Neler yeni
HukukiSözlük.com

Ücretsiz bir hesap oluşturarak hemen üye olun! Üye girişi yaptıktan sonra, bu sitede kendi konu ve gönderilerinizi ekleyerek tartışmalara katılabilir, ayrıca özel mesaj kutunuzu kullanarak diğer üyelerle iletişime geçebilirsiniz. Böylece tüm forum özelliklerinden tam olarak yararlanabilir ve deneyiminizi dilediğiniz gibi özelleştirebilirsiniz!

Mülkiyet Hakkının Kazanılması ve Kaybedilmesi

hukukisozluk

Yönetim
Personel

Mülkiyet Hakkının Tarihi ve Kuramsal Temelleri​

Mülkiyet hakkı, bir kimsenin eşya üzerindeki en geniş yetkisini ifade eden bir kavramdır. Kişilerin toplum içinde sahip oldukları özgürlük alanının somut yansıması olarak da değerlendirilen bu hak, tarihin hemen her döneminde hukuk düzenlerinin merkezî konularından biri olmuştur. Farklı kültür ve medeniyetlerde mülkiyete dair yaklaşım biçimleri değişmişse de özünde, bireyin malvarlığı değerlerini koruma ve özgürce tasarrufta bulunma iradesi hep ön plana çıkmıştır. Hukuki anlamda mülkiyet hakkının ortaya çıkışı, özellikle Roma Hukuku döneminde belli başlı kuralların sistematik hale getirilmesiyle başlamıştır. Bu erken dönemde, mal üzerinde mutlak hak sahibi olmanın kimi durumlarda kamusal müdahalelerle sınırlandırılması, mülkiyetle ilgili düzenlemelerin aynı zamanda toplumsal dengeyi gözetme amacı taşıdığını göstermektedir.

Roma Hukukundaki dominum ex iure Quiritium anlayışı, sahibine eşyayı kullanma, yararlanma ve dilediği gibi tasarrufta bulunma yetkisi tanıyordu. Zaman içinde, sosyal ve ekonomik şartların değişmesiyle beraber kamu yararının da gözetilmesi gerektiği düşüncesi daha belirgin hale geldi. Böylece mutlak nitelikli mülkiyet hakkının kamu düzeni ve toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda sınırlanabileceği kabul edildi. Orta Çağ’dan itibaren ortaya çıkan feodal yapılar, arazilerin ve diğer malların bölüşümündeki hiyerarşik düzeni dönüştürdü. Feodal beyler ile serfler arasındaki ilişkinin doğasında, toprağın mutlak sahibi olarak görülen soylu sınıfın, fiilen kullanma hakkını serflere bırakması gibi farklı mülkiyet kurguları gelişti. Fakat bu dönemsel farklılıklara rağmen, 18 ve 19. yüzyıllarda modern özel mülkiyet kavramına doğru yönelim hız kazandı.

Aydınlanma Çağı ve sonrasında gelişen düşünceler, bireyin ekonomik ve sosyal yaşamda inisiyatif sahibi olabilmesi için mülkiyet hakkının güvence altına alınması gerektiğini savundu. Bu süreçte büyük öneme sahip olan klasik liberal düşünce, hukukun temel misyonlarından birinin mülkiyeti korumak olduğunu ortaya koydu. Bu anlayış Fransız İhtilali sonrası düzenlemelerde somutlaştı ve modern medenî kanunların temelinde yerini buldu. Mülkiyet hakkının kapsamı ve sınırları, 20. yüzyılda gerçekleştirilen anayasal düzenlemelerle de teyit edildi. Birçok hukuk düzeninde mülkiyet hakkı, temel hak ve özgürlükler kategorisinde sayılır ve kamusal otoritelerin müdahalesine karşı koruma altına alınır.

Bu hakkın içeriğinde yer alan kullanma, yararlanma ve tasarruf yetkileri, bireyin mülkiyetin konusu olan eşyayı fiilen veya hukuken nasıl değerlendireceğini belirler. Mülkiyet hakkı aynı zamanda sosyo-ekonomik düzenin inşasında kritik bir işlev görür. Zira üretim araçlarının ve diğer ekonomik değerlerin özel mülkiyette bulunması, piyasa mekanizmalarının işleyişini de doğrudan etkiler. Hukuk, bu etkileşim çerçevesinde bir yandan mülkiyet özgürlüğünü korumaya çalışırken diğer yandan toplumsal yarar gerekçesiyle zaman zaman sınırlamalara başvurur.

Hukuk düzeni, mülkiyeti mutlak nitelikli bir hak olarak tanımlasa da, kamu düzeni ve toplumsal yarar gerekçesiyle bu hakkı belirli ölçülerde sınırlayabilmektedir. Vergi mükellefiyeti, imar mevzuatı, kamulaştırma, kültür ve tabiat varlıklarını koruma gibi konular, bireyin mülkiyet hakkını katı anlamda dilediğince kullanmasına set çekebilmektedir. Bu durum, mülkiyet hakkının statik ve dokunulmaz bir kavram olmadığını, aksine dinamik toplumsal değişimin gerektirdiği düzenlemelerle sürekli güncellenen bir hukuki çerçeveye tabi olduğunu gösterir.

Böyle bir çerçevede, mülkiyet hakkının hangi yollarla kazanılabileceği ve hangi durumlarda kaybedilebileceği sorusu, eşya hukukunun temel meselelerinden birini oluşturur. Aslen ve devren kazanma yolları, tapu sicilinin işlevi, tescil veya tescile gerek olmadan gerçekleşen kazanımlar, kamulaştırma gibi yollarla kaybedilme halleri, güncel kanun ve uygulamalarda ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Her hukuki kazanım veya kayıp, mülkiyet hakkının temel prensipleri çerçevesinde değerlendirilir.

Roma Hukukundan Modern Hukuka Uzanan Süreç​

Roma Hukukundaki dominum kavramı, mülkiyet hakkının çağdaş anlayışının şekillenmesinde kritik bir rol oynadı. Mülkiyeti, sahibinin eşya üzerindeki sınırsız gücü olarak tanımlayan bu sistem, aynı zamanda fer’i nitelikli bazı sınırlamalara da izin veriyordu. Zamanla, Orta Çağ ve Yeni Çağ boyunca, mülkiyetin krallar, derebeyleri veya kilise gibi otoriteler üzerinden şekillenmesi, temel hak anlayışının gelişmesiyle çelişkili bir zemin oluşturdu. Feodal düzende, toprağın asıl sahibi genellikle feodal beydi ve kullanım hakkı alt sınıflara devredilirdi.

Rönesans ve Aydınlanma dönemlerinde, ticari ilişkiler genişledikçe özel mülkiyetin alanı arttı. Yeni kara ve deniz ticaret yollarının bulunması, sermaye birikimi ve burjuvazinin güç kazanması, bireysel mülkiyetin sosyal ve ekonomik yapının temeline yerleşmesini hızlandırdı. Fransız İhtilali’yle birlikte ilan edilen temel haklar ve beyanlar, mülkiyet hakkını dokunulmaz ve kutsal olarak niteledi. Medenî Kanunlar sürecinde de bu anlayış korundu ve modern toplumların hukuki alt yapısına yerleşti. Ancak 20. yüzyılın toplumsal ve siyasi çalkantıları, katı liberal mülkiyet anlayışının gözden geçirilmesine neden oldu.

Mülkiyetin toplumsal işlevi kavramı, kamusal otoritenin toplumsal yarar adına mülkiyet üzerinde sınırlamalar getirmesine hukuki meşruiyet sağladı. Sosyal devlet ilkeleri, mülkiyet hakkını korurken aynı zamanda toplumsal düzeni tehdit eden eşitsizliklerle mücadele etmeye yönelik araçlar öngördü. Kamulaştırma kurumunun genişletilmesi, planlı kentleşme uygulamaları, vergilendirme politikaları ve imar düzenlemeleri, mülkiyet hakkının kamusal menfaatle dengelenmesi ihtiyacından doğdu.

Kamu Düzeni ve Kişi Özgürlüğü Dengesi​

Mülkiyet hakkının anayasal düzeyde tanınması, her devletin kendi toplumsal öncelikleri çerçevesinde uyguladığı düzenlemelerle şekillenir. Bu çerçevede, bireyin özgürlüğü ile kamu düzeni arasındaki denge sürekli gözetilir. Modern hukuk sistemlerinde kabul gören temel ilke, mülkiyet hakkının özüne dokunmaksızın kamu yararına yönelik sınırlamaların uygulanabileceği yönündedir. Yetkili makamlara, kent planlaması, kamulaştırma ve vergi koyma gibi konularda geniş takdir yetkisi tanınır.

Bu denge, özellikle gayrimenkul mülkiyeti bakımından önemlidir. Örneğin bir arazinin kentsel dönüşüm projeleri kapsamında değerlendirilebilmesi, mülkiyet hakkının sahibine tanıdığı yetkilerin sınırlanmasını gerektirebilir. Bir başka örnek de kamulaştırma yoluyla karşılaşılan zorunlu el atmalardır. Devlet veya kamu tüzel kişileri, kamusal altyapı projelerini gerçekleştirebilmek için özel mülkiyete konu arazilere belirli bedel karşılığında el koyabilmektedir. Bu durum, mülkiyet hakkının kamu yararı çerçevesinde nasıl şekillendirilebileceğini gösterir.

Kamu yararı ve bireysel özgürlük arasında kurulan denge, sadece yasal düzenlemelerle değil, yargı kararlarıyla da sürekli test edilir. Mahkemeler, mülkiyet hakkının ihlali iddialarını değerlendirirken, kamu düzeninin gerçek bir gerekçeye dayanıp dayanmadığına ve sınırlamanın orantılı olup olmadığına bakar. Bu yargısal denetim, mülkiyet hakkının keyfi müdahalelere karşı korunması yönünde bir güvence işlevi görür.

Mülkiyet Hakkının Kazanılmasında Aslen Kazanma Yolları​

Mülkiyet hakkının kazanılması, eşya üzerindeki tasarruf yetkisinin sahibine geçmesini sağlayan çeşitli hukuki yolları kapsar. Aslen kazanma, söz konusu eşyanın daha önce herhangi bir kimsenin mülkiyetinde olmaması veya mülkiyet ilişkisi bakımından boşluk olması durumunda gerçekleşir. Ayrıca, mevcut bir mülkiyet ilişkisi bulunsa bile, bazı istisnai hallerde de aslen kazanma yoluyla mülkiyet söz konusu olabilir. Bu yollar, işgal, sahipsiz eşya üzerindeki tasarruf, yeni bir eşya üretme, birleşme ve karışma hallerinde ortaya çıkabilir.

İşgal​

İşgal, sahipsiz bir eşya üzerinde zilyetlik kurmak suretiyle mülkiyet hakkına sahip olmaktır. Sahipsiz eşya, doğası gereği üzerinde kimsenin mülkiyet hakkı bulunmayan veya sahibi mülkiyetinden vazgeçmiş olan eşyayı ifade eder. Örneğin doğada kendiliğinden yetişen mantarları toplamak, sahipsiz bir taşı veya çakıl taşını almak, hukuki anlamda işgal kavramıyla açıklanır. Burada mülkiyetin kazanılması, eşyanın zilyetliğinin fiilen ele geçirilmesi ile mümkündür.

İşgal ile kazanım, zaman içinde üzerinde hukuksal tartışmaların yoğunlaştığı bir alan olmuştur. Zira toplumsal ve ekolojik hassasiyetler, her sahipsiz görünen eşyanın dilediğince sahiplenilemeyeceğini ortaya koyar. Örneğin, koruma altındaki bitkilerin veya hayvanların toplanması, avlanması ve üzerinde mülkiyet iddiasında bulunulması, kamu düzeni kuralları veya çevre koruma mevzuatı gereği yasaklanmış olabilir. Bu açıdan bakıldığında, işgal yoluyla mülkiyetin kazanılması, ancak hukukun temel ilkelerine ve kamu yararını gözeten düzenlemelere uygun biçimde değerlendirildiğinde geçerli sayılabilir.

Sahipsiz Mal Üzerinde Mülkiyet​

Sahipsiz mal, sahibi tarafından terk edilmiş veya doğrudan hiç kimseye ait olmayan eşyalardır. Eğer bir eşya üzerinde hukuki bağlantıyı sağlayan mülkiyet iradesi ortadan kalkmışsa ve eşya terk edilmişse, bu eşya artık sahipsiz kabul edilebilir. Terk işleminin hukuken geçerli sayılabilmesi için, mülk sahibinin eşyayı bir daha geri dönmemek üzere bırakma iradesini açıkça göstermesi gerekir. Sadece eşyanın ortalıkta bırakılmış olması, her durumda terk iradesine karine oluşturmaz.

Terk edilmiş bir eşya üzerinde işgal yoluyla yeni bir mülkiyet ilişkisi kurulabilir. Bu kazanma, yine fiilî hâkimiyeti ele geçirmekle gerçekleşir. Fakat ülke mevzuatları, her terk edilmiş veya sahipsiz malın işgal edilemeyeceğine dair istisnalar içerebilir. Kamu malları, ormanlar veya korunan alanlardaki varlıklar, hukuken kimseye ait olmadığı halde özel düzenlemelerle kamunun kullanımına tahsis edilmiş olabilir. Bu tür malların işgal edilerek özel mülkiyete geçirilmesi, hukuka aykırı olur.

Yenileme ve Birleştirme​

Aslen kazanma hallerinden biri de yenileme ve birleştirmedir. Yenileme, mevcut bir malzemenin işlenerek yeni bir eşya haline getirilmesi sürecine işaret eder. İşleyen kişi, söz konusu malzemenin maliki değilse, ortaya çıkan yeni eşyaya ilişkin mülkiyet hakkının kime ait olacağı hususunda hukuki uyuşmazlıklar çıkabilir. Hukuk sistemleri, hakkaniyet ve zilyetlik ilkeleri çerçevesinde yeni eşyanın mülkiyetinin, asıl malzeme sahibi ile işçiliği gerçekleştiren kişi arasında nasıl paylaştırılacağını ayrıntılı kurallarla düzenler.

Birleştirme ve karışma halleri ise farklı kişilere ait eşyaların fiziksel veya kimyasal bütünleşme sonucunda ayrılmaz biçimde tek bir eşya haline gelmesini ifade eder. Örneğin farklı metalleri eritip yeni bir alaşım elde etmek veya iki arazinin doğal nedenlerle birleşmesi durumunda ortaya çıkan yeni mülkiyet statüsü, hukukun cevap aradığı sorular arasındadır. Birleştirme ile birlikte, kime ait olan malzeme baskın hale geliyorsa onun mülkiyet hakkı geçerli kabul edilebilir. Fakat bu süreçte kusur, iyi niyet, kötüniyet gibi unsurların da rolü vardır. Taraflardan biri kötü niyetli davranıyorsa veya izinsiz şekilde eşyayı bütünleştiriyorsa, bu durumda mülkiyetin kaderi yargısal inceleme gerektirebilir.

Kazanma İradesi ve Zilyetlik İlişkisi​

Aslen kazanma, genellikle zilyetlik kavramıyla yakından ilişkilidir. Zilyetlik, eşya üzerinde fiilî hâkimiyet kurma durumudur. Bir kimse, sahipsiz bir eşyayı ele geçirdiğinde, eşyanın zilyedi haline gelir ve o andan itibaren mülkiyet hakkı da doğmuş olur. Ancak bu kazanımın hukuka uygunluğu, yasaların ve kamu düzeninin öngördüğü koşullarla sınırlıdır. Dolayısıyla her zilyetlik, otomatik olarak mülkiyet hakkını doğurmaz. İradeyi yansıtan hukuka uygun fiil ve malın niteliği, aslen kazanmanın gerçekleşmesinde belirleyici rol oynar.

Zilyetliğin kazanılması ile mülkiyetin kazanılması arasındaki fark, eşya hukukunun temel konularından biridir. Zilyetlik, gerçekte bir hak değil, fiilî bir durumdur. Bununla birlikte mülkiyet hakkının kendisini doğurabilecek kadar güçlü hukuki sonuçlara da yol açabilir. Özellikle taşınır eşyada, iyi niyetli zilyetlik çoğu zaman mülkiyet hakkına eşdeğer düzeyde koruma bulur. Bu, taşınmazlarda ise tapu siciline tescil zorunluluğu nedeniyle daha farklı bir hukuki çerçevede incelenir.

Mülkiyet Hakkının Kazanılmasında Devren Kazanma Yolları​

Devren kazanma, mevcut bir mülkiyet hakkının sahibinden başka bir kimseye hukuki bir işlem veya durum sonucunda geçmesini ifade eder. Burada en belirgin araç, satış, bağış veya başkaca bir hukuki işlem şeklinde kurulmuş sözleşmelerdir. Bunun yanı sıra miras, cebrî icra veya mahkeme kararıyla da mülkiyet hakkı devralınabilir. Devren kazanma, genellikle taraflar arasındaki bir ivazlı veya ivazsız işlemle ilişkilendirilir ve hukuki güvenliğin sağlanması bakımından çeşitli şekil ve tescil şartlarına tabi olabilir.

Sözleşmeyle Kazanma​

Bir sözleşme yapılarak eşya mülkiyetinin devri, özel hukukun en yaygın mülkiyet kazanma yöntemidir. Satış, trampa, bağışlama gibi sözleşmeler, mülkiyetin hukuki temelini oluşturur. Bu tür sözleşmelerde, tarafların karşılıklı iradeleri, sözleşmenin konusunu oluşturan eşyanın mülkiyetinin kimden kime ve hangi koşullarla geçeceğini belirler. Taşınır ve taşınmaz eşya arasında farklı usuller uygulansa da, genel kural olarak sözleşmeyle birlikte tarafların mülkiyeti devretme ve mülkiyeti üzerine alma iradeleri buluşur.

Taşınırlarda zilyetliğin devri, mülkiyetin intikali için çoğunlukla yeterli görülür. Taşınmazlarda ise tapu sicilindeki tescil işlemi hukuken zorunlu hale gelmiştir. Kural olarak, satış sözleşmesi tek başına mülkiyeti devretmez. Sözleşmenin yanı sıra tapu sicilinde alıcı adına tescil yapılması gerekir. Tescil, ayni etki yaratan bir prosedürdür ve taşınmaz üzerindeki mülkiyetin el değiştirmesinde en kritik adımdır.

Miras Yoluyla Kazanma​

Bir kimsenin ölümü halinde onun malvarlığı, yasal veya atanmış mirasçılara intikal eder. Miras yoluyla kazanma, bir tür devren kazanmadır çünkü mülkiyet hakkı, miras bırakanın ölümünün gerçekleşmesiyle birlikte doğrudan mirasçıya veya mirasçılara geçer. Taşınmazların intikali için de mirasçının tapu siciline tescil yaptırması gerekir. Ancak tescil, miras hakkını kurucu değil açıklayıcı niteliktedir. Ölüm anında mirasçı, doğrudan hukuken malik sıfatını alır.

Miras sözleşmeleri veya vasiyetname gibi ölüme bağlı tasarruflar, devren kazanmanın özel bir şekli olarak değerlendirilir. Burada da geçerli bir hukuki temelin varlığı şarttır. Miras yolu ile kazanılan mülkiyetin konusu her zaman taşınmaz olmayabilir. Banka hesapları, değerli eşyalar veya taşınır mallar da miras kapsamında geçebilir. Bu tür kazanımlarda yine zilyetliğin ele geçirilmesi söz konusu olsa da, muris ile mirasçının irade ilişkisi, ölüme bağlı tasarruf belgeleriyle önceden kurulmuş olur.

Tapu Sicilinin Rolü​

Taşınmaz mülkiyetinin güvenliği ve kamuya açıklanması, tapu sicili ile sağlanır. Tapu sicili, devlet güvencesi altında tutulan ve herkesin inceleyebileceği resmî bir kayıt sistemidir. Bu sicilde taşınmazın yüzölçümü, konumu, malik bilgileri ve varsa takyidatlar bulunur. Bu şeffaflık, özellikle gayrimenkul piyasasının sağlıklı işlemesi için kritik önem taşır.

Tapu siciline yapılan tescil, kanun koyucunun öngördüğü şartların yerine getirilmesiyle gerçekleşir. Devren kazanma halinde, satış sözleşmesi veya bağışlama gibi işlemlere dayanılarak tapu memurunun huzurunda ilgili yasal prosedürler yerine getirilir. Mülkiyeti kazanan kişi, tapu kütüğüne malik sıfatıyla kaydedilir ve bu kayıt, kamuya açık bir bilgi olması sayesinde üçüncü kişiler açısından da hukuki güvence sağlar. Üçüncü kişiler, tescil edilmiş mülkiyeti tanımak zorundadır. Tescilin hatalı veya hileli yapılmış olması durumunda, devletin tapu siciline ilişkin sorumluluk mekanizması devreye girebilir.

Hukuk düzeni, tapu sicilinin doğruluğuna inanan ve buna güvenerek işlem yapan üçüncü kişilerin menfaatini korumayı amaçlar. Bu amaç, tapu siciline güven ilkesi olarak özetlenebilir. Yanlış veya eksik kayıtlar sebebiyle zarara uğrayanlar, belirli şartlar altında tazminat talep edebilir. Tapu sicilinin hatalı tutulması veya yolsuz tescil bulunması, mülkiyetin kazanılmasını da tartışmaya açabilir. Fakat iyi niyetli üçüncü kişiler açısından, yolsuz tescilin yapılmış olduğunun tespiti her zaman mülkiyetin iptali sonucunu doğurmaz. Hukuk düzenleri, iyi niyet kurumunu oldukça kapsamlı şekilde korur.

Mülkiyet Hakkının Kaybedilmesi​

Mülkiyet hakkının kaybedilmesi, bazen iradeye bağlı bir durum, bazen de irade dışı bir gelişmenin sonucu olabilir. İradi kaybetme halinde, malik kendi özgür iradesiyle mülkiyet hakkını devreder veya bu haktan vazgeçer. İrade dışı kaybedilme ise kamulaştırma, miras hukuku kapsamındaki düzenlemeler veya zamanaşımı gibi yollarla ortaya çıkabilir. Eşya hukukunun temel ilkelerine bakıldığında, kaybedilen mülkiyet hakkının tekrar kazanılması veya bu hakka ilişkin itirazlar, genellikle tapu siciline yapılan kayıtlar ve yargı kararları çerçevesinde değerlendirilir.

Devren Kaybedilme​

Mülkiyet hakkının devren kaybedilmesi, bir sözleşme veya hukuki işlemle hakkın karşı tarafa geçmesi demektir. Malikin mülkiyeti devretme iradesiyle birleşen sözleşme, bu hakkın bir başkasına geçmesine yol açar. Taşınırlarda zilyetliğin devriyle, taşınmazlarda ise tapudaki tescille mülkiyetin devredilmesi söz konusu olur. Sözleşme satış, bağışlama, trampa gibi bir işlem olabilir ve genellikle taraflar arasındaki ivazlı veya ivazsız anlaşmayla birlikte gerçekleşir.

Bu kayıp, malikin serbest iradesine dayanır. Malikin satışı gerçekleştirmesi, karşılığında bir bedel veya başka bir mal alması, bağışlamada olduğu gibi hiçbir karşılık almadan mülkiyeti geçirmesi, tipik devren kaybetme örnekleridir. Sözleşmenin geçerliliği, resmi şekil şartları ve tapu siciline tescil gibi prosedürlerin düzgün uygulanmasıyla sağlanır.

Zamanaşımı ve Terkin​

Zamanaşımı, çoğunlukla alacak hakları ve borç ilişkilerinde duyulan bir kavram olsa da, mülkiyet hakkının kaybedilmesi noktasında da önemlidir. Eşya hukukunda, taşınmazlar bakımından zilyetlikle kazanma veya tescilsiz iktisap, hukuken düzenlenmiş olabilir. Bir kimse uzun süre, malik sıfatıyla ve iyi niyetli olarak bir taşınmaza zilyetlik ederse ve tapuda adına tescil yapılmasa da kanunun öngördüğü zamanın geçmesiyle mülkiyet hakkını kazanabilir. Bu durum, önceki malikin mülkiyet hakkının fiilen sona ermesi anlamına gelir.

Bu tür kazanma, tescil davası yoluyla resmileştirilebilir. Zamanaşımı süresi ve diğer şartlar yerine geldiğinde, önceki malik itiraz etmediği veya itirazı haksız bulunduğu takdirde, malikin sicildeki kaydı terkin edilir ve yeni malik adına kayıt oluşturulur. Böylece önceki mülkiyet hakkı, zamanaşımı sonucu kaybedilmiş olur.

Terkin işlemi, mülkiyeti sona erdiren teknik bir prosedürdür. Tapuda kayıtlı bir hakkın silinmesi, bu hakkın artık hukuken var olmadığını gösterir. Malik, tescil için gerekli beyanı vererek veya mahkeme kararı neticesinde sicildeki kaydın iptalini sağlayabilir. Terkin, mülkiyet hakkını sona erdiren kesin sonuç doğurur ve bu sicil kayıtları kamuya açık olduğu için, herkesin bu sonucu görebilmesi sağlanır.

Kamulaştırma ve Kamu Hukuku Müdahaleleri​

Kamu yararı gerekçesiyle bireyin mülkiyetine son verilmesi, kamulaştırma veya istimlak olarak adlandırılır. Bu durumda, devlet veya yetkilendirilmiş kamu tüzel kişileri, kamu hizmeti veya kamu yararı gözeten projelerin gerçekleştirilmesi amacıyla özel mülkiyete konu taşınmazı bedeli karşılığında malikin elinden alabilir. Kamulaştırma, yetkili idarenin işlemiyle başlar ve malik ile kamu idaresi arasında bedel konusunda anlaşma sağlanamadığında, yargı süreci devreye girer.

Kamulaştırma kararının hukuka uygun olması için, kamu yararı ilkesinin somut bir gerekçeyle desteklenmesi gerekir. İmar planları, altyapı projeleri, sağlık, eğitim, güvenlik gibi kamusal hizmet alanlarında gereklilik varsa, kamulaştırma yetkisi kullanılabilir. Malik, kendisine ödenecek bedelin taşınmazın gerçek piyasa değerini yansıtmadığını düşünüyorsa yargı yoluna başvurabilir. Yargı süreci sonucunda, bilirkişi raporları ve diğer deliller ışığında kamulaştırma bedeline karar verilir.

Bu süreç, mülkiyet hakkının irade dışı kaybedilmesinin tipik bir örneğidir. Bir başka kamu hukuku müdahalesi olan acele kamulaştırma da ani gelişen ve acil toplumsal ihtiyaçlar karşısında uygulanan bir yöntemdir. Burada, devlet öncelikle taşınmaza el koyar, değerin tespitini sonra yapar. Bu tür uygulamalar, mülkiyet hakkının kamu yararı karşısında nasıl sınırlandırılabileceğine dair çarpıcı bir örnek oluşturur.

Rızaya Dayalı Terketme​

Mülkiyet hakkı, hak sahibinin onu kullanmaya zorlanamadığı bir haktır. Bir kimse, kendi mülkiyetindeki bir eşyadan vazgeçmek istediğinde, bu hakkını terk etme yönünde irade açıklayabilir. Terk edilen eşya, hukuksal olarak sahipsiz hale gelir ve işgal edilebilecek duruma gelir. Taşınmazlar bakımından da malik, tapudaki kaydın terkinini talep ederek mülkiyetten çıkabilir.

Burada dikkat edilmesi gereken, terkin talebinin idare veya tapu müdürlüğü tarafından kabul edilip sicile işlenmesidir. Malik, eşya üzerindeki tüm haklarından açıkça feragat ettiğinde, artık o eşya sahibini yitirmiş olur. Bu durum, taşınırlarda fiilî bırakma ve irade beyanı ile kendini gösterirken, taşınmazlarda sicil kaydının silinmesiyle belirginleşir. Kamu malları niteliğindeki alanlarda veya özel mevzuatla korunan bölgelerde ise terk işlemi, çeşitli kısıtlamalara tabi olabilir.

Rızaya dayalı terketme işlemlerinin hukuki sonuçları, özellikle terk edilen taşınmaz üzerinde sonraki aşamalarda doğabilecek hak talepleri açısından önem taşır. Bu eylem bilinçli yapılmadıysa veya bir yanılma, tehdit, irade sakatlığı söz konusuysa, sonradan iptal davaları açılabilir. İspat külfeti genellikle iddia edene düşer ve mahkeme, işlemin hukuka uygun olarak gerçekleşip gerçekleşmediğini inceler.

Mülkiyet hakkının kazanılması ve kaybedilmesi, hukukun temel alanlarından birini oluşturur. Toplum düzeninin sağlanabilmesi için, hangi eşyaların kime ait olduğunun ve bunun nasıl el değiştireceğinin hukukî prensiplerle açıklanması gerekir. Bu amaçla, aslen ve devren kazanma yolları detaylı şekilde düzenlenir. Kamu yararı, iyiniyet, zilyetlik, tescil, bedel ödenmesi, yargısal koruma gibi kavramlar, bu süreçlerin belirli bir meşruiyet ve tutarlılık içinde işlemesini sağlar. Özellikle taşınmaz mülkiyetinde tapu sicili, hukuki güvenliği sağlamak bakımından kilit roldedir. Mülkiyetin kaybedilmesi ise iradi veya irade dışı sebeplerle gerçekleşir ve çoğu zaman kamu gücünün sınırlamaları veya uzun süredir kullanılmayan mülkiyetin zamanaşımına uğraması gibi hukuki müesseseler aracılığıyla hayata geçirilir. Bu dinamik yapı, mülkiyet hakkının korunması ile toplumsal ihtiyaçların dengelenmesi noktasında merkezi önemdedir.

Mülkiyet hakkına dair tüm bu süreçler, bireylerin ekonomik özgürlüklerini ve toplumsal düzeni etkileyen kapsamlı bir etkileşim alanı yaratır. Hukuk, bu etkileşimi düzenlerken hem mülkiyet hakkının kutsallığına yakın duran geleneksel yaklaşımlara hem de sosyal devlet anlayışının getirdiği hak ve sorumluluk dengesine eş zamanlı olarak alan açar. Özellikle modern toplumlarda, kentsel dönüşüm uygulamaları, çevre koruma projeleri, tarım arazilerinin muhafazası gibi politikalar, mülkiyet hakkının yalnızca bireysel değil, aynı zamanda kamusal yönünü de göz önünde bulundurur.

Mülkiyet hukukunun ilerleyen aşamalarında, paylı mülkiyet, elbirliği mülkiyeti gibi çoklu malik sistemleri ile kat mülkiyeti ve irtifak hakları gibi ayrık düzenlemelerin de büyük rol oynadığı görülür. Her düzenleme, mülkiyetin kazanılması ve kaybedilmesi konusundaki temel ilkelere atıf yapar ve bütüncül bir sistemin parçası olarak şekillenir. Hukuk, teknolojik ve sosyal değişimlere uyum sağlamak durumunda kaldıkça, mülkiyet kavramı da yeni tartışma alanlarına taşınabilir. Dijital varlıklar, fikrî mülkiyet hakları, uzay madenciliği gibi güncel konular, mülkiyet hukukunun tarihsel çekirdeğine yeni katmanlar eklemeye adaydır.

Ancak hangi alana doğru genişlerse genişlesin, mülkiyet hukuku her zaman somut eşyayla kurulan hukuki bağın düzenlenmesi ve bu bağın toplumsal bütünlük içerisinde sürdürülebilmesi amacını korur. Bireylerin emek ve sermaye yoluyla edindikleri varlıkları güvencede tutma ihtiyacı, hukuk düzeninde ağır basan bir temeldir. Sosyal adalet ve toplumsal refah ilkeleri de bu temeli tamamlar ve mülkiyet hakkının kullanımına sınırlamalar getirebilir. Sonuçta, mülkiyet hakkının kazanılması ve kaybedilmesi, karmaşık ve çok boyutlu bir süreç olarak hukuk düzeni içinde daima güncelliğini korur.

Her somut olayda, mülkiyet hakkının nasıl kazanıldığı veya kaybedildiği, farklı normatif düzenlemelerin, mahkeme kararlarının ve doktrinsel yorumların birleşimiyle belirlenir. Kimi zaman bir sözleşmenin geçersizliği, kimi zaman zamanaşımı, kimi zaman da kamu yararına dayalı bir el atma süreci devreye girer. Tüm bu hallerin ortak paydası, mülkiyet hakkının bir yandan bireysel özgürlükleri koruyan diğer yandan da kamusal ve toplumsal ihtiyaçları gözeten bir kurum olduğunun kabul edilmesidir.

Mülkiyet hakkının tarihi gelişimi, bu hakka atfedilen değerin ve aynı zamanda karşılaşılan sınırlamaların, toplumsal ve ekonomik koşullara göre değişebildiğini göstermiştir. Romanın dominum anlayışından bugünün karmaşık düzenine dek, mülkiyet hukukunun akışında kimi zaman bireysel özgürlükler, kimi zaman toplumsal çıkarlar ön plana çıkmıştır. Modern devletlerde anayasal güvenceler, mülkiyet hakkını dış müdahalelere karşı korur fakat aynı zamanda kamu yararının gerekli kıldığı durumlarda sınırlamaya da izin verir.

Devren ve aslen kazanma yolları, bu hakkın bireyler arasında nasıl el değiştirdiğini, hangi koşullarda yeni bir mülkiyet ilişkisinin doğduğunu anlatır. Tapu sicilinin işlevi, taşınmaz mülkiyetinde aleniyet ve güven ilkelerini somutlaştırır. Buna karşılık, mülkiyetin kaybedilmesi, iradeye dayalı veya irade dışında gerçekleşebilir. Devren kaybedilmede mülkiyet hakkı, karşılıklı irade uyumu veya miras gibi mekanizmalarla bir başkasına aktarılırken, kamulaştırma veya zamanaşımı gibi durumlarda malik bu hakkı zorunlu ya da fiilî nedenlerle yitirir. Tüm bu süreçler incelendiğinde, mülkiyet hakkının sadece bireysel bir tasarruf aracı olmadığını, aynı zamanda toplumsal düzenin inşasında ve devamında kritik bir yere sahip olduğunu görmek mümkündür.

Günümüzde dijital teknolojilerin gelişimiyle birlikte, klasik mülkiyet kavramı da yeni tartışma konuları yaratmaya başlamıştır. Kripto varlıklar, sanal mülkler, blok zinciri tabanlı sertifikalar ve akıllı sözleşmeler, fiziki eşya mülkiyetinden farklı olarak soyut ve sanal düzlemde faaliyet gösteren değerlerin sahipliğini gündeme getirmektedir. Hukuk sistemleri, bu yeni varlık kategorilerine nasıl yaklaşılacağına ilişkin düzenlemeler geliştirme aşamasındadır. Mülkiyetin kazanılması ve kaybedilmesi, gelecekte belki de çok daha karmaşık ve teknolojik araçlarla şekillenecek, ancak temelde aynı ilkelere dayanacaktır.

Bugün bilinen ve uygulanan kurallar çerçevesinde, mülkiyet hakkının kazanılması ve kaybedilmesi, hukuk sisteminin süreklilik ve güvenlik ihtiyacını karşılar. Ekonomik ilişkilerin ve bireyler arası sosyal bağların istikrarlı biçimde yürümesi, mülkiyetin sağlam bir hukuki zemin üzerinde yükselmesine bağlıdır. Tescil, zilyetlik, iyi niyet, ivazlı veya ivazsız devir, miras, kamulaştırma ve terk gibi kurumlar, bu istikrarı tesis etmeye yönelik araçlardır.

Bu araçların nasıl uygulanacağı, yasaların yanı sıra yargı içtihatları ve doktrin tarafından da şekillendirilir. Özellikle karmaşık veya uyuşmazlık doğuran vakalarda, mahkeme kararlarının yol göstericiliği büyük önem taşır. Her ülkenin kendine özgü hukuki gelenekleri ve toplumsal ihtiyaçları, mülkiyet hakkının somut uygulamasında farklı sonuçlara yol açabilir. Fakat mülkiyet hakkının özünde, bireyin sahip olduğu değeri hukuki çerçevede koruma ve ondan yararlanma iradesi vardır. Bu irade, toplumsal düzenin sürdürülebilirliği ile dengelendiğinde, mülkiyet kurumu hem bireysel hem de kamu yararını gözeten bir çatı işlevi görür.

Eşya Hukukunun ana omurgasını oluşturan mülkiyet hakkı, çok boyutlu ve güncel bir konu olarak varlığını sürdürmektedir. Yazılı kanunlar, yargısal kararlar ve hukuki öğreti, mülkiyeti her geçen gün yeniden tanımlamakta ve geliştirmektedir. Hukukun temelinde, adaleti ve hakkaniyeti sağlama amacı yatmaktadır. Mülkiyet hakkının kazanılması ve kaybedilmesi süreçleri de bu amaca hizmet edecek şekilde düzenlenir. Böylece, bir yandan bireylerin emeklerinin ve yatırımlarının karşılığı korunurken, diğer yandan toplumsal bütünlük ve sürdürülebilir kalkınma için gerekli mekanizmalar işletilir.

Hukukun gelişimine paralel olarak, mülkiyet hakkını düzenleyen kuralların da çeşitlendiğini ve karmaşıklaştığını belirtmek gerekir. Farklı hukuk dalları, mülkiyet hakkının sınırlarını etkileyecek düzenlemeler getirebilir. Çevre hukuku, imar hukuku, aile hukuku, miras hukuku, vergi hukuku ve ticaret hukuku, mülkiyetin kazanılmasına ve kaybedilmesine dair pek çok hüküm içerir. Bu nedenle, mülkiyet hakkına dair bir durum incelenirken, sadece Medenî Kanun veya Eşya Hukuku temel ilkeleriyle sınırlı kalmamak gerekir. Uygulamaya etki eden çok sayıda alt düzenleme ve yargısal içtihat vardır.

Mülkiyet hakkının kazanılması ve kaybedilmesi, hak sahibinin bireysel iradesi kadar toplumsal ve kamusal ihtiyaçlarla da yakından ilişkilidir. Roma Hukukundan günümüze kadar gelen tarihsel miras, mülkiyet hakkının hem bireysel özgürlüklerin hem de sosyal düzenin odağında yer aldığını göstermektedir. Aslen ve devren kazanma, tapu sicilinin güvence mekanizması, iyi niyetin korunması ve kamu yararına dayalı müdahaleler, bu hakkın temel yapı taşlarını oluşturur. Gelişen toplumsal şartlar ve teknolojik yenilikler, mülkiyet kavramının sınırlarını genişletmekte, fakat hukukun değişmeyen ilkeleri çerçevesinde şekillenen bu hak, her dönemde güvenlik, istikrar ve hakça denge arayışının merkezi konumunda yer almaya devam etmektedir.
 
Geri
Tepe