Neler yeni
HukukiSözlük.com

Ücretsiz bir hesap oluşturarak hemen üye olun! Üye girişi yaptıktan sonra, bu sitede kendi konu ve gönderilerinizi ekleyerek tartışmalara katılabilir, ayrıca özel mesaj kutunuzu kullanarak diğer üyelerle iletişime geçebilirsiniz. Böylece tüm forum özelliklerinden tam olarak yararlanabilir ve deneyiminizi dilediğiniz gibi özelleştirebilirsiniz!

Savaş Hukuku ve Silahlı Çatışma Kuralları

hukukisozluk

Yönetim
Personel

Savaş Hukuku ve Silahlı Çatışma Kuralları​


Tanım ve Kapsam​

Uluslararası hukuk düzeni, devletlerin ve devlet dışı silahlı aktörlerin çatışma hâlinde riayet etmesi gereken normları ayrıntılı şekilde düzenlemiştir. Bu düzenlemeler, genel olarak uluslararası insancıl hukuk veya savaş hukuku olarak adlandırılır. Uluslararası insancıl hukuk, silahlı çatışmanın nasıl yürütüleceğini, hangi yöntemlerin ve silahların kullanılabileceğini, savaşçı ile sivil arasında nasıl bir ayrım gözetileceğini ve savaş esirleri başta olmak üzere çatışma dışı kalanların nasıl korunacağını belirler. Bu alan, doktrinde çoğu zaman “jus in bello” kavramıyla ilişkilendirilir.

Bir yandan, devletlerin savaş ilan etme veya kuvvet kullanma yetkisini düzenleyen “jus ad bellum” kuralları da uluslararası barışın korunması için büyük önem taşır. Birleşmiş Milletler (BM) Antlaşması’nın 2(4). maddesi, devletlerin uluslararası ilişkilerde kuvvet kullanmasını ve bu tehdidi yasadışı kılarak temel bir yasak getirmiştir. 51. madde ise silahlı saldırıya uğrayan devlete, bireysel ya da kolektif meşru müdafaa hakkı tanır. Uluslararası kamu hukukunun bu iki önemli ayağı -savaşa başvurma yasağı ve silahlı çatışma hukuku- uluslararası düzenin istikrarını sağlama ve insanlığı büyük yıkımlardan koruma amacı güder.

Savaş hukuku, uluslararası nitelikli çatışmalardan uluslararası nitelik kazanmış iç çatışmalara ve hatta devlet-dışı silahlı gruplar arasındaki uyuşmazlıklara kadar geniş bir alana uygulanabilir. 1949 Cenevre Sözleşmeleri ve 1977 tarihli Ek Protokoller, bu hukukun kapsamını tanımlayan ve taraflara somut yükümlülükler getiren en önemli belge setleridir. Silahlı çatışma kapsamında sivil halkın, tıbbi personelin, sağlık tesislerinin ve savaş esirlerinin korunması gibi konular, bu belgelerde somut normlarla ifade edilir. Aynı zamanda Lahey düzenlemeleri de savaş yöntemleri, silah kullanımı ve askeri faaliyetlerin hukuki çerçevesi bakımından yol göstericidir.

Savaş hukukunun amacı, silahlı çatışmanın etkisini tamamen ortadan kaldırmak değildir; esas amaç, çatışma sırasında insancıl değerleri mümkün olduğunca korumak, gereksiz acı ve ıstırabı önlemek, sivilleri güvence altına almak ve savaşın yıkıcı etkisini asgari seviyeye indirmektir. Bu nedenle ayrım gözetme (distinction) ve orantılılık (proportionality) gibi ilkeler, savaş hukukunun ayrılmaz parçası olarak kabul edilir. Söz konusu ilkeler, çatışmada zarar görebilecek tarafların kimler olduğunu, hangi hedeflere saldırının meşru sayılacağını ve silah kullanımının hangi koşullar altında kabul edilebilir olduğunu belirginleştirir.

Uluslararası insancıl hukukun uygulanmasında devletlerin iç hukuku, uluslararası mahkemeler ve BM Güvenlik Konseyi gibi organlar önemli rol oynar. Savaş suçlarının tanımlanması ve cezalandırılmasında özellikle Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), Nürnberg ve Tokyo Mahkemeleri gibi tarihi örneklerin yarattığı emsal çerçevesinde faaliyet gösterir. Uluslararası toplumun bu alandaki en önemli hedefi, cezasızlıkla (impunity) mücadele etmek ve ağır ihlaller karşısında hukukun üstünlüğünü sağlamaktır.

Tarihsel Gelişim​

Savaş hukuku, insanlık tarihi kadar eski bir geçmişe sahiptir. Farklı medeniyetler ve kültürler, savaşın getirdiği yıkımı sınırlamaya yönelik çeşitli gelenekler, dini normlar ve teamüller geliştirmiştir. Antik dönemde örneğin Antik Yunan kent devletlerinde, savaş kuralları ve tutsaklara nasıl davranılacağına dair yazılı olmayan adetler görülür. Eski Roma hukuku da belli ölçülerde, düşmanla müzakere ve barış süreçlerinde bazı kurallar çerçevesinde hareket etmeyi kabul eder.

Modern uluslararası insancıl hukukun temelleri ise 19. yüzyılda atılmaya başlanmıştır. Özellikle 1859’daki Solferino Savaşı’nın yol açtığı insanlık dramına tanıklık eden Henry Dunant’ın girişimleri sonucunda 1864 tarihli ilk Cenevre Sözleşmesi imzalanmıştır. Bu sözleşme, savaşta yaralanan askerlerin korunması ve onlara sağlık hizmeti sağlanması gereğini kabul eden devletleri bir araya getirmiştir. Ardından 1906 ve 1929’daki revizyonlarla bu çerçeve geliştirilmiş, nihayet II. Dünya Savaşı’nın dehşet verici sonuçlarının ardından 1949’da dört ayrı Cenevre Sözleşmesi kabul edilmiştir.

  • Kara Savaşlarında Silahlı Kuvvetlerin Yaralı ve Hastalarının Durumunun İyileştirilmesine İlişkin Sözleşme
  • Deniz Savaşlarında Silahlı Kuvvetlerin Yaralı, Hasta ve Kazazedelerinin Durumunun İyileştirilmesine İlişkin Sözleşme
  • Savaş Esirlerine Yapılacak Muameleye İlişkin Sözleşme
  • Savaş Zamanında Sivillerin Korunmasına İlişkin Sözleşme

Bu dört sözleşme, savaşta insancıl değerleri korumak adına ortaya konan en kapsamlı metinlerdir. 1977 yılında kabul edilen I. ve II. Ek Protokoller, bu sözleşmelerin uygulanma alanını genişletmiş, özellikle sivil halkın korunması ve devlet içi silahlı çatışmaların hukuki çerçevesine dair önemli hükümler getirmiştir. 2005’te kabul edilen III. Ek Protokol ise uluslararası insancıl hukukta kullanılan koruyucu semboller konusunu düzenlemiştir.
19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında ise Lahey Konferansları savaş yöntemleri ve silahlarda uyulması gereken kurallara ilişkin bir dizi sözleşmenin doğmasını sağlamıştır. 1899 ve 1907’de toplanan bu konferanslarda, devletler topyekûn savaşın sınırlandırılması, gereksiz acıya yol açan silahların yasaklanması gibi konularda antlaşmalara taraf olmuştur. Zehirli silahlar, dumansız barutlar, uçaklardan bombalama yapılması ve deniz savaşlarındaki kural dışı uygulamalar bu dönemde ilk defa uluslararası düzeyde tartışılmıştır.

II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan Nürnberg ve Tokyo Uluslararası Askeri Mahkemeleri, savaş hukuku açısından kritik bir dönüm noktası kabul edilir. Bu mahkemeler, savaş suçları, soykırım ve insanlığa karşı suçların tanımlanması ve cezalandırılması için ilk kapsamlı uluslararası yargı süreçlerini başlatmıştır. Yargılamalar, bireylerin (devlet başkanları, üst düzey komutanlar, bürokratlar) uluslararası hukuku ihlal ettikleri takdirde sorumlu tutulabileceklerini göstermiştir. Böylece “devlet sorumluluğu”nun yanı sıra “bireysel ceza sorumluluğu” kavramı da uluslararası hukuk literatüründe yerleşmiştir.
20. yüzyılın sonlarında Eski Yugoslavya (ICTY) ve Ruanda (ICTR) için oluşturulan ad hoc uluslararası ceza mahkemeleri, uluslararası toplumun iç çatışmalarda yaşanan ağır ihlallere karşı da yargı mekanizmalarıyla yanıt verebileceğini ortaya koymuştur. Nihayet 2002’de Roma Statüsü’nün yürürlüğe girmesiyle hayata geçen Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), savaş hukuku ihlallerini sürekli ve kalıcı bir uluslararası mahkeme çatısı altında kovuşturma amacını taşır.

Hukuki Kaynaklar​

Savaş hukuku veya uluslararası insancıl hukuk, çeşitli kaynaklardan beslenir. Bunlar arasında yazılı antlaşmalar, uluslararası teamül hukuku (customary international law), genel hukuk ilkeleri ve yargı organlarının içtihatları sayılabilir.

  • Antlaşmalar: Başta 1949 Cenevre Sözleşmeleri ve Ek Protokoller olmak üzere Lahey Sözleşmeleri, Biyolojik ve Kimyasal Silahlar Sözleşmeleri, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) ve Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşması gibi çok sayıda belge, savaşın hukuki çerçevesini belirler.
  • Teamül Hukuku: Devletlerin uzun süreli ve sürekli uygulamaları ile bu uygulamanın hukuken bağlayıcı olduğuna dair inanç (opinio juris), savaş hukukunun önemli kurallarını oluşturur. Sivil halka doğrudan saldırmanın yasaklanması ve tıbbi tesislerin korunması gibi ilkeler, hem antlaşmalarla hem de teamül hukukuyla desteklenir.
  • Genel Hukuk İlkeleri: Ayrım gözetme, orantılılık, gereklilik, insanlık ve gereksiz ıstırabın önlenmesi gibi ilkeler, gerek yazılı metinlerde gerekse devlet pratiğinde evrensel kabul görmüştür.
  • Yargısal İçtihatlar: Uluslararası Adalet Divanı (UAD), Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), bölgesel insan hakları mahkemeleri ve ad hoc ceza mahkemeleri tarafından verilen kararlar, uygulamada rehber niteliği taşır.

Devletler, bu kaynaklar çerçevesinde silahlı çatışma hukukunu iç hukuklarına adapte etmekle yükümlüdür. Örneğin, taraf devletler, Cenevre Sözleşmeleri’ni ulusal mevzuatlarına aktarmak, silahlı kuvvetlerine eğitim vermek ve askeri talimatlarda bu normlara yer vermek zorundadır. Ayrıca silahlı çatışma döneminde, olası ihlalleri tespit etmek ve soruşturmak adına savaş hukukuna uygun bir askeri yargı sistemi veya bağımsız bir denetim mekanizması kurabilirler.

Silahlı Çatışma Türleri​

Savaş hukuku, çatışmanın niteliğine göre uygulanacak rejimleri farklılaştırır. 1949 Cenevre Sözleşmeleri ve Ek Protokoller, temelde iki büyük ayrım yapar: uluslararası nitelikli silahlı çatışmalar ve uluslararası nitelikte olmayan silahlı çatışmalar.

Çatışma TürüKapsam
Uluslararası Nitelikli Silahlı ÇatışmaDevletler arasında silahlı çatışma veya devletin işgal altında olduğu durumlar
Uluslararası Nitelikte Olmayan Silahlı ÇatışmaDevlet ile devlet dışı silahlı grup arasında veya silahlı grupların kendi arasındaki çatışmalar (belirli yoğunluk eşiğine ulaşmış ve sürekli nitelik taşıyan çatışmalar)

Uluslararası nitelikli çatışmalarda, Cenevre Sözleşmeleri ve Ek Protokol I devreye girer. Bu rejim, kapsam ve koruma düzeyi bakımından daha geniştir; savaş esirlerine dair düzenlemeler, sivillerin korunmasına yönelik detaylı hükümler bu kapsama girer. Uluslararası nitelikte olmayan silahlı çatışmalarda ise Cenevre Sözleşmeleri’nin 3. ortak maddesi ve Ek Protokol II uygulanır. 3. ortak madde, “mini Cenevre Sözleşmesi” olarak nitelendirilir ve insancıl hukukun asgari standartlarını belirler. Özellikle devlet içinde meydana gelen çatışmalarda, tarafların sivillere, yaralılara ve teslim olmuş savaşçılara insancıl muamele yapması beklenir.

Günümüzde sıklıkla karşılaşılan bir durum, devletlerin iç çatışmalarının uluslararası boyut kazanmasıdır. Harici güçlerin müdahalesi, çok uluslu koalisyonların operasyonları veya komşu devletlerin silahlı gruplara destek vermesi, çatışmayı uluslararası niteliğe dönüştürebilir. Bu tür durumlarda hangi hukuki rejimin uygulanacağı, zaman zaman ihtilaflıdır ve uluslararası yargı organları bu konuda içtihat geliştirmeye devam etmektedir.

Meşru Müdafaa ve Kuvvet Kullanımı​

BM Antlaşması’nın 2(4). maddesi, uluslararası barış ve güvenliği korumak adına kuvvet kullanma tehdidini ve kuvvet kullanılmasını genel bir kural olarak yasaklar. Bu yasak, 20. yüzyılın başına kadar geçerli olan “savaş ilanı” kavramını büyük ölçüde ortadan kaldırmış; yerini “kuvvet kullanma yasağı” temeline dayanan modern sisteme bırakmıştır. Ancak bazı istisnalar mevcuttur:

  • Meşru Müdafaa: 51. maddeye göre silahlı saldırıya uğrayan bir devlet, bireysel ya da kolektif meşru müdafaa hakkına sahiptir. Bu hak, saldırı gerçekleştiği anda devreye girer ve orantılılık ilkesine uymak zorundadır.
  • BM Güvenlik Konseyi Kararı: Güvenlik Konseyi, uluslararası barış ve güvenliği tehdit eden durumlar karşısında zorlayıcı tedbirler alabilir. 7. Bölüm kapsamındaki kararlar, askeri müdahale dahil çeşitli yaptırımlara izin verebilir.

Meşru müdafaa hakkının kullanımı, “hemen gerekli olan ölçüde ve sürede” gerçekleşmeli, saldırı ortadan kalktıktan sonra devam ettirilmemelidir. Ayrıca bu hak, devletin kendi savunmasına yönelik meşru bir önlemi ifade eder; politik çıkarlar veya toprak genişletme amacıyla kullanılamaz. Devletler, meşru müdafaa eylemi başlattıklarında derhal BM Güvenlik Konseyi’ne bildirim yapmakla yükümlüdür.

Kuvvet kullanımıyla ilgili bir diğer tartışmalı konu, insani müdahaledir. İnsan hakları ihlallerinin son derece ağır olduğu durumlarda (etnik temizlik, soykırım tehlikesi vb.) uluslararası toplumun müdahale edip edemeyeceği hususunda doktrinde farklı görüşler mevcuttur. “Sorumluluk korumak (Responsibility to Protect - R2P)” doktrini, devletlerin kendi halklarını ağır insan hakları ihlallerinden koruyamadığı veya korumak istemediği durumlarda, uluslararası camianın devreye girebileceğini savunur. Ancak bu müdahalelerin meşruluğu ve hangi uluslararası mekanizma çerçevesinde yapılacağı, hukukî ve siyasal bir tartışma konusudur.

Askeri Hedef Kavramı ve Ayrım Gözetme İlkesi​

Savaş hukukunun en temel ilkelerinden biri ayrım gözetme (distinction) ilkesidir. Bu ilke, çatışmaya doğrudan katılanlar ile katılmayanlar (siviller), askeri hedef niteliği taşıyan nesneler ile sivil nesneler arasına keskin bir çizgi çeker. Askeri hedef, doğrudan silahlı çatışma ile ilgili, karşı tarafa askeri avantaj sağlayabilecek bir yapı, araç, personel veya mevziyi ifade eder. Siviller ve sivil objeler ise koruma altındadır ve doğrudan saldırıların hedefi olamaz.

Ayrım gözetme ilkesinin uygulanabilmesi, saldırının planlanmasında hedef tespitinin titizlikle yapılmasını gerektirir. Eğer bir sivil tesis (örneğin okul, hastane, ibadethane) askeri amaçlarla kullanılıyorsa, geçici olarak askeri hedef niteliği kazanabilir. Ancak bu dönüşümün somut delillerle doğrulanması şarttır. Yetersiz istihbarat veya belirsizlik durumlarında, sivil yerleşim yerlerine geniş çaplı saldırılar düzenlemek uluslararası hukuku ihlal eder.

Orantılılık İlkesi​

Ayrım gözetme ilkesinin yanı sıra orantılılık (proportionality) ilkesi de savaş hukukunun vazgeçilmez unsurlarından biridir. Orantılılık, bir askeri hedefe yönelik saldırının sivil kayıplar ve zararlarla karşılaştırıldığında “aşırı” olmayacak şekilde gerçekleştirilmesini öngörür. Elde edilecek askeri avantaj ile sivillere verilecek zararın dengesinin korunması, çatışma sürecinin insancıl hukuk çerçevesinde yürütülmesi açısından kritik önem taşır.

Gerekli Önlemleri Alma Yükümlülüğü​

Askeri planlama aşamasında, sivillere verilebilecek potansiyel zararı en aza indirmek için mümkün olan her türlü tedbir alınmak zorundadır. Bu, saldırı öncesi uyarılarda bulunmayı, hedefin etrafındaki sivil nüfusun tahliyesini ve uygun silah seçimlerini içerir. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte, akıllı mühimmat ve hassas güdüm sistemlerinin varlığı, sivil kayıpları azaltacak şekilde kullanılabilir. Ancak bu teknolojik imkânların yetersiz veya ihmalkâr biçimde kullanılması bir ihlale yol açabilir.

Sivillerin ve Sivil Nesnelerin Korunması​

Siviller, uluslararası insancıl hukuk açısından en fazla korunması gereken grup olarak öne çıkar. Savaşın ya da silahlı çatışmanın esas tarafı olmayan, silahlı eylemlere katılmayan veya katılmasını sona erdirmiş kişiler bu statüye sahiptir. Sivillerin korunmasına ilişkin düzenlemeler, 1949 Cenevre Sözleşmeleri ve özellikle Dördüncü Cenevre Sözleşmesi ile Ek Protokol I’de geniş biçimde yer alır. Bunlar arasında sivillere doğrudan saldırının yasaklanması, yerinden edilmelerinin insancıl koşullarda gerçekleştirilmesi ve temel ihtiyaçlara erişim haklarının korunması gibi hükümler bulunur.

Sivillere yönelik korumanın en yoğunlaştığı alanlardan biri sağlık hizmetleridir. Hastaneler, sağlık personeli ve ambülanslar, özel koruyucu semboller taşıdıklarında silahlı çatışmanın etkisinden mümkün olduğunca muaf tutulur. Kızılhaç, Kızılay veya Kızıl Kristal gibi sembollerin bulunduğu binalara ve araçlara saldırmak, ciddi bir ihlal olarak nitelendirilir. Bununla birlikte, bu tesislerin askeri amaçlarla istismar edilmesi (silah deposu, komuta merkezi olarak kullanılması vb.) de kesinlikle yasaktır.

Sivil Nesnelerin Askeri Kullanımı​

Bir sivil nesnenin “çift kullanımlı” hâle gelmesi, örneğin bir sivil telekomünikasyon altyapısının aynı zamanda askeri iletişim için kullanılması durumu, ayrım gözetme ilkesini karmaşıklaştırır. Böyle bir nesne, saldırı için meşru bir hedef hâline gelebilir; ancak saldırıyı gerçekleştiren taraf, sivil halkın iletişim haklarını tamamen kesip kesmediğini ya da kritik altyapı sistemlerinin (hastane veri tabanları, sağlık hizmetleri) zarar görüp görmediğini değerlendirmek zorundadır. Orantılılık ilkesinin dikkate alınmadığı saldırılar, ağır insani krizlere ve hukuki sorumluluğa yol açar.

Savaş Esirleri ve Tutuklular​

Silahlı çatışma sırasında düşman güçlere mensup askerler veya çatışmaya katılan diğer silahlı grup üyeleri, esir alındıklarında özel bir statüye sahip olur. 1949 tarihli Üçüncü Cenevre Sözleşmesi, savaş esirlerine ilişkin hükümlerin çerçevesini çizer. Bu sözleşmeye göre savaş esirleri:

  • İnsancıl muamele görme hakkına sahiptir.
  • Kimlik bilgileri (isim, rütbe, doğum tarihi, sicil numarası) dışında bilgi vermeye zorlanamaz.
  • Esir kamplarında tutulurken barınma, beslenme, hijyen ve sağlık hizmetlerine erişim noktasında koruma altındadır.
  • İşkence, kötü muamele, fiziksel veya psikolojik baskı gibi uygulamalara tabi tutulamaz.

Savaş esirlerinin statüsü, esir alınan kişinin düzenli silahlı kuvvetlere mensup olmasıyla ilişkilidir. Taraflar, ele geçirdikleri kişilerin savaş hukuku kapsamındaki durumunu doğru tanımlamakla yükümlüdür. Devlet dışı aktörlerin veya terör örgütlerinin elindeki personelin statüsü ise bazen belirsiz kalabilir. Ancak uluslararası insancıl hukuk, silahlı çatışma ve çatışma dışı kişilere her koşulda asgari insani muamele yükümlülüğünü emreder.

Tutuklama Koşulları ve Denetim Mekanizmaları​

Savaş esirlerine yapılacak muamele, Uluslararası Kızılhaç Komitesi (ICRC) gibi kuruluşların denetimine açıktır. Bu kuruluşlar, esir kamplarını ziyaret ederek koşulları raporlar. Devletlerin yükümlülüklerini yerine getirip getirmediği, esirlerin insani koşullarda tutulup tutulmadığı bu ziyaretler sayesinde izlenebilir. Raporlar genellikle gizli tutulur ve sadece ilgili devlete aktarılır. Ancak önemli ihlaller söz konusu olduğunda uluslararası kamuoyuna yansıyan raporlar da mevcuttur.

Kitle İmha Silahları ve Yasaklar​

Silahlı çatışmalar, tarih boyunca teknolojik gelişmelere paralel olarak büyük yıkım araçlarına sahne olmuştur. Kitle imha silahları (nükleer, biyolojik ve kimyasal silahlar), özellikle II. Dünya Savaşı sonrası dönemde uluslararası toplumu derinden endişelendirmiştir. Bu silahların temel özelliği, ayrım gözetmeksizin geniş kitleleri etkilemesi ve geride ciddi ekolojik, sosyal ve sağlık sorunları bırakmasıdır.

Kimyasal ve Biyolojik Silahlar​

Kimyasal silahlar, sinir gazları, boğucu ajanlar veya deri yakıcı gazlar gibi insan vücuduna kimyasal etkilerle zarar veren maddeler içerir. Biyolojik silahlar ise virüs, bakteri veya diğer mikroorganizmalarla kitlesel hastalıklara yol açabilir. 1925 tarihli Cenevre Protokolü, kimyasal ve biyolojik silahların savaş sırasında kullanımını yasaklayan ilk belge olarak öne çıkar. Daha sonra 1972 tarihli Biyolojik Silahlar Sözleşmesi (BWC) ve 1993 tarihli Kimyasal Silahlar Sözleşmesi (CWC), bu tür silahların üretilmesi, stoklanması ve kullanılması üzerinde kapsamlı yasaklar ve denetimler getirmiştir.

Kimyasal Silahlar Sözleşmesi kapsamında faaliyet gösteren Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (OPCW), taraf devletlerin beyan ettikleri kimyasal silah stoklarını yok etmesini ve tesislerini sivil amaçlarla dönüştürmesini izler. Taraf devletler, kimyasal silah üretim tesislerinin kapatılmasına ilişkin takvime uymak zorundadır. Biyolojik silahlarla ilgili benzer denetim mekanizmaları daha sınırlı olmakla birlikte, BWC taraf devletleri arasındaki güven artırıcı önlemler ve raporlama yöntemleri, bu alandaki işbirliğini güçlendirmeye çalışır.

Nükleer Silahlar​

Nükleer silahlar, Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının ardından uluslararası toplumun gündeminde büyük yer tutmuştur. 1968 tarihli Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT), nükleer silaha sahip beş devleti (ABD, Rusya, Birleşik Krallık, Fransa, Çin) tanımlayarak diğer devletlerin nükleer silah edinmesini yasaklamayı amaçlar. Bu beş devlet ise nükleer silahsızlanma için çaba göstereceklerini beyan etmiştir. Ancak uygulamada tam bir nükleer silahsızlanma henüz sağlanamamıştır. Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore gibi devletler, çeşitli aşamalarda nükleer silah denemeleri gerçekleştirmiş; İsrail’in de fiilî bir nükleer kapasiteye sahip olduğu iddia edilmektedir.

2017’de BM Genel Kurulu’nda kabul edilen Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşması (TPNW), nükleer silahların geliştirilmesi, test edilmesi, kullanılması ve bulundurulmasını toptan yasaklamayı hedefler. Ancak büyük nükleer güçlerin çoğu bu antlaşmayı imzalamamış, dolayısıyla antlaşmanın etkisi sınırlı kalmıştır. Buna rağmen TPNW, nükleer silahların meşruiyetine karşı uluslararası düzeyde güçlü bir politik ve moral tavrı temsil eder.

Uluslararası Adalet Divanı, 1996 yılında verdiği danışma görüşünde, nükleer silahların kullanımının genel olarak uluslararası insancıl hukuk ilkeleriyle bağdaştırılamayacağını belirtmiştir. Ayrım gözetme, orantılılık ve gereksiz ıstırap yasağı gibi ilkeler göz önüne alındığında, nükleer silahların yıkıcı etkisiyle bu ilkeler arasında ciddi bir uyuşmazlık olduğu vurgulanmıştır. Ancak Divan, devletin varoluşsal tehdit altına girdiği uç bir senaryoda nükleer silah kullanımının hukuka uygunluğu konusunda kesin bir hüküm vermekten kaçınmıştır.

Uluslararası İnsancıl Hukuk İhlalleri ve Yargılama​

Uluslararası insancıl hukukun etkinliğini artırma noktasında en önemli unsurlardan biri, ihlallerin cezalandırılması ve sorumluların adalet önüne çıkarılmasıdır. Bu, hem devletlerin sorumluluğu hem de bireylerin cezai sorumluluğu açısından incelenmelidir.

Devlet Sorumluluğu​

Bir devlet, silahlı çatışma hukukunu ihlal ediyorsa, uluslararası hukuka göre sorumlu tutulabilir. Devlet sorumluluğu, zarar gören tarafın tazminat talebinden diplomatik yaptırımlara, BM Güvenlik Konseyi kararlarıyla ekonomik veya siyasi yaptırımlara kadar geniş bir yelpazede sonuçlar doğurabilir. BM Şartı’nın 7. Bölümü, uluslararası barış ve güvenliğe tehdit oluşturan eylemler karşısında Güvenlik Konseyi’ne yaptırım uygulama veya askeri güç kullanma yetkisi verir. Ağır insancıl hukuk ihlalleri, bu kapsamda değerlendirilebilir.

Bireysel Ceza Sorumluluğu​

Devlet sorumluluğunun yanı sıra, savaş suçları, soykırım ve insanlığa karşı suçlar gibi eylemleri gerçekleştiren ya da bu suçları emreden kişiler, uluslararası ceza hukuku düzleminde bireysel olarak yargılanabilir. Nürnberg ve Tokyo Mahkemeleriyle temelleri atılan bu yaklaşım, “komutan sorumluluğu” (command responsibility) ilkesini de beraberinde getirmiştir. Üst düzey komutanlar, emri veren veya ihlali bizzat tasarlayan olmasalar bile, denetlemekle yükümlü oldukları güçlerin işlediği ihlallerden dolayı sorumlu tutulabilirler.

Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), Roma Statüsü çerçevesinde kalıcı bir yargı organı olarak faaliyet gösterir. UCM’nin yargı yetkisi dört suç kategorisine yöneliktir:

  • Soykırım
  • Savaş Suçları
  • İnsanlığa Karşı Suçlar
  • Saldırı Suçu (Aggression)

Mahkemenin yetkisi, Statü’ye taraf devletlerin topraklarında işlenen suçlar veya bu devletlerin vatandaşlarının işlediği suçlarla sınırlıdır. Ayrıca BM Güvenlik Konseyi, taraf olmayan devletlerde meydana gelen durumları da UCM’ye sevk edebilir. Mahkeme, savunma hakları, adil yargılanma ve diğer evrensel hukuk prensiplerine uygun biçimde soruşturma ve kovuşturma yürütür.

Ad hoc veya karma mahkemeler de belirli çatışmalara ilişkin cezai sorumluluğu araştırır. Örneğin, Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTY) ve Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTR), 1990’lı yıllardaki çatışmalarda işlenen ağır suçlara dair önemli içtihatlar geliştirmiştir. Sierra Leone ve Kamboçya’da kurulan özel veya karma mahkemeler de benzer şekilde suçluların yargılanmasına imkân tanımıştır. Bu süreçler, cezasızlık kültürünü geriletmek ve mağdurlara adalet sağlamak açısından uluslararası toplumun ortak çabasını yansıtır.

İnsan Hakları Hukuku ve Savaş Hukuku İlişkisi​

Uluslararası insan hakları hukuku ve uluslararası insancıl hukuk, çatışma döneminde de büyük ölçüde geçerli olan fakat farklı normatif çerçeveler içeren hukuk dallarıdır. İnsan hakları hukukunun bazı hükümleri, olağanüstü hâl veya savaş durumunda askıya alınabilir. Ancak bu askıya alma, mutlak nitelikli hakları (yaşam hakkı, işkence yasağı vb.) kapsamaz. Bu yüzden sivillerin ve çatışmaya katılmayanların korunması konusunda iki hukuk dalı arasındaki etkileşim önem taşır.

Bazı durumlarda insan hakları mahkemeleri, silahlı çatışma sırasında devletlerin eylemlerini inceleyerek uluslararası insancıl hukuk ilkelerini kararlarına yansıtır. Örneğin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), başvuru konusu eylemlerin “etkili kontrol” ilkesi doğrultusunda değerlendirilmesinde, devletin askerî operasyonlarının insancıl hukukla uyumunu da göz önünde bulundurabilir. Benzer şekilde, kıtalar arası insan hakları sistemleri (Afrika İnsan ve Halklar Hakları Mahkemesi, Amerikalararası İnsan Hakları Mahkemesi) içtihatlarında, çatışma ortamında yaşanan ihlalleri değerlendirirken insancıl hukuka atıflar yapar.

Teknolojik Gelişmeler ve Yeni Savaş Biçimleri​

21. yüzyılda askeri teknolojinin hızlı gelişimi, silahlı çatışma hukukunu yeni sınamalarla karşı karşıya bırakmıştır. İnsansız hava araçları (İHA), siber operasyonlar, otonom silah sistemleri ve yapay zekâ destekli savunma teknolojileri, çatışma kavramını dönüştürmektedir.

İnsansız Hava Araçları ve Hedef Seçimi​

Silahlı İHA’lar, belli bir bölgede insan kaynağı gerektirmeden operasyon yapabilmeyi mümkün kılar. Orantılılık ve ayrım gözetme ilkelerinin uygulanmasında, anlık istihbaratın doğruluğu ve saldırının meşru askeri hedeflere yöneltilmesi hususu önemlidir. Yanlış hedef belirlenmesi, sivil kayıplar doğurabilir ve uluslararası camianın tepkisini çekebilir. İHA operasyonlarının sıklıkla terörle mücadele kapsamında yürütülmesi, bu operasyonları uluslararası insancıl hukuk mu yoksa insan hakları hukuku çerçevesinde mi değerlendirmek gerektiğine dair tartışmalara yol açar.

Siber Saldırılar​

Devlet veya devlet dışı aktörlerin siber altyapılara yönelik eylemleri, artık savaşın bir parçası olarak görülür. Kritik altyapılara (enerji, su, sağlık, bankacılık sistemleri) karşı yapılan siber saldırılar, fiziksel saldırı kadar yıkıcı sonuçlara yol açabilir. Bunlar, silahlı çatışma eşiğine ulaşmış saldırılar olarak değerlendirilirse, uluslararası insancıl hukuk kuralları devreye girer. Ancak ayrım gözetme ve orantılılık ilkelerini siber uzayda uygulamak zordur; zira bir saldırının etkisi hızlıca yayılabilir ve saldırının sorumluları hakkında belirsizlik doğabilir. Devletler, siber saldırılarda tespit ve “atfetme” (attribution) konusunda güçlükler yaşar.

Otonom Silah Sistemleri ve Yapay Zekâ​

Otonom silah sistemleri, insan müdahalesi olmadan hedef tespiti ve karar verme yetisine sahip teknolojileri ifade eder. Bu sistemlerin kullanımı, “ölümcül kararın” kim tarafından verildiği sorusunu gündeme getirir. Yapay zekâ algoritmaları, hedefleri belirleme ve saldırıya geçme aşamalarında hata yaparsa sivil kayıplar oluşabilir. “Komutan sorumluluğu” veya “insan kontrolü” (meaningful human control) tartışmaları bu noktada öne çıkar. Devletlerin bu yeni teknolojileri geliştirirken uluslararası insancıl hukuk ilkelerine uyum sağlaması beklenir. BM çatısı altında, otonom silah sistemleriyle ilgili kısıtlayıcı düzenleme arayışları bulunmaktadır.

Devlet Dışı Aktörler ve İç Çatışmalar​

Silahlı çatışma hukukunun en zorlu uygulama alanlarından biri, devlet dışı silahlı aktörlerin var olduğu iç çatışmalardır. Ayrılıkçı gruplar, etnik temelli silahlı hareketler veya terör örgütleri, belirli bir coğrafyayı kontrol edebilecek güç kazandıklarında, uluslararası insancıl hukuk kuralları onlara da uygulanabilir. 1977 II. Ek Protokol, bu tür çatışmaların insancıl hukuk çerçevesine nasıl dahil edileceğini gösterir.

Devlet dışı aktörlerin uluslararası hukuk öznesi olup olmadığı, bu kurallara nasıl taraf olacakları ve ihlallerin nasıl yargılanacağı sorunları ise pratikte yoğun tartışmalara yol açar. BM Güvenlik Konseyi ve bölgesel organizasyonlar, bu aktörlerin işlediği sistematik savaş suçlarını veya insanlığa karşı suçları, uluslararası soruşturmalar ve yaptırımlar konusu yapabilir. Yine de denetim ve yaptırım mekanizmalarının işleyişi, devletlere kıyasla çok daha karmaşık ve sınırlıdır.

Terörizm ve Terörle Mücadele Operasyonları​

Terörle mücadele kapsamında yürütülen operasyonlar, eğer belli bir yoğunluk ve süreklilik düzeyine erişirse silahlı çatışma olarak değerlendirilebilir. Bu durumda, operasyonu yürüten devletin kendi toprakları üzerinde bile olsa, 3. ortak madde ve iç çatışma hukukuna dair ek protokol hükümleri devreye girebilir. Devletler ise çoğu zaman terörle mücadeleyi “iç güvenlik operasyonu” sayarak uluslararası insancıl hukuk kurallarının uygulanmasını reddedebilir. Bu da uluslararası alanda hukukî tanım konusunda önemli ayrışmalar yaratır.

İhlallerin Denetimi ve Uygulamadaki Zorluklar​

Savaş hukuku, en çetin koşullarda uygulanmak durumundadır. Çatışma ortamlarında bilgi akışı, güvenlik ve objektiflik sorunları, etkili bir uluslararası denetim mekanizmasının hayata geçirilmesini zorlaştırır. Buna rağmen çeşitli kurum ve kuruluşlar, savaş suçlarını izlemek ve raporlamak amacıyla faaliyet gösterir.

  • BM Organları: BM Güvenlik Konseyi, çatışmanın barış ve güvenliğe tehdit oluşturduğu kanısına varırsa, soruşturma komisyonları kurabilir veya mevcut uluslararası mahkemelere yetki verebilir. BM Genel Sekreteri’nin özel temsilcileri, çatışma bölgelerinde müzakereler yürüterek insani yardım koridorları oluşturulmasını sağlamaya çalışır.
  • Uluslararası Kızılhaç Komitesi (ICRC): Tarafsız ve bağımsız karakteriyle tanınan bu kuruluş, silahlı çatışmalarda insancıl hukukun uygulanmasını destekler, ihlalleri raporlar ve taraflarla iletişim kurarak insanı yardım hizmetlerini organize eder.
  • Sivil Toplum Kuruluşları ve Medya: Savaş bölgelerinde faaliyet gösteren insan hakları kuruluşları (Amnesty International, Human Rights Watch vb.) ve yerel STK’lar, ihlalleri belgeleyerek uluslararası kamuoyuna duyurur. Medyanın rolü de bu süreçte önemlidir; savaş suçları iddialarını gündeme taşıyarak farkındalık yaratabilir.

Uygulamada yaşanan zorluklar, çoğunlukla devletlerin egemenlik iddiaları ve büyük güçlerin uluslararası politika sahnesindeki etkileriyle ilgilidir. Güvenlik Konseyi daimi üyelerinin veto hakkı, kimi zaman ad hoc mahkeme kurulmasına veya UCM’ye sevk kararlarına engel olabilir. Böyle durumlarda ağır ihlallerin cezasız kalması, uluslararası hukukun caydırıcılığını zayıflatır.

Geçiş Dönemi Adaleti ve Tazminat​

Silahlı çatışmalar, büyük yıkımlara ve insan kayıplarına yol açar. Çatışma sonrasında ise toplumun yeniden inşası, mağdurların haklarının giderilmesi, kayıpların tespit edilmesi ve toplumsal barışın sağlanması gerekir. Bu amaçla “geçiş dönemi adaleti” mekanizmaları geliştirilmiştir. Hakikat komisyonları, mağdur tazminat programları, yeniden uzlaşma girişimleri, eski çatışma bölgelerinde barışın kalıcı hâle getirilmesi için hayati önemdedir.

Uluslararası insancıl hukuk, çatışmanın ardından devletlerin ve çatışmanın taraflarının temel insancıl kriterleri sağlamaya devam etmesini de öngörür. Sivillerin evlerine dönebilmesi, kayıpların aranması, esirlerin serbest bırakılması ve mayın temizleme faaliyetleri gibi hususlar, barışçıl düzene geçişin kritik aşamalarıdır. Bu faaliyetler sırasında da insani yardım örgütleri önemli rol oynar. Bazı durumlarda BM Barış Gücü (Peacekeeping) misyonları veya bölgesel barış gücü oluşumları (örneğin Afrika Birliği) devreye girerek ateşkesin kontrolünü ve insani yardımın dağıtımını üstlenir.

Örnek Olaylar ve İçtihat​

Savaş hukukunun gelişimi ve uygulanması, büyük ölçüde somut çatışma örnekleriyle şekillenir. İspanya İç Savaşı, Kore Savaşı, Vietnam Savaşı, Afganistan ve Irak müdahaleleri, Yugoslavya’nın dağılmasıyla yaşanan çatışmalar, Ruanda soykırımı ve Suriye iç savaşı gibi olaylar, uluslararası hukukun sınırlarını test etmiştir.

Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi​

ICTY, 1990’larda Balkanlar’da yaşanan çatışmalarda işlenen savaş suçları, soykırım ve insanlığa karşı suçların faillerini yargılamak üzere kurulmuştur. Mahkeme; Srebrenitsa katliamı, Saraybosna kuşatması ve etnik temizlik politikaları hakkında kritik içtihatlar geliştirmiştir. Bilhassa “etnik temizlik” kavramının soykırımla ilişkisi ve belirli bir etnik gruba yönelik sistematik saldırıların boyutu, uluslararası ceza hukuku açısından incelenmiştir. ICTY kararları, sivil katliamları, toplu tecavüz ve etnik temizlik gibi ağır ihlallerin savaş hukuku ve uluslararası ceza hukukunca nasıl değerlendirileceğine ilişkin somut örnekler sunar.

Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi​

1994’te Ruanda’da Tutsi azınlığa karşı gerçekleştirilen soykırım, yaklaşık 800 bin ila 1 milyon insanın hayatını kaybetmesine yol açmış, uluslararası toplumun geç müdahalesi büyük eleştiriler almıştır. Bu süreçte kurulan ICTR, soykırım ve insanlığa karşı suç kavramlarını derinlemesine incelemiş, medya yoluyla nefret söylemi ve kışkırtmanın soykırıma katkısını yargılamıştır. Bu mahkeme, nefret medyasının da soykırım suçuna iştirak edebileceğini gösteren kararlar vermiştir.

Uluslararası Ceza Mahkemesi Davaları​

UCM, Roma Statüsü’nün yürürlüğe girmesinden sonra Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Uganda, Orta Afrika Cumhuriyeti, Darfur (Sudan) ve Libya gibi bölgelerdeki çatışmaları incelemiştir. Özellikle çocuk askerlerin kullanımını, sivil katliamları ve cinsel şiddeti gündemine almış; bazı liderler hakkında tutuklama kararları çıkarmıştır. Devlet başkanlarının dokunulmazlığına rağmen, uluslararası ceza hukukunun üstünlüğünü vurgulayan bu kararlar, devletlerin egemenlik kavramının savaş suçu işlemek için bir kalkan oluşturamayacağını teyit etmiştir.

Sorumluluk ve Uygulamanın Geleceği​

Uluslararası insancıl hukukun temel amacı, silahlı çatışmanın yıkıcı etkilerini hafifletmek, sivilleri ve çatışma dışı kalanları korumak, hukuka aykırı eylemlerin cezasız kalmasını önlemektir. Uygulamadaki en büyük güçlük, çatışma koşullarının karmaşıklığı ve siyasi dengelerin hukuki süreçlere yansımasıdır. Büyük güçlerin vetosu, çıkar çatışmaları ve sahada bilgi kirliliği gibi faktörler, yargı süreçlerini ve denetimi zayıflatabilir.

Yine de uluslararası toplumun bilinç düzeyi ve sivil toplumun baskısı, savaş hukuku kurallarının giderek daha fazla tanınmasını sağlar. Pek çok ordu, askerî talimatnamelerinde Cenevre Sözleşmeleri ve Ek Protokoller hükümlerine yer verir. Askerî okullarda ve akademilerde uluslararası insancıl hukuka ilişkin eğitimler verilmesi zorunlu hâle gelmeye başlamıştır. Bu eğitimler, çatışma sahasında ihlalleri azaltmaya ve sorumluluk bilincini artırmaya katkı sunar.

Devletlerin İç Hukuklarında Savaş Hukuku​

Pek çok devlet, uluslararası insancıl hukuk kurallarını kendi iç hukukuna adapte eder. Bu süreçte savaş suçu, soykırım, insanlığa karşı suçlar ve işkence fiilleri, ulusal ceza kanunlarında tanımlanır. Türkiye, Almanya, Fransa, Kanada, İngiltere, ABD gibi farklı hukuk sistemlerinde savaş suçu veya benzer nitelikteki ihlallere karşı yaptırımlar mevcuttur. Ayrıca bazı ülkeler, “evrensel yargı yetkisi” (universal jurisdiction) prensibini benimseyerek bu suçlara dair uluslararası bir sorumluluk ortaya koyar. Böylelikle failler, suç işledikleri ülkede veya kendi ülkelerinde değil ama başka bir devletin mahkemesinde de yargılanabilir.

Silahlı Çatışma Hukukunun Dinamikleri​

Silahlı çatışma hukuku, sabit bir normlar bütünü olmaktan ziyade, devamlı olarak değişen bir yapıya sahiptir. Yeni silah teknolojileri, hibrit savaş stratejileri, siber uzayın genişlemesi ve özel askeri şirketlerin ortaya çıkması, hukukun sürekli güncellenmesi ihtiyacını doğurur. Devletlerin uluslararası insancıl hukuka ve insan hakları hukukuna yönelik yükümlülükleri, sadece “savaş ilanı” veya “klasik cephe savaşları” dönemlerine ilişkin değildir. “Terörle mücadele,” “barışı koruma,” “barış inşası” gibi farklı askeri operasyon tiplerinde de insancıl hukuk ilkeleri geçerlidir.

Özel askeri şirketler (Private Military and Security Companies – PMSCs), savaş hizmetlerini ticarileştiren yapılarıyla sahada yeni bir aktör olarak belirmiştir. Bu şirketlerin çalışanları, askerî birimlerle benzer silah ve ekipman kullandıkları hâlde, hukuki statüleri daha belirsiz kalır. Çatışma sırasında bu personelin işlediği ihlallerden dolayı kimin sorumlu tutulacağı (devlet mi şirket mi, yoksa birey mi) uluslararası hukukta tartışma konusudur. BM çatısı altında, PMSCs’nin faaliyetlerini düzenlemeyi hedefleyen girişimler olsa da bağlayıcı bir uluslararası sözleşme henüz ortaya çıkmamıştır.

Uygulamadaki Zorluklara Örnekler​

Çatışma bölgelerinde, insancıl hukuk prensiplerinin ihlaline dair somut örnekler sıklıkla gündeme gelir. Yoğun olarak şehir savaşlarına sahne olan bölgelerde (örneğin Suriye veya Ukrayna çatışmaları), sivil halkın bombardıman altında kalması, hastanelere yönelik saldırılar ve insani yardım konvoylarının engellenmesi tipik ihlal örnekleri arasında sayılabilir.

  • Büyük kent merkezlerinde yaşanan sokak çatışmaları, askeri hedef ve sivil alan ayrımını zora sokar.
  • Yoğun göç dalgaları, mülteci ve sığınmacı krizleri yaratarak insani yardım kuruluşlarının yükünü artırır.
  • Teknolojik silahların kullanımı, savaş alanında “kolateral zarar” (collateral damage) riskini büyütebilir.

Uluslararası raporlar ve basın kuruluşları, bu ihlalleri belgeleyerek dünya kamuoyunda farkındalık oluşturur. Taraflar ise ihlallerin sorumluluğunu kabul etmek yerine, karşı tarafa atfetme stratejisi izleyebilir. Bu da hakikatin ortaya çıkmasını ve hesap verebilirliği ciddi ölçüde sekteye uğratır.

Barış Gücü Operasyonları ve Silahlı Çatışma Hukuku​

BM veya bölgesel örgütler tarafından kurulan barış gücü operasyonları, çatışma bölgelerinde ateşkesin denetlenmesi, sivillerin korunması ve insani yardımların ulaştırılması için görevlendirilir. Barış gücü personeli, düzenli askeri güçlerden farklı bir statüye sahiptir. Bu personel, BM Antlaşması ve ev sahibi devletle yapılan anlaşmalar çerçevesinde görev yapar. Genellikle “barışı koruma” (peacekeeping) operasyonlarında tarafsızlık ve askeri güç kullanmama ilkesi gözetilir. Ancak “barışı sağlama” (peace enforcement) gibi daha güç kullanımını içeren yetkilerle donatılmış operasyonlar da mevcuttur.

Barış gücü askerleri, görev yaptıkları coğrafyada insancıl hukuk ilkelerini ihlal ederse, hangi yargı sisteminin devreye gireceği ayrı bir tartışma konusudur. Genellikle personelin vatandaşı olduğu devlet, yargılama yetkisini saklı tutar. Bu durum, sorumluların cezalandırılmasında zafiyet yaratabilir. Özellikle bazı barış gücü misyonlarında cinsel istismar veya sivillere karşı kötü muamele iddiaları, uluslararası toplumda büyük tepki uyandırmıştır.

Sivil Toplumun ve Akademinin Rolü​

Silahlı çatışma hukuku alanında kamuoyu farkındalığının yükselmesinde sivil toplum kuruluşları ve akademik çevrelerin çabaları önemlidir. İnsan hakları örgütleri, araştırma enstitüleri ve üniversitelerin hukuk fakülteleri, bu alanda raporlar yayımlar, sahadan veri toplar ve normların gelişimine katkıda bulunur.

Akademi, uluslararası konferans ve sempozyumlarla devlet temsilcileri, uluslararası yargıçlar ve aktivistleri bir araya getirerek normların yorumlanması ve geliştirilmesi yönünde diyalog platformları oluşturur. Savaş hukuku alanındaki güncel meseleler (siber operasyonlar, otonom silahlar, dron saldırıları vb.) bu platformlarda masaya yatırılır.

Sivil toplum da gerek hukukî savunuculuk, gerek sahada insani yardım, gerekse lobicilik yoluyla çatışma taraflarının hukuka uygun davranması için baskı oluşturur. Özellikle medya aracılığıyla yayılan ihlal görüntüleri, uluslararası tepkiyi hızla tetikleyebilir. Bu tepki, kimi zaman devletlerin politikalarını veya çatışma stratejilerini gözden geçirmesine yol açar.

Gelecek Tartışmaları ve Eğilimler​

Savaş hukuku, çatışmanın doğasına dair gelişmelerle sürekli etkileşim hâlindedir. Aşağıdaki eğilimler, gelecekte bu alanın nasıl şekillenebileceğine dair ipuçları sunar:

  • Siber Savaşların Etkisi: Devletlerin siber kapasite ve savunma harcamalarını artırması, çatışmaların fiziksel cephelerden sanal cephelere de kayabileceğini gösterir. Bu durum, insancıl hukuk ilkelerinin (ayrım gözetme, orantılılık, sorumluluk tespiti) siber uzayda nasıl uygulanacağına ilişkin kapsamlı düzenleme ve rehberlik ihtiyacını doğurur.
  • Otonom Silah Sistemlerinin Yaygınlaşması: Yapay zekâ destekli otonom sistemler, silahlı çatışmalarda hedef seçme ve imha süreçlerinde insan müdahalesini en aza indirebilir. Bu, “insanî kontrolün kaybı” ve hesap verme sorumluluğu açılarından kritik problemler doğurur. Dolayısıyla gelecekte bu alanda bağlayıcı veya gönüllü nitelikte uluslararası düzenlemelerin yapılması beklenir.
  • Çevresel Zararlar: Savaşın çevresel etkileri (doğal kaynakların tahribatı, kimyasal kirlenme, nükleer serpinti) giderek daha fazla gündeme gelmektedir. Uluslararası hukukta çevre korumasına yönelik kuralların, silahlı çatışma sırasında da uygulanabilirliğine dair çalışmalar artış göstermektedir. Orantılılık ilkesine, artık “uzun vadeli çevresel zarar” faktörü de dâhil edilebilir.
  • Uzayda Silahlı Çatışma Olasılığı: Uzay teknolojilerinin gelişmesi, uydu imha sistemleri ve silahlandırma çabaları, ileride “uzay savaşları” kavramını gündeme getirebilir. Uluslararası hukukun mevcut hali, uzaya silah yerleştirilmesini büyük oranda yasaklasa da bu hükümlerin savaş hukuku boyutunda nasıl hayata geçirileceği belirsizdir.

Bu eğilimler, uluslararası insancıl hukukun küresel düzeyde daha karmaşık bir ortama uyum sağlaması gerektiğini göstermektedir. Silahlı çatışma hukukunun esnek yapısı, yeni teknolojileri ve stratejileri düzenleyecek kapasiteye sahip olsa da devletlerin siyasal iradesi ve uluslararası işbirliği hâlâ belirleyici unsur olarak öne çıkar.

Tablonun Genel Değerlendirmesi​

Savaş hukuku veya uluslararası insancıl hukuk, çatışmanın insani açıdan en zor anında bile belirli kuralları muhafaza etmeye çalışır. Çerçeveyi genel hatlarıyla yeniden gözden geçirmek gerekirse:

UnsurlarAçıklama
Temel KaynaklarCenevre Sözleşmeleri, Lahey Sözleşmeleri, Ek Protokoller, BM Antlaşması, teamül hukuku
Temel İlkelerAyrım gözetme, orantılılık, gereklilik, insanlık, gerekli önlemleri alma
AktörlerDevletler, devlet dışı silahlı gruplar, uluslararası örgütler, sivil toplum
SorumlulukDevlet sorumluluğu, bireysel ceza sorumluluğu, uluslararası ceza mahkemeleri
Modern EğilimlerSiber saldırılar, otonom silahlar, hibrit savaş, barışı koruma operasyonları

Uygulamaya Yönelik Araçlar ve Son Gelişmeler​

Devletlerin, uluslararası insancıl hukuk kurallarına uyumu sağlama konusunda çeşitli araçları ve stratejileri bulunur. Bunların başında askerî eğitim gelir. Ordu mensuplarının ve komuta kademesinin bu kuralları detaylı biçimde öğrenmesi, çatışma sırasında alınan kararların hukuka uygun olmasını kolaylaştırır. İnsancıl hukuk eğitimini zorunlu kılan devletlerin sayısı giderek artmaktadır.

Bir diğer önemli araç, çatışma bölgesinde görev yapan insani yardım kuruluşlarıyla işbirliğidir. İnsancıl hukuk, bu kuruluşların tarafsız, bağımsız ve yansız yardım sağlamasını güvence altına alır. Özellikle mülteci ve yerinden edilmiş kişilere yönelik koruma ve yardım faaliyetleri, çatışma ortamının insani boyutuna doğrudan temas eder.

Uluslararası yargı organlarındaki içtihat gelişmeleri de savaş hukukunun pratikteki etkinliğini artırır. UCM ve bölgesel mahkemeler, çatışma bölgelerinden gelen vakaları inceleyerek yeni hukuki standartlar oluşturur. Çevresel savaş suçları, cinsel şiddet, çocuk askerlerin kullanımı gibi konularda bu mahkemeler yol gösterici kararlar alır. Bu kararlar, yeni çatışma durumlarında hangi eylemlerin “savaş suçu” veya “insanlığa karşı suç” sayılacağını netleştirmeye yardımcı olur.

Bölgesel Düzenlemelerin Rolü​

Bazı bölgesel oluşumlar, savaş hukuku alanında ek düzenlemeler yapabilir. Afrika Birliği, Amerikan Devletleri Örgütü, Avrupa Konseyi gibi kuruluşlar, bölgesel insan hakları sözleşmeleri ve mahkemeleri aracılığıyla çatışma hukukuna katkı sunar. Örneğin, Afrika’da faaliyet gösteren Afrika İnsan ve Halkların Hakları Mahkemesi, iç çatışmalarda yaşanan ihlalleri inceleyerek ilgili devletlere talimatlar verebilir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de çatışma ortamında meydana gelen hak ihlallerini “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi” bağlamında değerlendirerek kararlar verebilir.

Bölgesel düzeydeki bu normlar, genellikle küresel insancıl hukuk kurallarıyla çelişmez, aksine bunları tamamlayıcı veya güçlendirici nitelik taşır. Özellikle bölgesel örgütlerin çatışma önleme veya barışı koruma misyonları, uluslararası insancıl hukuk uygulanabilirliğine pratik katkı sağlar.

Barış Antlaşmaları ve Savaş Hukukunun Sürekliliği​

Bir silahlı çatışmanın resmen sona ermesi, genellikle taraflar arasında imzalanan barış antlaşması veya ateşkes anlaşması ile mümkün olur. Bu anlaşmalar, savaş hukuku ihlallerinin cezaî boyutuna dair hususlara da değinebilir. Tarafların, ihlalleri affetmesi veya karşılıklı bir “geçmişi unutma” yaklaşımı sergilemesi, her zaman çatışma sonrası toplumda barış ve adalet dengesini sağlamayabilir. Dolayısıyla, barış antlaşmalarında geçiş dönemi adaleti mekanizmalarına yer verilmesi, mağdurların haklarının korunmasına ve toplumsal barışın kök salmasına katkı sunar.

Savaş hukuku kuralları, çatışma resmen sona erdiğinde bile tamamen ortadan kalkmaz. İşgaller, geçici askeri yönetimler ve çatışma sonrası güvenlik tedbirleri hâlâ bu hukukun bazı prensiplerini gerektirir. Özellikle insani yardımların dağıtılması, savaş esirlerinin ve tutukluların salıverilmesi, mayın temizleme faaliyetleri gibi konularda Cenevre Sözleşmeleri’nde yer alan hükümler rehber olmayı sürdürür.

Değerlendirme ve Perspektifler​

Silahlı çatışma hukuku, devletlerin savaşma özgürlüğünü normatif bir çerçeveye oturtarak sivillerin, esirlerin ve çatışma dışı kalanların korunmasını amaçlayan çok yönlü bir yapıya sahiptir. Meşru müdafaa veya BM Güvenlik Konseyi kararları gibi hukukî yollarla savaşın başlaması nispeten sınırlı olsa da, çatışmalar kaçınılmaz biçimde insanlık dışı sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle Cenevre ve Lahey düzenlemeleri, uluslararası toplumun asgari insani standartlar konusunda üzerinde anlaştığı temel dayanaklardır.

Yüzyıllar boyunca savaş olgusu kaçınılmaz görülmüş, ancak uluslararası toplum, savaşın bir “toplumlar arası hukuk boşluğu” anlamına gelmeyeceğini kanıksayan bir mevzuat geliştirmiştir. Günümüzde savaş hukuku, devletlerin yanı sıra devlet dışı aktörleri de sorumluluk altına sokmakta, yeni teknoloji ve yöntemlerle ortaya çıkan sorunları düzenlemeye çalışmakta ve ihlaller karşısında kurumsal yargılama mekanizmaları işletmektedir.

Uluslararası düzen, bu alanda hâlen mükemmellikten uzaktır. Uygulamadaki zorluklar, çatışma bölgelerinde süregelen insan hakları ihlalleri ve büyük güçlerin siyasal tercihleri, savaş hukukunun etkinliğini zayıflatabilir. Yine de savaş hukuku bilincinin yaygınlaşması, sivil toplumun ve uluslararası kuruluşların denetim kapasitesinin güçlenmesi, güncel ve gelecekteki çatışmalarda insancıl değerleri koruyacak en önemli araçlardan biridir.

Birleşmiş Milletler ve bölgesel örgütler, barışın inşası süreçlerinde insancıl hukukun içtihatla desteklenmesini, çatışma sonrasında hesap verebilirliği ve tazmin mekanizmalarının işlemesini sağlamaya çalışır. Bu doğrultuda eğilimler, savaş hukukunun ilerleyen yıllarda daha da gelişeceğini, siber çatışmalar ve yapay zekâ gibi yeni boyutlarla zenginleşerek dinamikliğini sürdüreceğini göstermektedir.

Böylece hem devletlerin hem de uluslararası toplumun önünde, barış ve güvenlik açısından silahlı çatışma hukukunun temelini koruyup geliştirerek yeni tehditlere karşı dirençli kılmak gibi önemli bir görev bulunmaktadır. Bu hedef, hukuki düzenlemelerin uygulanması, denetim, yargılama ve sivil katılım alanlarında sürekli çaba gerektirir. Dolayısıyla savaş hukuku, sadece askeri stratejilerin değil, aynı zamanda temel insani değerlerin ve uluslararası dayanışmanın da somutlaştığı bir alan olmaya devam edecektir.
 
Geri
Tepe