Mültecilerin Hak ve Yükümlülükleri
Mülteci Kavramının Hukuki Tanımı ve Kapsamı
Mülteci teriminin günlük dilde kullanımıyla uluslararası hukukta taşıdığı anlam arasında önemli farklar vardır. Genel kullanımda yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalan herkes “mülteci” olarak adlandırılabilse de, uluslararası hukukta mülteci kavramı belirli koşulları karşılayan ve bu sayede özel bir hukuki statüye sahip kişileri tanımlar. Bu hukuki tanım ilk kez Birleşmiş Milletler Mültecilerin Statüsüne İlişkin Sözleşme (1951) ile yapılmıştır. 1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi’nin 1. Maddesi A fıkrası uyarınca, mülteci, “ırkı, dini, milliyeti (tabiiyeti), belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi fikirleri nedeniyle zulme uğrayacağından haklı bir şekilde korktuğu için ülkesinin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan ya da korku nedeniyle yararlanmak istemeyen kişi” olarak tanımlanmaktadır [1]. Bu tanımdaki unsurlar, bir kişinin mülteci sayılabilmesi için zulüm korkusunun varlığını, bu korkunun belirli sebeplere dayanmasını (ör. etnik köken, din, uyrukluk, belirli bir sosyal grup veya siyasi düşünce) ve kişinin ülkesini terk etmiş olmasını gerektirmektedir.Başlangıçta 1951 Sözleşmesi, coğrafi ve zamansal kısıtlamalar içeriyordu: yalnızca Avrupa’da meydana gelen 1 Ocak 1951 öncesi olaylar nedeniyle oluşan mülteci durumlarına uygulanacaktı. Ancak daha sonra imzalanan 1967 Protokolü ile bu kısıtlamalar kaldırılmış ve mülteci tanımı evrensel hale gelmiştir [2]. Böylece günümüzde 1951 Sözleşmesi ve 1967 Protokolü’ne taraf olan devletler (halen 140’ı aşkın ülke) herhangi bir coğrafi veya tarih sınırlaması olmaksızın bu tanımı uygulamaktadır.
Mülteci kavramının kapsamı, zaman içinde bölgesel düzenlemelerle de genişletilmiştir. Örneğin, Afrika Birliği Örgütü’nün 1969 tarihli Mülteci Sözleşmesi (OAU Convention) mülteci tanımına, “dış saldırı, işgal, yabancı egemenliği veya kamu düzenini ciddi şekilde bozan olaylar nedeniyle ülkesini terk eden” kişileri de dahil etmiştir. Benzer şekilde, Latin Amerika ülkeleri 1984 tarihli Cartagena Bildirgesi’nde mülteci kavramını, “genel şiddet, dış saldırı, iç çatışmalar, kitlesel insan hakları ihlalleri” gibi sebeplerle ülkelerini terk edenleri kapsayacak şekilde yorumlamışlardır. Bu genişletilmiş tanımlar, 1951 Sözleşmesi’nde aranan bireysel zulüm korkusu şartının ötesine geçerek daha genel çatışma ve şiddet ortamından kaçanlara da koruma sağlamaya yöneliktir.
Uluslararası hukukta mülteci statüsü, bir kişiye belirli haklar tanırken devletlere de bazı yükümlülükler getirir. Mülteci statüsü, sığınma talep eden kişinin durumunun, yetkili makamlar tarafından yapılan değerlendirme sonucunda hukuken tanınmasıyla kazanılır. Henüz başvuru sürecinde olan ve statüsü belirlenmemiş kişilere genellikle “sığınmacı” (asylum seeker) denir. Sığınmacılar, başvuru sonucunda tanınmaları halinde mülteci statüsüne kavuşurlar. Mülteci statüsü uluslararası koruma sağlar ve bu statüye sahip kişiler, ilgili sözleşmelerle güvence altına alınmış haklardan yararlanma imkanına kavuşur. Ancak mültecilerin kapsamı, her ülkenin iç hukukunda farklı şekilde düzenlenebilmektedir. Örneğin, Türkiye 1951 Sözleşmesi’ne koyduğu coğrafi kısıtlama nedeniyle, Avrupa dışından gelen sığınmacılara doğrudan “mülteci” statüsü vermemekte; bunun yerine şartlı mülteci veya geçici koruma gibi statüler tanımlamaktadır. Bu durum, uluslararası mülteci hukukunun evrensel ilkelerinin ulusal düzeyde uygulamasında farklılıklar yaratmaktadır.
Mülteci kavramının hukuki tanımı, insan hakları hukukuyla da bağlantılıdır. Nitekim İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 14. maddesi, herkesin zulüm karşısında başka ülkelere sığınma arama ve sığınma hakkından yararlanma hakkı olduğunu ilan etmektedir [3]. Bu ilke bağlayıcı bir yükümlülük getirmese de, 1951 Sözleşmesi’nin temelini oluşturmuştur [1]. Sonuç olarak, mülteci kavramının kapsamı uluslararası belgelerle çizilmiş ve bu kavram etrafında gelişen hukuk dalı, kimlerin uluslararası korumadan yararlanabileceğini ortaya koymuştur.
Uluslararası Mülteci Hukuku Çerçevesinde Mültecilerin Temel Hakları
Mültecilerin uluslararası hukuk kapsamında sahip olduğu haklar, büyük ölçüde 1951 Mülteci Sözleşmesi ve diğer insan hakları sözleşmeleriyle güvence altına alınmıştır. Mülteciler, en başta, insan onuruna yakışır bir yaşam sürdürme ve temel insan haklarından yararlanma hakkına sahiptir. Mültecilerin hakları genellikle bulundukları ülkedeki yabancılara tanınan haklar düzeyinde, hatta bazı konularda o ülkenin vatandaşlarıyla eşit düzeyde belirlenmiştir [4]. 1951 Sözleşmesi mültecilerin legal statüsüne ilişkin asgari standartları belirlerken birçok hakkı ayrıntılı şekilde düzenler:Geri göndermeme (non-refoulement) ilkesi: Mültecilerin en temel hakkı, zulüm tehlikesi bulunan ülkelere zorla geri gönderilmemeleridir. Bu ilke, 1951 Sözleşmesi’nin 33. maddesinde açıkça düzenlenmiştir. Buna göre hiçbir Taraf Devlet, bir mülteciyi yaşamı veya özgürlüğü tehdit altında olacak bir ülkeye sınır dışı edemez. Geri göndermeme ilkesi günümüzde uluslararası örf ve âdet hukuku kuralı haline gelmiş olup, Sözleşmeye taraf olsun olmasın tüm devletler açısından bağlayıcıdır [8]. Bu sayede mülteciler, geldikleri ülkede yeniden zulme maruz kalma riskine karşı korunurlar.
Ayrımcılık yasağı: 1951 Sözleşmesi’nin 3. maddesi uyarınca, Sözleşme hükümleri mültecilere ırk, din, menşe ülke gibi ölçütlere dayalı ayrım gözetilmeksizin uygulanmalıdır. Mülteciler, temel hak ve özgürlüklerinden yararlanırken herhangi bir şekilde ayrımcılığa maruz bırakılmama hakkına sahiptir.
Din ve düşünce özgürlüğü: Sözleşme’nin 4. maddesi, mültecilere din özgürlüğü tanınmasını ve çocuklarının dini eğitim alabilmesini güvence altına alır. Mülteciler, inançlarını özgürce yaşayabilir ve ibadet edebilirler.
Kişisel statü ve aile birliği: Mültecilerin kişisel statülerine ilişkin hakları (evlenme, boşanma vb.) ikamet ettikleri ülkenin hukukuna tabidir (Madde 12). Ayrıca, uluslararası mülteci hukukunda aile birliğinin korunması ilkesi de gözetilir; mültecilerin eş ve çocuklarının mümkün olduğunca bir arada tutulması ve aile birleşimi taleplerinin kolaylaştırılması, uygulamada önemli bir hak olarak kabul edilir. 1951 Sözleşmesi doğrudan aile birleşimini düzenlemese de, birçok devlet bu ilkeyi uygulamaktadır.
Mülkiyet ve miras hakları: Mülteciler bulundukları ülkede taşınır ve taşınmaz mal edinme, mülkiyetini sürdürme ve miras bırakma haklarına sahiptir (Madde 13 ve 14). Bu haklar, en az o ülkedeki diğer yabancılar kadar güvence altındadır.
Adil yargılanma ve mahkemelere erişim hakkı: 16. madde, mültecilere bulundukları ülkenin yargı organlarına serbestçe başvurma hakkı tanır. Mülteciler, hak arama ve adli mercilere erişim konusunda o ülke vatandaşlarına tanınan muamelenin aynısını veya yabancıların sahip olduğu en elverişli muameleyi görmelidir.
Çalışma hakkı: Mültecilerin ekonomik hayata katılabilmeleri için çalışma hakkı kritik önemdedir. 1951 Sözleşmesi’nde mültecilerin ücretli işlerde çalışma (Madde 17), kendi işini kurma (Madde 18) ve mesleklerini icra etme (Madde 19) hakları, bulundukları ülkedeki yabancılara uygulanan muameleye göre en elverişli şartlarda tanınmıştır. Bu, mültecilerin geçimlerini sağlayabilmeleri ve onurlu bir yaşam sürebilmeleri için devletlerin izin, lisans vb. konularda kolaylık sağlaması gerektiği anlamına gelir.
Eğitim hakkı: 22. madde uyarınca, ilköğretim mülteciler için ev sahibi ülkenin vatandaşlarıyla eşit biçimde sağlanmalıdır. Orta ve yüksek eğitimde ise mültecilere diğer yabancılarınkiyle aynı muamele yapılır. Birçok ülke mülteci çocukların temel eğitime erişimini ücretsiz ve zorunlu eğitim çerçevesinde güvence altına almaktadır. Eğitime erişim, mültecilerin geleceği ve uyumu açısından hayati bir haktır.
Sosyal yardım ve hizmetlere erişim: Mülteciler, kamu yardımları ve sosyal güvenlik bakımından da haklara sahiptir (Madde 23 ve 24). Özellikle temel gıda, barınma, sağlık hizmetleri gibi insani ihtiyaçlar konusunda, mülteciler en az diğer yabancılar kadar yardım alma hakkına sahip olmalıdır. Birçok ülkede mülteci toplumuna sağlık hizmetlerine erişim ve asgari geçim desteği sağlanması yönünde düzenlemeler bulunmaktadır.
Seyahat belgeleri ve serbest dolaşım: 1951 Sözleşmesi’nin 28. maddesi, mültecilere uluslararası seyahat imkânını kolaylaştırır. Taraf devletler, mültecilere kendi topraklarında geçerli olacak bir Mülteci Seyahat Belgesi düzenlemekle yükümlüdür. Bu sayede mülteciler, başka ülkelere seyahat etme ve sığınma imkânlarını artıran bir belgeye sahip olur. Ayrıca 26. madde, mültecilere ev sahibi ülke içinde serbest dolaşım hakkı tanınmasını, ikamet yerinin idarece belirlenmesi gibi kısıtlamaların ancak zorunlu hallerde uygulanmasını öngörür.
Vatandaşlık kazanma ve entegrasyon kolaylıkları: Mülteciler kalıcı çözüm olarak vatandaşlığa geçmek istediklerinde, ev sahibi devletlerin kolaylık göstermesi teşvik edilir (Madde 34). Uzun süre bir ülkede yaşayan ve oraya entegre olan mültecilerin vatandaşlığa kabulü, hem mülteci hem devlet açısından kalıcı bir çözüm oluşturur.
Yukarıda sayılanlar, mültecilerin temel haklarının bir özetidir. Bunların yanı sıra, mülteciler bulundukları toplumda insan onuruna saygılı bir yaşam sürdürebilmek için barınma, gıda, giyim, sağlık gibi insani ihtiyaçlarının karşılanması hakkına da sahiptir. Uluslararası mülteci hukuku, mültecilerin haklarının asgari standartlarını belirlemiş olmakla birlikte, devletler dilerse mültecilere daha geniş haklar da tanıyabilir (1951 Sözleşmesi md. 5). Örneğin bazı ülkeler mültecilere vatandaşlarla eşit sosyal haklar verebilmekte veya çalışma izni prosedürlerini kolaylaştırabilmektedir.
Mültecilerin hakları, aynı zamanda genel insan hakları hukukuyla da desteklenir. Mülteciler, bulundukları ülkede sadece mülteci statüsünden doğan haklardan değil, insan olmaları nedeniyle evrensel insan haklarından da yararlanırlar. Bu kapsamda, yaşam hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi temel haklar, herhangi bir ayrım gözetilmeksizin mülteciler için de geçerlidir. Bir mülteci, mülteci olmaktan ötürü bu haklardan mahrum bırakılamaz. Dolayısıyla uluslararası insan hakları sözleşmeleri (örneğin Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi) mültecilerin haklarının korunmasında tamamlayıcı bir rol oynar.
Devletlerin ve Uluslararası Kuruluşların Mültecilere Sağladığı Hukuki Koruma
Mültecilerin korunması öncelikle devletlerin sorumluluğundadır. Devletler, egemenlik hakları çerçevesinde sınırlarına gelen kişilere sığınma hakkı tanıma veya tanımama konusunda takdir yetkisine sahip olmakla birlikte, geri göndermeme ilkesi gibi uluslararası yükümlülükler nedeniyle, zulüm riski altındaki kişileri korumak durumundadır. 1951 Mülteci Sözleşmesi’ne taraf olan devletler, mülteci statüsünün tanınması ve mültecilere tanınacak haklar konusunda Sözleşme hükümlerine uymakla yükümlüdür. Bu, bir devletin mülteci kabul ettiğinde onlara en az Sözleşme’de öngörülen hakları sağlaması gerektiği anlamına gelir. Ayrıca Sözleşme’nin 35. maddesi, devletlerin Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) ile işbirliği yapmasını öngörür; devletler, mültecilerin durumuna dair bilgi paylaşımı ve Sözleşme hükümlerinin uygulanmasının denetlenmesi konularında UNHCR ile ortak çalışmalıdır.Devletlerin mültecilere yönelik koruma sağlaması, hem yasal hem de fiili adımlar atmasını gerektirir. Yasal olarak, bir ülke sığınma başvurusu prosedürlerini adil ve etkin bir biçimde işletmeli, mülteci statüsü belirleme süreçlerini uluslararası standartlara uygun şekilde yürütmelidir. Ayrıca mültecilere verilen belge ve izinlerin (kimlik belgesi, çalışma izni, ikamet izni gibi) düzenli olarak sağlanması, onları belgesizlik nedeniyle hukuki belirsizlikte bırakmamak da devletin sorumluluğundadır. Fiili olarak ise devletler, mültecilerin temel ihtiyaçlarını karşılamada gerekli imkânları sunmalı veya uluslararası destek mekanizmalarını devreye sokmalıdır.
Uluslararası toplum, büyük mülteci akınları karşısında sorumluluk paylaşımı (burden-sharing) ilkesini hayata geçirmeye çalışır. Zira kitlesel nüfus hareketleri, tek bir devletin imkânlarını aşabilir ve bölgesel veya uluslararası istikrara etki edebilir. Bu durumda diğer devletler, finansal yardım, teknik destek veya yeniden yerleştirme (resettlement) programlarıyla ön saf ülkelerine yardımcı olurlar. Özellikle geniş mülteci kitlelerine ev sahipliği yapan gelişmekte olan ülkelere, gelişmiş ülkelerin ve uluslararası kuruluşların destek vermesi beklenir. 2018 yılında kabul edilen Küresel Mülteci Mutabakatı (Global Compact on Refugees), bu dayanışma ve yük paylaşımı anlayışını güçlendirmeyi amaçlamış, uluslararası işbirliğinin çerçevesini çizen bir yol haritası sunmuştur [9]. Her ne kadar hukuken bağlayıcı olmasa da, bu Mutabakat devletlerin mülteci krizlerine ortak çözüm bulma iradesini yansıtan önemli bir gelişmedir.
Mültecilerin korunmasında Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) merkezi bir rol oynar. 1950 yılında kurulan UNHCR, mülteciler için uluslararası koruma sağlar ve mülteci sorunlarına kalıcı çözümler bulmak için hükümetlerle birlikte çalışır. UNHCR, devletlerin kendi vatandaşlarını koruma yükümlülüklerini yerine getiremediği durumlarda devreye girer; savaş veya zulümden kaçan insanların güvenliğe ulaşmalarına, tehlikeli bölgelere geri gönderilmemelerine ve temel insan haklarından yararlanabilmelerine çalışır [6]. Uluslararası koruma geçicidir. Çözüm, ulusal korumanın yeniden sağlanması veya sunulmasıdır. Bunun için üç olasılık mevcuttur: menşe ülkeye gönüllü geri dönmek, iltica edilen ülkede kalıcı olarak yerleşmek veya üçüncü bir ülkeye yerleştirilmek (yeniden yerleştirme). UNHCR, mülteciler için bu kalıcı çözümleri teşvik ederken, acil durumlarda geçici koruma tedbirlerinin uygulanmasında da devletlere destek verir.
Devletler de kendi iç hukuklarında mültecilerin haklarını güvence altına alan düzenlemeler yapmak durumundadır. Birçok ülke, ulusal göç ve iltica mevzuatını 1951 Sözleşmesi ile uyumlu hale getirmiş veya özel mülteci yasaları kabul etmiştir. Örneğin Türkiye, 2013 tarihli Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (6458 sayılı Kanun) ile mültecilerin ve şartlı mültecilerin statülerini ve haklarını iç hukukta ayrıntılı biçimde düzenlemiştir. Bu kanun kapsamında, mültecilerin temel haklara erişimi (sağlık, eğitim, çalışma gibi) güvence altına alınmış; ayrıca Geçici Koruma Yönetmeliği ile Suriye krizi sonucu ülkeye kitlesel olarak gelenlere geçici koruma statüsü tanınmıştır. Benzer şekilde Avrupa Birliği, Ortak Avrupa İltica Sistemi çerçevesinde mültecilerin asgari haklarını belirleyen direktifler (Örneğin Kalifikasyon Direktifi, Kabul Koşulları Direktifi gibi) kabul etmiştir. Bu bölgesel mevzuat, üye ülkelerin ortak standartlarda buluşmasını amaçlar.
Uluslararası kuruluşlar arasında Uluslararası Göç Örgütü (IOM) de mülteciler ve göçmenler konusunda faaliyet gösterir, ancak IOM daha ziyade düzenli göçün yönetimi, acil durumlarda insanların tahliyesi ve yeniden yerleştirme lojistiği gibi konularda destekleyici bir role sahiptir. Mültecilerin korunmasında öncelikli yetki UNHCR’ye aittir. Bunların yanı sıra, Kızılhaç/Kızılay Hareketi ve çeşitli sivil toplum kuruluşları da hem kamp yönetiminde, hem hukuki ve psikososyal destek sağlanmasında aktif olarak görev alır. Örneğin Sınır Tanımayan Doktorlar sağlık hizmeti sunarken, Amnesty International veya Human Rights Watch gibi örgütler mülteci haklarının ihlallerini raporlar.
Sonuç olarak, mültecilere sağlanan hukuki koruma çok katmanlı bir yapıya sahiptir: Devletlerin yükümlülükleri, uluslararası kuruluşların destek ve denetim mekanizmaları ve sivil toplumun katkıları bir araya gelerek mültecilerin korunma rejimini oluşturur. Her ne kadar uluslararası hukuk kapsamlı ilkeler koymuş olsa da, uygulamada mültecilerin korunma düzeyi ülkeden ülkeye değişebilir. Bu nedenle UNHCR’nin “koruma boşluklarını” tespit ederek doldurucu rol üstlenmesi ve uluslararası dayanışmanın sürdürülmesi kritik önem taşır.