Neler yeni
HukukiSözlük.com

Ücretsiz bir hesap oluşturarak hemen üye olun! Üye girişi yaptıktan sonra, bu sitede kendi konu ve gönderilerinizi ekleyerek tartışmalara katılabilir, ayrıca özel mesaj kutunuzu kullanarak diğer üyelerle iletişime geçebilirsiniz. Böylece tüm forum özelliklerinden tam olarak yararlanabilir ve deneyiminizi dilediğiniz gibi özelleştirebilirsiniz!

Suçta ve Cezada Kanunilik İlkesi

hukukisozluk

Yönetim
Personel

Kanunilik Kavramının Tarihi Gelişimi​

Ceza hukukunun temel prensiplerinden biri olan “suçta ve cezada kanunilik ilkesi,” bireylerin hukuki güvenliğinin sağlanmasında ve devletin ceza verme yetkisinin meşrulaştırılmasında kritik bir rol oynar. Her ne kadar modern hukuk sistemlerinin büyük çoğunluğunda kanunilik ilkesi açıkça benimsenmiş olsa da, bu ilkenin tarihsel süreci oldukça karmaşıktır. Tarih boyunca cezalandırma yetkisi çoğu zaman keyfi bir şekilde kullanılmış, bazen siyasi gücü elinde tutanların salt iradelerine dayanmış bazen de toplumsal veya dini normlar çerçevesinde şekillenmiştir. Özellikle despotik yönetim biçimlerinde cezalandırma, devlet otoritesinin sınırsız gücünün bir tezahürü olarak değerlendirilmiş; suç tanımlarının net olmaması veya hiç yapılmamış olması, bireyler için ciddi bir güvensizlik kaynağı haline gelmiştir.

Kanunilik ilkesinin temelleri, hukukun evrensel bir kavram olarak doğup geliştiği çeşitli medeniyetlerde gözlemlenir. İlkçağlardan itibaren, hukuki düzenlemelerin yazıya geçirilerek belirli bir topluluk için bağlayıcı hale getirilmesi, bireylerin hangi fiillerin suç sayıldığını ve bunlara hangi cezaların öngörüldüğünü öngörebilmelerine katkıda bulunmuştur. Böylece hukuki güvenlik ilkesiyle yakından ilişkili olan kanunilik, devlet ve birey arasındaki güç dengesinin korunmasında önemli bir araç olarak ortaya çıkmıştır.

Günümüzde geçerli evrensel normlar ve uluslararası sözleşmeler, kanunilik ilkesinin mutlak biçimde tanınmasını zorunlu kılmaktadır. Ancak bu ilkenin modern anlamda kabulü, farklı tarihsel dönemlerde yaşanan siyasal dönüşümler, felsefi akımlar ve hukuki reformlar sayesinde mümkün olmuştur. Özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda yaşanan aydınlanma hareketleri ve sonrasında kabul edilen anayasal düzenler, kanunilik ilkesini koruma altına almakla kalmamış, aynı zamanda cezalandırma süreçlerini daha da şeffaf ve adil hale getirmiştir.

Yine de tarih boyunca kanunilik ilkesine yöneltilen farklı eleştiriler, bu prensibin katı uygulamasının yarattığı sorunlar ve olağanüstü hâl durumlarında nasıl uygulanması gerektiği konusundaki tartışmalar canlılığını korumuştur. Farklı ülkelerdeki farklı hukuk sistemleri, bu ilkeyi kendi anayasaları ve ceza mevzuatları çerçevesinde uyarlamıştır. Bu nedenle kanuniliğin tarihteki gelişimi, hem ulusal hem de uluslararası boyutta incelenmesi gereken çok katmanlı bir konudur.

Roma Hukuku ve İlk Düzenlemeler​

Kanuniliğin kökleri, Roma hukukunun kurum ve kavramlarına dek uzanır. Roma İmparatorluğu’nda yazılı hukuk kuralları ve bu kuralların belirli süreçlere tabi tutulması, modern hukukun temellerinin atılmasını sağlamıştır. Özellikle MÖ 5. yüzyılda ortaya konan On İki Levha Kanunları, belirli alanlarda suçun tanımını ve cezanın türünü düzenleyerek, keyfi uygulamaların önüne geçmeye çalışmıştır. On İki Levha Kanunları sayesinde, cezalandırmada kamu düzeni ve toplumsal barış anlayışının yerleşmesi hedeflenmiş, bireylerin hangi fiillerin suç sayıldığına dair asgari bir öngörü sahibi olmaları sağlanmıştır.

Roma hukukunda yazılı kaynakların yanı sıra Senatus Consultum gibi senato kararları da hukuki düzenlemelerin çeşitlenmesinde rol oynardı. Yine de imparatorluk döneminde, imparatorun şahsi buyrukları veya kararnameleri (constitutiones) büyük bir hukuki etki alanına sahipti. Bu durum, kanunilik ilkesinin güçlenmesinde belirli bir ikileme işaret eder. Bir yandan yazılı hukukun varlığı, bireylerin güvencesini artırırken; diğer yandan imparatorun emirleri keyfi düzenlemelerin önünü açabiliyordu. Ancak Roma’da tümdengelim yöntemiyle (dedüktif metot) geliştirilen hukuk yorumları ve hukukçuların içtihatları, kanunilik ilkesine zemin oluşturan bir sistematiğin kurulmasına katkıda bulunmuştur.

Bununla birlikte, Roma hukukunun geç dönemlerinde dahi cezalandırma yetkisi tam anlamıyla “kanunilik” prensibine dayanır hale gelmemiştir. Köleliğin varlığı ve bazı suçlar için uygulanan aşırı cezalar, dönem hukukunun toplumun belirli kesimlerini kapsam alanının dışında bırakmakta olduğunu göstermektedir. Bu nedenle, Roma’da şekillenen hukuk sistemi kanunilik ilkesinin tohumlarını atmış olsa bile, kapsayıcı ve evrensel anlamda uygulanabilirlik henüz ideal seviyeye ulaşmamıştır.

Magna Carta’nın Etkisi​

Roma hukuku sonrasında, Orta Çağ boyunca feodal düzenin baskın olduğu Avrupa coğrafyasında, suçların ve cezaların belirlenmesi çoğu zaman yerel beyliklerin, derebeylerin veya kralların inisiyatifine kalmıştı. Feodal hiyerarşi içinde bireylerin cezalandırılması üzerinde tek bir yetkili merci yoktu ve bu durum keyfi cezalandırma pratiklerini beraberinde getiriyordu. Bu bağlamda, 1215 yılında İngiltere’de kabul edilen Magna Carta Libertatum, kanunilik açısından önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirilir. Her ne kadar doğrudan “suçta ve cezada kanunilik” ilkesini yazılı şekilde düzenlemese de, Magna Carta’nın getirdiği “Kanunun üstünlüğü” fikri, hükümdarın bile keyfi yetkilerle ceza veremeyeceği anlayışını güçlendirmiştir.

Magna Carta’nın en kritik maddelerinden biri, hür bir insanın sadece ülke kanunlarıyla yargılanabileceğini ve cezalandırılabileceğini ifade eden hükümdür. Bu yaklaşım, yönetici sınıfın yargılama ve cezalandırma konularında sınırlandırılmasını gündeme getirmiştir. Böylece cezalandırma sürecinde “adil yargılanma” ve “kanuna uygunluk” prensipleri, dönemin feodal yapısı içinde dahi önem kazanmaya başlamıştır.

Magna Carta’nın etkisi, yalnızca İngiltere sınırları içinde kalmamış, ilerleyen yıllarda kıta Avrupa’sında ve dünya genelinde anayasal düşüncelerin gelişimine örnek teşkil etmiştir. Modern hukuk metinlerindeki “due process” ve “kanun önünde eşitlik” ilkeleri, temelde Magna Carta’dan ilham alarak şekillenmiştir. Bu nedenle kanunilik ilkesinin kurumsallaşma sürecini incelerken, Magna Carta’nın getirdiği sınırlayıcı hükümleri göz ardı etmek mümkün değildir.

Aydınlanma Dönemi Düşünürleri ve Ceza Hukukunun Dönüşümü​

Aydınlanma Dönemi ile birlikte Avrupa’da hukukun yeniden yorumlanması ve keyfi cezalandırmaya karşı teorik temellerin oluşturulması söz konusu olmuştur. Bu dönemde Montesquieu, Voltaire, Rousseau ve Beccaria gibi düşünürler, devlete tanınan ceza verme yetkisinin sınırlandırılması gerektiğini savunmuş, cezalandırmada ölçülülük ve hukuki güvenlik kavramlarını ön plana çıkarmışlardır. Özellikle Beccaria’nın “Suçlar ve Cezalar Üzerine” adlı eseri, kanunilik ilkesinin modern anlamda anlaşılmasında ve uygulanmasında bir dönüm noktası olarak kabul edilir.

Beccaria, her fiilin önceden belirlenmiş bir yasa metninde suç olarak düzenlenmesi ve buna karşılık gelecek cezanın da gene aynı metinde açıkça ifade edilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Bununla birlikte, cezaların caydırıcı ancak ölçülü olması, işkence ve zalimane ceza yöntemlerinin kaldırılması gibi konular, kanunilik ilkesiyle yakından ilintilidir. Beccaria’nın önerileri, o dönemin hükümetlerinde büyük tartışmalara yol açmış, ancak zamanla birçok Avrupa ülkesinin ceza mevzuatının şekillenmesinde etkili olmuştur.

Aydınlanma hareketi, hukuki reformlara zemin hazırlamakla kalmamış, halk egemenliği fikrinin yükselmesiyle birlikte, kanun yapma gücünün monarktan veya soylulardan alınarak daha geniş bir meclis tabanına yayılmasını da sağlamıştır. Bu süreçte anayasacılık akımı hız kazanmış ve anayasal metinlerde kanunilik ilkesi çeşitli şekillerde yer almaya başlamıştır. Toplumsal sözleşme kuramı doğrultusunda, vatandaşların ancak kendi rızalarıyla katıldıkları bir düzende cezalandırmanın meşru olabileceği kabulü, keyfi yönetim biçimlerinin gerilemesi ve kanunilik ilkesinin kurumsallaşması açısından büyük önem taşır.

Kanunilik İlkesinin Tanımı ve Anayasal Dayanakları​

Literatürde kanunilik ilkesi, “nullum crimen, nulla poena sine lege” şeklinde ifadesini bulan Latince deyişle özdeşleştirilir. Türkçeye çevrildiğinde, “kanunsuz suç ve ceza olmaz” anlamına gelir. Bu ilke, bir fiilin ancak kanunda açıkça suç olarak tanımlanmasıyla suç sayılabileceği ve yine bu fiil karşılığında ancak kanunda yer alan cezanın uygulanabileceği fikrine dayanır. Modern hukuk devletlerinde bu prensibin kabulü, bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin korunması bakımından olmazsa olmazdır.

Kanunilik ilkesinin sağladığı temel avantajlardan biri, öngörülebilirliktir. Suçun tanımı ve cezası önceden belirlenmişse, bireyler hangi davranışların hukuka aykırı olduğunu ve bu davranışların nasıl bir müeyyideye tâbi tutulacağını bilir. Öngörülebilirlik, aynı zamanda hukuki güvenliği de teminat altına alır. Eğer devlet, cezalandırma yetkisini keyfi olarak kullanırsa, bireylerin hukuki öngörüsü kalmaz ve toplumsal düzen ciddi şekilde sarsılır.

Anayasal dayanaklar bakımından, pek çok ülkenin anayasasında “kanun yoksa suç da yoktur, ceza da yoktur” şeklinde maddeler yer alır. Bu hükümlerin amacı, devleti ve yasama organını, suç ve ceza düzenlemelerini keyfi olmaktan uzak, belli ilkelere bağlı kalarak yapmaya zorlamaktır. Dolayısıyla kanunilik ilkesi, devlet mekanizmasının cezalandırma konusunda sınırlandırılmasının en önemli yollarından biridir.

Hukuki Güvenlik ve Temel Haklar Arasındaki İlişki​

Hukuki güvenlik, bireylerin yasa karşısında eşit muamele görmeleri ve geleceğe dair planlama yapabilmeleri için hayati bir ilkedir. Ceza hukuku, devletin en ağır yaptırım gücünü ifade eder; zira bireylerin özgürlük, mülkiyet ve hatta yaşam haklarına varan sınırlandırmalar söz konusu olabilir. Bu nedenle, cezalandırma mekanizmasının net ve belirli ölçütlere bağlanması, temel haklar bakımından kritik önemdedir.

Kanunilik ilkesi, temel hak ve özgürlüklerle de doğrudan ilişkilidir. Örneğin, ifade özgürlüğü, toplanma özgürlüğü gibi alanlarda sınırlandırıcı hükümler getirilecekse, bu hükümler mutlaka kanuna dayanmalıdır. Aksi takdirde, idarenin veya yargı organlarının geniş takdir yetkisi kullanarak bireylerin temel haklarını ortadan kaldırması söz konusu olabilir. Bu açıdan bakıldığında, kanunilik ilkesi aynı zamanda demokrasi ve özgürlükler açısından da bir güvence mekanizmasıdır.

Devletin cezalandırma gücünün meşru kabul edilebilmesi için sadece kanunilik yeterli değildir; aynı zamanda söz konusu düzenlemelerin insan onuruna ve anayasal ilkelere uygun olması gerekir. Burada da kanunilik, hukuk devleti ilkesinin bir alt unsuru olarak karşımıza çıkar. Eğer kanun koyucu, temel haklara aykırı olacak şekilde bir düzenleme yaparsa, kanunilik ilkesine biçimsel olarak uyulsa dahi, özünde insan hakları ihlali meydana gelebilir. Bu nedenle, kanunilik ve temel haklar arasındaki ilişki, her zaman dengeli bir yaklaşımı zorunlu kılar.

Eşitlik İlkesiyle Bağlantısı​

Kanunilik ilkesi, eşitlik ilkesinin ceza hukuku alanındaki tamamlayıcısı olarak da görülebilir. Eşitlik ilkesi, yasaların herkes için aynı şekilde uygulanmasını gerekli kılar. Eğer suç tanımları net ve kanun metninde açıkça ifade edilmişse, yargı organları suçun unsurlarını herkes için aynı ölçütlerle değerlendirir. Aksi durumda, yani tanımların muğlak ve yoruma açık olması hâlinde, yargılama süreçlerinde keyfilik ve ayrımcılık riski ortaya çıkar.

Eşitlik ilkesi ile kanunilik ilkesi arasındaki bu bağlantı, hukuk güvenliği bağlamında önemli bir dayanak oluşturur. Bireyler, suçla ilgili düzenlemelerin somut ve net olduğunu, yargılamada da eşit ve adil muamele göreceklerini bilmek ister. Böylece toplum, kanuna olan güvenini korur ve hukuk sistemi meşruiyetini sağlamlaştırır. Kanunilik olmadan eşitlik sağlanamaz; eşitlik olmadan da kanuniliğin fiilen uygulanması güçleşir. Bu nedenle iki ilke, ceza hukukunun demokratik çerçevesini oluşturan temel sütunlar olarak değerlendirilebilir.

Unsurlar ve Alt İlkeler​

Kanunilik ilkesi, ceza hukukunda sadece “kanun yoksa suç da yoktur” şeklinde dar bir perspektifle değerlendirilmemelidir. Bu ilkenin uygulamada birçok alt ilkesi ve tamamlayıcı unsuru bulunur. Bunlar arasında kıyas yasağı, belirlilik ilkesi, lehe kanun uygulaması ve ceza normlarının dar yorumlanması gibi temel prensipler yer alır. Bu alt ilkeler, kanunilik ilkesinin gerçek anlamda hayata geçirilmesini sağlar ve devlete tanınan ceza verme yetkisinin sınırlarını daha da netleştirir.

Kıyas Yasağı​

Ceza hukukunda kıyas yasağı, “kanunilik ilkesi”nin en doğrudan yansımalarından biridir. Kıyas yasağı, bir ceza normunun benzer bir duruma, kanunda açık hüküm olmaksızın uygulanmamasını ifade eder. Ceza hukukunda suçun unsurları ve cezanın miktarı mevzuatta açıkça belirlenmelidir; hakim, kanundaki boşlukları doldurmak ya da kıyaslama yapmak suretiyle yeni suç tipleri ortaya çıkaramaz.

Kıyas yasağı, özellikle ceza hukukunun diğer hukuk dallarından en önemli farklarından biridir. Örneğin, özel hukukta kıyasa izin verilebilir; ancak ceza hukukunda bu tür bir yorum mekanizması, suç ve ceza alanının keyfi genişlemesine yol açar. Kişinin cezalandırılması için fiilin kanunen açıkça suç sayılması gerekir. Kıyas yasağı, bu gerekliliği güvence altına alarak hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik ilkelerinin gerçekleşmesine katkıda bulunur.

Belirlilik İlkesi​

Belirlilik ilkesi, ceza normlarının herkes tarafından anlaşılabilir şekilde kaleme alınmasını gerektirir. Suç tanımı ve cezanın içeriği muğlak veya çok geniş ifadelerle belirlenmişse, keyfi yorum ve uygulamalara zemin hazırlayabilir. Bu da hukuk güvenliğini zedeler. Kanunilik ilkesinin ana hedefi olan “öngörülebilirlik,” belirlilik ilkesiyle birlikte sağlanır.

Belirlilik ilkesinin ihlali, hem suçun hem de cezanın sınırlarının flu hale gelmesi demektir. Örneğin, “ahlaka aykırı davranış” gibi genel bir ifade, hangi somut eylemlerin suç sayılacağını belirleme noktasında yeterince açıklayıcı değildir. Böyle bir hüküm, yargı organlarına gereğinden fazla takdir yetkisi tanıyabilir ve farklı vakalarda aynı fiile farklı cezalar verilmesi gibi sonuçlar doğurabilir. Bu açıdan, kanun metinlerinin yazım tekniği büyük önem taşır. Kanunların açık, anlaşılır ve net olması, ceza hukuku uygulamasında adil ve öngörülebilir kararların alınmasının ön koşuludur.

Lehe Kanun Uygulaması​

Kanunilik ilkesi, geriye yürüme yasağını da içinde barındırır. Ancak ceza hukukunda temel prensip, sanık lehine olan düzenlemelerin geçmişe etkili biçimde uygulanmasıdır. Buna “lehe kanun uygulaması” veya “sanığın lehine olan kanunun geriye yürümesi” denir. Burada amaç, daha ağır yaptırımlar öngören bir kanunun, fiil işlendiği sırada yürürlükte olmayan hükümlerini birey aleyhine işletmemektir.

Lehe kanun uygulaması, kanunilik ilkesinin ceza adaleti sistemindeki insani yönünü yansıtır. Eğer ortada aynı fiille ilgili iki farklı düzenleme varsa ve bunlardan biri daha hafif bir ceza öngörüyorsa, ceza hukuku bu düzenlemenin uygulanmasını tercih eder. Bu yaklaşım, bir yandan kişilerin devlet karşısında korunmasını sağlarken, diğer yandan kanun koyucunun suç politikalarında yaptığı değişikliklerin toplumun tamamı için daha adil bir hukuk düzeni kurma amacına hizmet eder.

Ceza Normlarının Yorumlanması​

Kanunilik ilkesinin somut uygulamada karşılık bulabilmesi, büyük ölçüde yargı organlarının ceza normlarını yorumlama biçimine bağlıdır. Kanunda yazılı hükümlerin lafzına sadık kalınması ve bu hükümlerin dar yorumlanması, temel bir ilkedir. Bir ceza normunun genişletici yorumla esnetilmesi, suçun sınırlarını büyütebilir ve kişilerin beklenmedik bir şekilde cezalandırılmasına yol açabilir.

Dar yorum ilkesi, ceza hukukunun temel prensiplerinden biri olan “suçta ve cezada kanunilik” anlayışıyla doğrudan ilintilidir. Yargılama süreçlerinde, suçun unsurlarının tam olarak oluşup oluşmadığı dikkatle incelenmeli ve ceza normu birey aleyhine genişletici şekilde uygulanmamalıdır. Bu yaklaşım, keyfi uygulamaların önüne geçer ve hukuk güvenliğini pekiştirir.

Uluslararası Sözleşmeler ve Kanunilik İlkesi​

Kanunilik ilkesi, günümüzde uluslararası insan hakları belgeleri ve sözleşmeler tarafından da koruma altına alınmış bir norm haline gelmiştir. Gerek bölgesel gerekse evrensel düzeyde pek çok metin, “kanunsuz suç ve ceza olmaz” prensibini tanır ve devletleri bu ilkeyi iç hukuklarında uygulamaya mecbur kılar. Bu durum, bireylerin sadece ulusal ölçekte değil, uluslararası platformlarda da hak arayabilmelerinin önünü açar.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi​

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS), 7. maddesiyle kanunilik ilkesine net bir gönderme yapar. Bu maddeye göre hiç kimse, işlendiği sırada ulusal veya uluslararası hukuka göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı cezalandırılamaz. Ayrıca fiilin işlendiği sırada uygulanabilecek cezadan daha ağır bir ceza verilemez. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), bu ilkeyi yorumlarken kıyas yasağını ve belirlilik ilkesini de kapsam içine alır.

AİHM kararlarında, kanun metninin öngörülebilir olması ve kanunilik ilkesinin özüne zarar vermemesi gerektiği vurgulanır. Özellikle terörle mücadele, milli güvenlik, kamu düzeni gibi gerekçelerle yapılan düzenlemelerin bile AİHS’nin kanunilik kriterlerine uygunluk göstermesi istenir. Bu, devletlerin ceza politikalarını oluştururken uluslararası standartlara uyma zorunluluğunu da beraberinde getirir.

Birleşmiş Milletler Temel Belgeleri​

Birleşmiş Milletler (BM) düzeyinde, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi (MSHUS) gibi metinlerde de kanunilik ilkesine değinilmektedir. MSHUS’un 15. maddesi, hiç kimsenin işlendiği zaman ulusal veya uluslararası hukukça suç sayılmayan bir fiil nedeniyle mahkum edilemeyeceğini belirtir. Ek olarak, suça verilecek cezaların fiilin işlendiği sırada belirlenen sınırları aşmaması ve daha sonra yürürlüğe giren lehe kanunlardan faydalanılabilmesi esası da kabul edilmiştir.

BM sözleşmelerinin bağlayıcı niteliği ve bunlara ek protokoller, kanunilik ilkesinin küresel ölçekte tanınmasını sağlar. Özellikle uluslararası ceza hukuku alanında kurulan mahkemeler ve ad hoc ceza yargılamaları (örneğin, Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi, Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi) da “nullum crimen, nulla poena sine lege” ilkesini uygulamada öne çıkarmıştır. Suçun geriye dönük olarak tanımlanması veya tanımlamanın belirsiz olması, uluslararası yargı organlarının gözünde büyük sorun teşkil etmektedir.

Avrupa Birliği Hukuku Kapsamındaki Düzenlemeler​

Avrupa Birliği (AB) ülkeleri arasında ceza hukuku alanında önemli bir uyum süreci yaşansa da, AB’nin temel kurucu antlaşmalarında doğrudan bir “ceza kanuniliği” ilkesi düzenlemesi bulunmamaktadır. Ancak AB Temel Haklar Şartı’nın 49. maddesi, “suç ve ceza ilişkisi”nin kanuna dayalı olması gerektiğini vurgulayarak, AİHS’ye paralel bir yaklaşım benimser. Bu çerçevede, AB üyesi ülkeler kendi ulusal mevzuatlarında kanunilik ilkesine uygun düzenlemeler yapmaya ve bunları uygulamaya mecburdur.

AB hukuku, özellikle sınır aşan suçlarla (terörizm, organize suçlar, kara para aklama vb.) mücadelede ortak politikalar geliştirmeye çalışır. Bu mücadelede dahi kanunilik ilkesinin temel bir referans noktası olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Üye devletler, AB direktif ve tüzüklerini kendi iç hukuklarına aktarırken, suç ve ceza tanımlarını açık ve net bir şekilde formüle etmekle yükümlüdür. Bu, kanunilik ilkesinin ulus üstü bir norm olarak benimsenmesini güçlendirir.

Türk Ceza Hukukunda Düzenleme ve Uygulama​

Türk hukuk sisteminde de kanunilik ilkesi, hem anayasal hem de kanuni düzenlemelerle teminat altına alınmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) “kanunsuz suç ve ceza olmaz” prensibi açıkça ifade edilir. Uygulamada ise Yargıtay kararları, bu ilkenin somutlaşmasında ve yorumlanmasında büyük rol oynar.

5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nda Kanunilik​

5237 sayılı TCK’nın 2. maddesi, suç ve cezalarda kanunilik ilkesini düzenler. “Kanunsuz suç ve ceza olmaz” başlıklı bu madde, önceki ceza kanunlarına kıyasla daha sistematik bir yapıya sahiptir. Madde, açıkça ifade eder ki kanun tarafından açıkça suç olarak tanımlanmayan bir fiil nedeniyle kimseye ceza verilemez ve kanunda gösterilmeyen bir ceza veya güvenlik tedbiri uygulanamaz.

TCK’da ayrıca kıyas yasağına vurgu yapılmakta ve cezaların yasallığı, suçun unsurlarının belirginliği gibi konular net bir şekilde açıklanmaktadır. Bu düzenlemeler, özellikle Türk ceza adalet sisteminde “tipiklik” ilkesinin güçlenmesini sağlamıştır. Fiilin kanun metninde belirtilen unsurları barındırmaması durumunda, suç tipi gerçekleşmiş sayılmaz. Böylece yargının keyfi değerlendirmelerle suç yaratması engellenmiş olur.

Yargıtay Kararlarında Görülen Eğilimler​

Yargıtay, Türk ceza hukukunun en yüksek yargı merci olarak, kanunilik ilkesinin pratiğe yansımasında belirleyici bir konuma sahiptir. Çeşitli kararlarında, suçun unsurlarının mutlaka kanunda belirtilmesi gerektiğine ve yargıcın yeni bir suç icat edemeyeceğine vurgu yapar. Benzer şekilde, lehe kanun uygulaması ve kıyas yasağı gibi alt ilkeler de Yargıtay’ın kararlarında sıkça yer alır.

Kanunilik ilkesine ilişkin ortaya çıkan ihtilaflarda, Yargıtay özellikle “tipiklik” ve “maddi unsurun gerçekleşmesi” hususlarına dikkat çeker. Eğer kanunda tanımlanan tipik eylemle fiil birebir örtüşmüyorsa, suçun oluşmadığına karar verilir. Yine, idari nitelikli bazı düzenleyici işlemlerin ceza normu haline getirilmesi hususlarında titiz bir yaklaşım sergilenmekte; ceza hukukunun sadece kanunla düzenlenmesi gerektiği ilkesi korunmaya çalışılmaktadır.

Uyuşmazlık Çözümünde Kanunilik İlkesine Atıflar​

Türk hukuk pratiğinde, kanunilik ilkesine atıflar, sıklıkla ceza yargılaması süreçlerinde ve itiraz mercii olan üst mahkemelerde görülür. Özellikle Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru mekanizması kapsamında incelediği dosyalarda, kanunilik ilkesine aykırı bir uygulama iddia edildiğinde, mahkeme bu ilkeyi uluslararası sözleşmeler ışığında yorumlar. Böylece AİHM içtihadı da dikkate alınır ve kanunilik ilkesinin evrensel kriterlere uygun yorumlanması sağlanır.

Öte yandan, hukuk güvenliğini zedeleyebilecek muğlak ifadeler içeren kanun maddeleri, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilebilmektedir. Kanunun ilgili hükmünün açık, anlaşılır ve net olmaması, anayasal düzeyde kanunilik ilkesinin ihlali olarak görülür. Bu mekanizma, kanun koyucuyu daha titiz davranmaya iter ve keyfi uygulamaların önüne geçmeyi hedefler.

Karşılaştırmalı Hukukta Durum​

Kanunilik ilkesi, farklı hukuk sistemlerinde çeşitli şekillerde uygulanır. Bazı sistemler bu ilkeyi katı biçimde yorumlarken, bazıları daha esnek yaklaşır. Anglo-Sakson, Kıta Avrupası ve İslam hukuk gelenekleri, kanunilik anlayışı bakımından farklı örnekler sunar.

Anglo-Sakson Hukuk Sistemi​

Anglo-Sakson hukukunda (Common Law), önceleri “örf ve adet hukuku” ile yargıçların içtihatları büyük önem taşırdı. Bu sistemde yazılı kanunların rolü sınırlı olduğu için, ceza hukukunun kanunilik boyutu başlarda tartışmalıydı. Ancak zamanla İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkelerde yazılı kanunlar (statute law) yaygınlaşmış, belirli suç tipleri ve cezalar kanun metinlerinde düzenlenir hale gelmiştir.

Bununla birlikte, common law geleneğindeki yargıçların içtihat oluşturma yetkisi, Kanunilik ilkesiyle nasıl bağdaştırılacağı konusunda teori ve uygulamada çeşitli tartışmalara neden olmuştur. Anglo-Sakson hukuk sisteminde hâlâ belli suç tiplerinin temeli içtihatlara dayanır. Buna rağmen modern dönemde, anayasa veya statüye dayalı düzenlemelerin önemi arttığı için, yargıçlar keyfi şekilde yeni suç yaratmaktan uzak durmak zorundadır. Sonuç itibarıyla bugünün Anglo-Sakson hukuk düzenlerinde de “hiç kimse kanunen suç sayılmayan bir fiilden dolayı cezalandırılamaz” prensibi temel bir anlayış haline gelmiştir.

Kıta Avrupası Hukuk Sistemi​

Kıta Avrupası hukuk sistemi, yazılı hukuk geleneğine dayanır ve “kanunilik ilkesi” bu coğrafyada en net biçimde ifadesini bulur. Alman, Fransız ve İtalyan ceza kanunlarında, suç tiplerinin ayrıntılı tanımları ve cezaların kategorik olarak belirlenmesi, kanunilik ilkesinin yansımasıdır. Fransa’da 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi, Almanya’da ise Grundgesetz (Temel Yasa) ve Strafgesetzbuch (Alman Ceza Kanunu), bu ilkeyi koruma altına alır.

Kıta Avrupası hukuku, aydınlanma dönemi düşünürlerinin ve devrimlerin etkisiyle katı bir “yazılılık” esasına yönelmiş, böylece keyfi yargılamanın önlenmesi amaçlanmıştır. Bu yaklaşım, kıyas yasağını da içselleştirdiği için, ceza normlarının dar yorumlanmasına önem verir. Yargı organları, kanun metnindeki açıklığa rağmen muğlak bir durumla karşılaştıklarında, esasen sanık lehine yorum yaparak suçun oluşmadığına karar verebilmektedir.

İslami Hukuk Sistemi ve Güncel Yansımalar​

İslam hukukunda (Şeriat) suç kavramı, “hudud,” “kısas” ve “ta’zir” suçları şeklinde kategorilere ayrılır. Hudud suçları, Kur’an’da ve sünnette açıkça belirlenen cezalara tabidir. Burada kanunilik ilkesine benzer biçimde, belirli fiiller ve bu fiillere karşılık gelen cezalar ilahi kaynaklarda yer alır. Dolayısıyla teolojik referansın kesinliği, bir nevi kanunilik mantığını yansıtır.

Bununla birlikte, modern devlet yapısına geçiş yapan İslam ülkeleri, şeri hükümlere ek olarak seküler kanunlar da uyguladıkları için, ceza hukukunda çift katmanlı bir yapı söz konusu olabilmektedir. Bazı ülkelerde hâlâ kralın veya emir’in kararnameleriyle ceza hukuku alanında düzenleme yapılması, kanunilik ilkesini zedeleyebilmektedir. Ancak birçok İslam ülkesinin anayasasında ve ceza kanununda “kanunsuz suç ve ceza olmaz” ilkesi açıkça yer almaya başlamıştır. Bu dönüşüm, uluslararası hukuki normlara uyum sağlama gerekliliğinin ve küresel insan hakları çerçevesinin bir sonucudur.

Eleştiriler ve Uygulamada Yaşanan Sorunlar​

Kanunilik ilkesi, hukuki güvenliğin ve adaletin teminatı olarak görülse de, çeşitli eleştiri ve sorunlar mevcuttur. Özellikle olağanüstü hâl dönemlerinde ya da hızlı toplumsal değişimin yaşandığı süreçlerde, yeni suç tiplerinin veya ceza düzenlemelerinin kanuni düzenleme aşamasındaki gecikmeleri tartışmalara yol açar. Ayrıca, teknolojik gelişmelerle ortaya çıkan yeni suç tiplerinin kanunilik ilkesine uygun şekilde düzenlenmesi her zaman kolay olmaz.

Kişilerin Aleyhine Sonradan Yürürlüğe Giren Kanunlar​

Geriye yürümezlik ilkesi, kanunilikle yakından bağlantılıdır. Ancak bazı devletlerde, özellikle siyasi veya toplumsal karmaşa dönemlerinde, önceden suç sayılmayan fiillerin suç olarak tanımlanması ve bu düzenlemelerin geriye dönük olarak uygulanmaya çalışılması tartışma yaratır. Bu tür uygulamalar, kanunilik ilkesinin en temel yönü olan “öngörülebilirlik” ve “yasallık” kavramlarına aykırıdır.

Özellikle askeri darbe veya yoğun terör olaylarının yaşandığı dönemlerde, devlet güvenliği gerekçesiyle kanunlar hızlıca değiştirilir ve bazen geçmişe etkili olacak şekilde kullanılmak istenir. Bu durumda bireyler, fiili işledikleri zaman suç oluşturmayan bir davranış nedeniyle yargılanma riskiyle karşı karşıya kalırlar. Uluslararası insan hakları mekanizmaları, bu tür geriye yürütme girişimlerini ağır bir şekilde eleştirir.

İdari Düzenlemelerin Ceza Normu Niteliğine Bürünmesi​

Bazı hukuk sistemlerinde, bakanlıklar veya diğer idari kurumlar, yönetmelikler ve tüzükler yoluyla cezalandırıcı hükümler getirebilmektedir. Oysa kanunilik ilkesi, suç ve cezaların sadece yasama organı tarafından çıkarılan kanunla düzenlenmesini öngörür. İdari düzenlemelerle getirilen yaptırımların nitelik olarak “ceza” şeklinde sayılması, anayasal açıdan soru işaretlerine neden olur.

Örneğin, idari para cezalarının bazı durumlarda doğrudan ceza niteliği taşıyabileceği tartışılmaktadır. Eğer idari para cezası, yaptırımın miktarı ve uygulama biçimi bakımından özgürlüğü sınırlayıcı bir etki yaratıyorsa, bu ceza hükmünün mutlaka kanun temelli olması gerekir. Aksi halde kanunilik ilkesi ihlali gündeme gelir.

Belirsiz Tanımlar ve Kanun Yapma Tekniği Sorunları​

Kanun metinlerinde sıkça rastlanan muğlak ifadeler, uygulamada önemli sorunlar doğurur. “Kamu düzenini bozma,” “toplumun genel ahlakına aykırılık,” “devletin itibarını zedeleme” gibi geniş tanımlı suç tipleri, yargıya fazla geniş bir yorum alanı bırakır. Bu da kanunilik ilkesinin sağladığı korumayı zayıflatır.

Kanun yapma tekniğindeki eksiklikler, suç tiplerinin somut unsurlarının net bir şekilde belirtilmemesine yol açar. Burada hem kanun koyucuya hem de yargıya büyük sorumluluk düşer. Meclis, kanunları düzenlerken belirlilik ilkesine azami özen göstermeli; yargı da yorumu asgari düzeyde tutarak, kanunilik ilkesini ihlal etmemelidir. Bu tür belirsizlikler, özellikle politik muhaliflere veya belirli toplumsal gruplara karşı cezaların keyfi biçimde kullanılmasına kapı aralayabilir.

Ceza Politikası ve Hukuki Değerlendirmeler​

Kanunilik ilkesi, sadece teknik bir hukuki kural değil, aynı zamanda bir ceza politikası aracıdır. Devletin suç tanımındaki ve ceza politikasındaki tercihleri, bu ilkenin nasıl yorumlanıp uygulandığını doğrudan etkiler. Hukuk devletinin korunması, temel hakların güvenceye alınması ve toplumsal barışın sağlanması gibi hedefler, kanunilik ilkesiyle doğrudan ilişkilidir.

Meşruiyet ve Devletin Yetki Sınırları​

Devletin en önemli fonksiyonlarından biri, kamu düzenini korumak için ceza verme yetkisini kullanmaktır. Ancak bu yetki, sınırsız değildir. Kanunilik ilkesi, devletin suç ve ceza alanındaki gücünü anayasaya ve yasal normlara uygun biçimde kullanmasını zorunlu kılar. Meşru bir ceza sisteminin varlığından söz edebilmek için, sadece kanunlarda suç olarak tanımlanmış fiillerin cezalandırılması ve bu fiillere verilen cezaların da ölçülü olması gerekir.

Devlet, kanun yapma yetkisini kullanırken, toplumun değer yargılarını ve anayasal prensipleri dikkate almak durumundadır. Bu nedenle, bir fiilin suç olarak tanımlanması her zaman geniş katılımlı bir demokratik süreç gerektirir. Toplumun hangi eylemleri tehlikeli veya zararlı gördüğü, mecliste tartışmalarla somutlaşır ve kanun metnine yansır. Kanunilik ilkesi, bu sürecin keyfi biçimde işletilmesini engeller.

Toplumsal Değerler ve Hukuk Arasındaki İlişki​

Kanunilik ilkesi, toplumun değerleriyle hukuk düzeni arasındaki etkileşimi de yansıtır. Suç tanımları ve cezalar, hiçbir zaman durağan değildir; aksine toplumsal gereksinimlere ve değişen değer yargılarına göre dönüşür. Ancak bu dönüşüm, mutlaka kanun yapma sürecine uygun şekilde gerçekleşmelidir. Devlet veya yargı organları, salt toplumsal tepki ya da konjonktürel baskılar sebebiyle, fiilleri kanunda öngörülmediği halde cezalandıramaz.

Modern toplumlarda, internet ve sosyal medya aracılığıyla yeni suç tipleri ortaya çıkmıştır. Bu suçların tanımlanması ve cezalandırılması, kanunilik ilkesi çerçevesinde gerçekleştirilmelidir. Aynı şekilde, etik ve ahlaki meselelerdeki değişiklikler de ceza kanunlarına yansıyabilir. Fakat her durumda, kanunilik prensibi geçerlidir: Hangi fiilin suç sayıldığı ve bu suçun cezasının ne olduğu, mutlaka kanunda belirli ve net olarak gösterilmelidir.

Kanunilik ilkesi, böylelikle hem hukuk devletinin hem de demokrasinin vazgeçilmez bir öğesini oluşturur. Cezalandırma sürecinin keyfilikten uzak, toplum nezdinde meşru ve öngörülebilir olması, bireylerin devlete ve hukuka olan güvenini pekiştirir. Bu da uzun vadede toplumsal barışı ve istikrarı güçlendirir. Kanunilik ilkesi ihlal edildiğinde ise, devletin cezalandırma yetkisi otoriter bir nitelik kazanarak temel hak ve özgürlükleri tehdit eder. Bu nedenle, ceza hukukunun her aşamasında ve toplumsal yaşamın her alanında kanuniliğin korunması büyük önem taşır.
 
Geri
Tepe