepleri kalıpları içinde yorumlamaya çalışır.

Ceza Hukukunda Adil Denge Arayışı​

Kast ve taksir, ceza sorumluluğunun temellerini oluştururken, hukuka uygunluk sebepleri ise ceza adaletinin sağlanması bakımından kritik işlev görür. Bir yandan toplumun güvenliği ve düzeni, diğer yandan bireylerin temel hak ve özgürlükleri korunmalıdır. Suç işleyen failin hareketinin kast veya taksir derecesi ne kadar yüksekse, hukuk düzeni bu fiile o kadar sert tepki gösterir. Buna karşılık, hukuka uygunluk sebepleri kamu yararı, bireysel hakların korunması ve adalet duygusunun tatmini gibi gerekçelerle cezalandırmayı haklı kılan nedenleri ortadan kaldırır.

Ceza hukukunun nihai amacı, toplumsal düzeni sağlamanın yanı sıra failleri yeniden topluma kazandırmak, adaleti yerine getirmek ve suç mağdurlarının haklarını gözetmektir. Bu noktada failin kusurluluk durumu (kast veya taksir düzeyi), hukuka uygunluk sebeplerinin olup olmadığı ve her somut olayın kendine has koşulları göz önünde bulundurularak adil bir karar verilmesi esastır. Doktrin, yargı uygulaması ve kanun koyucu, bu amaçlar doğrultusunda kast, taksir ve hukuka uygunluk sebepleri alanında ortaya çıkan sorunlara çözümler üretmeye, hukuk sistemini güncel ihtiyaçlara cevap verecek şekilde düzenlemeye devam etmektedir.

Kast, Taksir ve Hukuka Uygunluk Sebeplerinin Disiplinlerarası Etkisi​

Ceza hukuku kuralları, diğer hukuk dallarıyla etkileşim hâlindedir. Medeni hukuk, idare hukuku, iş hukuku, sağlık hukuku gibi alanlarda ortaya çıkan uyuşmazlıklar çoğu zaman ceza hukuku boyutuyla da değerlendirilir. İş kazalarında işverenin sorumluluğu hem iş hukuku hem de ceza hukuku perspektifiyle analiz edilir. Sağlık hukuku çerçevesinde hekimin müdahaleleri, aynı zamanda ceza hukuku kapsamında taksirli davranışların varlığı bakımından incelenir. Bu disiplinlerarası etki, kusurluluk ve hukuka uygunluk sebeplerine ilişkin detaylı bilgi sahibi olmanın önemini artırır.

Özellikle günümüz teknolojik ve bilimsel gelişmelerinde, suçların işlenme yöntemlerinde ve sorumluluk biçimlerinde farklılaşmalar meydana gelmiştir. Siber suçlarda kast ve taksirin tespitine ilişkin sorunlar, yapay zekâ uygulamalarının yarattığı öngörülemeyen riskler ve bunlardan kaynaklanan zararlarda kusurun tayini, giderek büyüyen inceleme alanlarıdır. Hukuka uygunluk sebepleri de bu bağlamda yeniden yorumlanabilir. Örneğin, dijital ortamda verilerin korunması için yapılacak müdahalelerin meşru savunma kapsamına girip girmeyeceği, zorunluluk hâlinin sanal ortamdaki karşılığı gibi konular hukukun güncel tartışma gündeminde yer almaktadır.

Değerlendirme​

Kast, taksir ve hukuka uygunluk sebepleri, ceza hukukunun en merkezi kavramlarındandır. Kast, failin suçun kanuni tanımındaki unsurları bilerek ve isteyerek ya da en azından kabullenerek gerçekleştirmesi anlamına gelir. Bu, cezai sorumluluğu en üst düzeyde etkiler ve yaptırımların ağırlaştırılması bakımından temel oluşturur. Taksir ise failin dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranışları nedeniyle gerçekleşen neticeden sorumlu tutulmasıdır. Basit taksir ve bilinçli taksir ayrımı, failin öngörme derecesi ve bu öngörüye karşı tavrı ile ilişkilidir.

Hukuka uygunluk sebepleri ise tipikliğe uygun bir fiilin cezalandırılmasını ortadan kaldırır. Meşru savunma, zorunluluk hâli, hakkın kullanılması, mağdurun rızası ve kanun hükmünün yerine getirilmesi gibi hukuka uygunluk sebeplerinin varlığı durumunda, failin fiili suç sayılmaz. Böylelikle hukuk düzeni, belirli şartlar altında toplumsal düzeni ve bireysel hakları meşru kabul edilebilir müdahalelerle koruma altına alır.

Kast, taksir ve hukuka uygunluk sebepleri arasındaki ilişki, ceza hukukunun temel sistematiğinde suçun unsurları çerçevesinde açıklanır. Öncelikle fiilin tipikliğe uygun olup olmadığı incelenir, ardından hukuka aykırılığın varlığı sorgulanır, son olarak failin kusurlu davranıp davranmadığı değerlendirilir. Bu kademelendirme içerisinde, kast veya taksir tespiti ve varsa hukuka uygunluk sebeplerinin varlığı, davanın sonucunu doğrudan belirler.

Günümüzde toplumsal ihtiyaçların değişimi, teknolojik ve endüstriyel gelişmeler, suç tiplerinin kapsamını ve suç işleme yöntemlerini de değiştirmekte; bu da kast ve taksir kavramlarının somut olaylara uygulanmasında yeni yorumlara, hukuka uygunluk sebeplerinin genişlemesine veya daralmasına neden olmaktadır. Yargı, bu alanlarda içtihatlar geliştirerek somut olaylara özgü çözümler üretmeye çalışır. Doktrin de yeni durumları hukuk teorisine dahil etmek için çeşitli çalışmalar yapmaktadır.

Ceza adalet sisteminde bütün bu kavramlar, nihayetinde toplumsal barışın ve adalet duygusunun korunmasına hizmet eder. Failin kasıt derecesi, kamu yararı veya bireysel hakların korunması adına fiili işleme gerekçesi, hukukun çizdiği çerçevenin dışına taşmamalıdır. Bir yandan suçların caydırılması, diğer yandan meşru müdafaa ve zorunluluk hâli gibi haklı müdahalelerin tanınması arasındaki denge, evrensel ceza hukuku prensiplerinin önemli dayanaklarından biridir. Bu nedenle kast, taksir ve hukuka uygunluk sebepleri, her zaman güncel kalacak ve yeniden yorumlanmaya devam edecek ana kavramlar olarak karşımızda durmaktadır.
 
Geri
Tepe