Neler yeni
HukukiSözlük.com

Ücretsiz bir hesap oluşturarak hemen üye olun! Üye girişi yaptıktan sonra, bu sitede kendi konu ve gönderilerinizi ekleyerek tartışmalara katılabilir, ayrıca özel mesaj kutunuzu kullanarak diğer üyelerle iletişime geçebilirsiniz. Böylece tüm forum özelliklerinden tam olarak yararlanabilir ve deneyiminizi dilediğiniz gibi özelleştirebilirsiniz!

Toplanma ve Gösteri Yapma Hürriyeti

hukukisozluk

Yönetim
Personel

Toplanma ve Gösteri Yapma Hürriyetinin Kavramsal ve Tarihsel Arka Planı​

Toplanma ve gösteri yapma hürriyeti, bireylerin kolektif olarak bir araya gelerek düşüncelerini, taleplerini veya protestolarını barışçıl biçimde dile getirebilmesini güvence altına alan temel bir insan hakkı olarak kabul edilir. Bu hürriyetin tarihsel gelişimi, toplumsal düzenin dönüşümü, siyasi erklerin değişimi ve demokratik katılım kanallarının genişlemesiyle yakından ilişkilidir. İlk toplu hareketlerin ve protesto kültürünün temelleri, antik dönemdeki halk meclislerinden Orta Çağ’da esnaf loncalarının dayanışma gösterilerine kadar uzanır. Ancak modern anlamda kitlesel toplanma ve gösteri yapma hürriyetinin kökeni, özellikle 18. ve 19. yüzyıllardaki demokratik devrimler ve anayasal yönetimlerin benimsenmesiyle somut biçimde ortaya çıkmıştır.

Fransız Devrimi (1789) ve Amerikan Devrimi (1775-1783) gibi örnekler, halkın siyasal gücün kaynağı olduğuna ilişkin düşüncenin yaygınlaşmasını sağlamıştır. Bu dönemde tabandan gelen kitlesel hareketler, yönetimle doğrudan etkileşimi mümkün kılan bir anlayış üretmiş; gösteri, yürüyüş ve toplanma biçimindeki eylemler de siyasal katılımın somut ifadesi hâline gelmiştir. Aynı şekilde, sanayi devrimi sonrasında işçi hakları için örgütlenmelerin ve sendikal hareketlerin doğuşu, emekçilerin kolektif hak arama mücadelesinde toplanma özgürlüğünün önemini ortaya koymuştur.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden itibaren de çeşitli anayasal ve yasal reformlar, toplumsal hayatı düzenleyen kanunlarda yeni hak ve özgürlük teminatları tesis etme çabasıyla öne çıkmıştır. Meşrutiyet ilanları, birtakım siyasal partilerin ve cemiyetlerin kurulmasıyla birlikte, kollektif eylem kültürünün temellerini atmıştır. Cumhuriyetin kuruluşu sonrasında ise toplanma ve gösteri yapma hürriyeti, anayasal bir hak olarak düzenlenmiştir. Türkiye’de bu hak, farklı dönemlerde değişen siyasi iklimin etkisiyle zaman zaman kısıtlanmış olsa da anayasal ve yasal zeminde varlığını korumuştur.

Toplanma ve gösteri yapma hürriyetinin kavramsal boyutu, genellikle “barışçıl” nitelik taşıma, hakların kullanımını engellememe, görüş ve düşünceleri açıkça ifade edebilme kriterleri etrafında şekillenir. Bu hürriyetten yararlanmak isteyenlerin, yalnızca devlete karşı değil aynı zamanda diğer bireylerin haklarına karşı da sorumluluk taşıması gerektiği vurgulanır. Bunun yanı sıra, kamu düzeni ve güvenliği gibi meşru amaçlarla devletin müdahalede bulunabileceği, ancak bu müdahalenin ölçülü olması ve temel özüne dokunmaması gerektiği kabul edilir.

Bu çerçevede, ulusal hukuk düzenlerinde ve uluslararası normlarda toplanma ve gösteri yapma hürriyetinin sınırları ile ilgili tartışmalar, hem devletlerin güvenlik politikaları hem de toplumsal hareketlerin meşru talepleri arasında bir denge kurulmasına odaklanır. Örneğin, geniş katılımlı bir barışçıl protesto, demokratik katılımın kuvvetlenmesinde ve kamuoyunun şekillenmesinde hayati bir rol oynayabilir. Ancak gösteri sürecinde şiddete başvurulması veya kamu düzenini tehdit edici davranışların görülmesi hâlinde, devletin koruma sağlama zorunluluğu kapsamında belli müdahalelerde bulunması kaçınılmaz hâle gelir.

Toplanma ve gösteri yapma hürriyetinin tarihsel ve kavramsal arka planı, günümüzde de geçerliliğini koruyan iki temel fonksiyona işaret eder:

  • Bireysel ve kolektif özgürlükleri tesis etme: Demokratik katılım imkanını çoğaltarak, toplumun farklı kesimlerinin sesi olma işlevi.
  • Devlet iktidarını dengeleme: Siyasi karar alıcıları kamusal tartışma zemini oluşturarak şeffaflığa ve hesap verebilirliğe zorlayan bir mekanizma.

Modern toplumsal hareketlerin ortaya çıkışı ve kitle iletişim araçlarındaki gelişmeler, toplanma özgürlüğünün boyutlarını daha da genişletmiştir. Özellikle internet ve sosyal medya, fiziksel bir mekânda toplanmaya gerek olmaksızın kitlesel protestoların organize edilmesine imkân tanımaktadır. Bu yönüyle, toplanma ve gösteri yapma hürriyetinin dijital boyutu da geleneksel kavramsal çerçeveyle birlikte ele alınması gereken bir olguya dönüşmüştür.

Uluslararası Belgelerde Toplanma ve Gösteri Yapma Hürriyeti​

Uluslararası insan hakları hukuku metinleri, toplanma ve gösteri yapma hürriyetini temel haklardan biri olarak düzenlemektedir. Birçok sözleşme ve deklarasyonda bu hak, ifade özgürlüğü ve örgütlenme hakkı ile birlikte ele alınarak demokratik toplumun vazgeçilmez unsurlarından biri sayılmaktadır.

Birleşmiş Milletler (BM) çerçevesinde hazırlanan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin (1948) 20. maddesi, “Herkes barışçıl toplanma ve örgütlenme hakkına sahiptir” hükmüyle bu hakkı evrensel bir ilke olarak kabul etmiştir. Bu bildiri her ne kadar bağlayıcılığı olmayan bir metin olsa da uluslararası hukukta bir “teamül” veya “genel ilke” niteliği kazanması itibarıyla büyük öneme sahiptir.

Buna ek olarak, 1966 tarihli Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme (ICCPR) de 21. maddesinde barışçıl toplanma hakkını güvence altına almıştır. ICCPR, devletlerin bu hakkı ancak ulusal güvenlik, kamu düzeni, kamu sağlığı veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması gibi sınırlı durumlarda, demokratik toplumda gerekli ölçüde kısıtlayabileceğini öngörür. Bu maddede “barışçıl” niteliğinin altı çizilmektedir; yani toplanmaların veya gösterilerin şiddet içermesi hâlinde devletin müdahalesi için daha geniş takdir yetkisi ortaya çıkabilir. Fakat sözleşmenin genel ruhu ve denetim organlarının içtihatları, devlet müdahalelerinin orantılılık ilkesi çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğine vurgu yapar.

Avrupa kıtasında ise Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS), toplanma ve gösteri yapma özgürlüğünü 11. maddede düzenler. AİHS’nin 11. maddesi, “Barışçıl biçimde toplanma özgürlüğü”nü tanır ve sendikal örgütlenme hakkıyla birlikte ele alır. Devletin bu hakkı sınırlandırma gerekçeleri, ICCPR ile benzerlik gösterir: Kamu düzeninin korunması, milli güvenlik, suç işlenmesinin önlenmesi, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması gibi hususlar meşru kısıtlama sebepleri olarak öne çıkar. Ancak her türlü kısıtlama, Sözleşmenin 11. maddesi uyarınca “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığı ölçütüyle değerlendirilir.

  1. AİHS madde 11’in temel ilkeleri:
  2. Barışçıl nitelik taşıyan her türlü toplanma veya gösteri koruma altındadır.
  3. Devlet, bu hakkın serbestçe kullanılabilmesi için önleyici ve koruyucu önlemleri almakla yükümlüdür.
  4. Sınırlandırma, ancak yasanın öngördüğü meşru amaçlar doğrultusunda ve demokratik bir toplumda gerekli ise kabul edilir.

Amerikan İnsan Hakları Sözleşmesi (Pacto de San José, 1969) ve Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı (Banjul Şartı, 1981) gibi bölgesel insan hakları sözleşmeleri de benzer hükümler içermektedir. Latin Amerika ve Afrika coğrafyalarında da toplanma ve gösteri yapma hürriyeti, yerel kültürel ve siyasi koşullara göre farklı uygulamalara sahne olmaktadır; ancak uluslararası standartlar çerçevesinde “barışçıl toplanma hakkı” genel kabul görmüş bir prensip olarak yerini korur.

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) sözleşmeleri de özellikle sendikal faaliyetler ve işçi hakları bağlamında toplanma özgürlüğüne dair önemli düzenlemeler içerir. ILO’nun 87 ve 98 sayılı sözleşmeleri, örgütlenme hakkı ve toplu pazarlık özgürlüğü gibi konularda devletlerin sorumluluklarını detaylandırır. Bu anlamda, işçi eylemleri ve grevler de bir çeşit barışçıl toplanma olarak değerlendirilebilir.

Uluslararası belgeler, toplanma özgürlüğünü çoğu zaman ifade özgürlüğü ve örgütlenme hakkıyla iç içe geçecek biçimde ele alır. Barışçıl toplanma ve gösteri yapma hakkının amaçlarından biri, toplumsal ve siyasal konularda ortak fikir paylaşımının ve kolektif talep oluşumunun sağlanmasıdır. Bu bağlamda, sadece fiziksel mekânlarda değil, çevrimiçi ortamda da benzer özgürlük alanlarının korunması gerektiğine yönelik eğilim giderek güçlenmektedir.

Anayasal ve Yasal Temeller​

Birçok ülke anayasası, toplanma ve gösteri yapma hürriyetini açıkça güvence altına alan hükümlere sahiptir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda bu hak, 34. maddede düzenlenmiştir. İlgili maddede, “Herkes, önceden izin almadan silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir” ifadesi yer alır. Bu düzenleme, barışçıl ve silahsız nitelikteki toplantı ve gösteriler için izin şartını kabul etmeksizin kullanılabilen bir hakkın varlığını onaylar. Aynı maddenin devamında ise bu hakkın millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarıyla kanunla sınırlanabileceği öngörülmüştür.

Türkiye’de 2911 sayılı “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu,” toplanma ve gösteri yapma hürriyetinin kullanım şeklini detaylı olarak düzenler. Kanun, toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin bildirim usulünü, süresini, yapılacak yeri ve zamanını, kolluk kuvvetlerinin görev ve sorumluluklarını ortaya koyar. Uygulamada, bu kanuna dayanarak yetkili idari makamlar zaman zaman toplantı yerini değiştirme veya erteleme gibi yetkileri kullanabilir. Ancak bu tür yetkilerin kullanılmasında ölçülü olunması ve demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı şekilde keyfi uygulamalardan kaçınılması hukukun genel prensipleri açısından zorunludur.

Anayasal ve yasal düzenlemelerde, toplanma ve gösteri yapma hürriyetinin sınırları genellikle “müdahalenin ölçülülüğü” ilkesi ile belirlenir. Hem anayasal yargı organları hem de idari yargı mercileri, kolluk kuvvetlerinin veya idarenin aldığı kararların orantılı olup olmadığını inceleyerek, hak kullanımı ile kamu düzeni arasında dengeli bir yaklaşım benimsenmesini gözetir.

Yasal temeller incelendiğinde, barışçıl gösterilerin koruma altına alındığı ve temel hak kategorisinde yer aldığı görülür. Ancak uygulamada, bazı ülkelerde “önleme amaçlı gözaltılar,” “geniş yasak bölgeler” veya “geniş zamansal yasaklar” gibi tedbirler kullanılarak hakkın fiilen sınırlandığı da bilinir. Bu tür uygulamalar, anayasal düzenlemeler ile kolluğun pratik tutumu arasındaki farkı görünür kılar. Özellikle olağanüstü hâl dönemlerinde, anayasada veya kanunlarda tanınan bazı hakların kısıtlanması mümkün olabilir. Yine de insan hakları hukuku, olağanüstü hâl rejimlerinde bile çekirdek hakların korunması gerektiğini vurgular. Çekirdek hak kavramı, insanların temel insan onurunu ve varlığını güvence altında tutan hakların hiçbir koşulda kaldırılamayacağı esasına dayanır. Toplanma hakkının tamamen yasaklanması ise demokratik rejimler açısından ciddi bir gerileme olarak kabul edilir.

Bu doğrultuda, sadece kâğıt üzerindeki anayasal ilkelerin varlığı değil, kolluk güçlerinin ve idari makamların düzenli denetimi de son derece önemlidir. Hukuk devletinin etkin olduğu yapılarda, toplantı ve gösterilerin “barışçıl” nitelikte kalması devlet tarafından gözetilirken, aynı zamanda protestocuların da kamu mallarına zarar vermemesini veya şiddet içermemesini sağlamak için uygun önlemler alınır.

Sınırlandırma Ölçütleri ve Meşru Amaçlar​

Toplanma ve gösteri yapma hürriyetine getirilen sınırlamalar, genellikle anayasalar ve uluslararası sözleşmelerde “meşru amaçlar” olarak tanımlanan gerekçelerle bağdaştırılır. Bu meşru amaçlar; kamu düzeni, kamu güvenliği, milli güvenlik, genel sağlık, genel ahlak ve başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması gibi kategorilerde toplanır. Ancak “meşru amaç” kavramı, devlete her durumda geniş bir takdir yetkisi vermez. Çünkü sınırlamanın, hem kanunla öngörülmüş olması hem de orantılı ve demokratik bir toplum için “gerekli” olması gerekir.

Orantılılık ilkesi, sınırlama ile ulaşılmak istenen amaç arasındaki dengeyi gözetir. Yani devlet, bir gösteriyi tamamen yasaklamak yerine, daha hafif müdahalelerle (örneğin güzergâh değiştirme, zaman sınırlaması veya koruyucu tedbirler alma) sorunu çözebilecekse tam bir yasaklama ölçüsüz sayılabilir. Bu ilke, idarenin keyfi uygulamalarını engelleyerek hak ve özgürlükleri korumayı amaçlar.

Devletin getirdiği sınırlamalara ilişkin meşru amaçlar şu biçimlerde ortaya çıkabilir:

  • Kamu düzeni ve güvenliği: Örneğin, aynı saatte ve aynı yerde çatışma çıkması muhtemel iki ayrı gruba izin verilmesi, kamu düzenini ciddi biçimde tehdit edebilir. Bu durumda devlet, grupların gösteri yapacağı alanları veya zaman dilimlerini ayırmak gibi tedbirler alabilir.
  • Milli güvenlik: Devletin toprak bütünlüğüne veya bağımsızlığına yönelik ciddi tehditler söz konusuysa gösterilerde belirli sınırlamalar uygulanabilir. Ancak bu gerekçenin keyfi biçimde kullanılmaması için somut risk değerlendirmesi yapılması beklenir.
  • Kamu sağlığı: Özellikle salgın hastalık dönemlerinde kalabalık toplantıların yasaklanması, virüsün yayılmasını önlemek amacıyla uygulanabilir. Fakat bu yasağın kalıcılığı ve genelliği orantılılık ilkesi çerçevesinde değerlendirilmek zorundadır.
  • Başkalarının hak ve özgürlüklerini koruma: Gösteri sırasında üçüncü kişilerin mülkiyet hakkı, sağlık hakkı veya özel yaşam hakkı ihlal edilecekse, devlet önleyici tedbirler alarak gösterinin nasıl düzenleneceğine müdahale edebilir.

Demokratik toplum anlayışında, “kamu düzeni” ve “güvenlik” kavramları oldukça esnek olduğu için suiistimale açık alanlar oluşturabilir. Bu nedenle uluslararası denetim mekanizmaları ve anayasal yargı, devletlerin bu gerekçelere dayanarak toplanma özgürlüğünü aşırı kısıtlamasını engelleyecek yorumlar geliştirmeye çalışır. Örneğin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), göstericilerin asıl amacının barışçıl protesto olduğunu tespit ederse, katılımcıların fiili şiddete başvurmadığı sürece devletin aşırı müdahalesini orantısız bulabilir.

Sınırlama ölçütlerini belirleyen en önemli ilkelerden biri, “elverişlilik ve gereklilik” testidir. Sınırlama amacı, getirilen tedbirle gerçekten elde edilebilecek midir? Aynı amaç, daha hafif bir tedbirle sağlanabilir mi? Eğer yanıtlar bu soruları karşılamıyorsa, devletin uyguladığı sınırlama hukuk dışı veya ölçüsüz sayılabilir.

Kolluk Güçlerinin Rolü ve Yetkileri​

Toplanma ve gösteri yapma hürriyetinin korunmasında kolluk güçlerinin rolü, genellikle çifte işlev niteliği taşır. Bir yandan kolluk güçleri, göstericilerin güvenliğini sağlamaya ve barışçıl ortamda haklarını kullanabilmelerine yardımcı olmaya mecburdur. Diğer yandan, gösterilerde meydana gelebilecek şiddet olaylarını veya kamu düzenini tehlikeye atan eylemleri engelleme görevi vardır. Bu ikili fonksiyon, kolluk kuvvetlerinin yasal sınırlar içinde orantılı güç kullanması ve temel hakları zedeleyici uygulamalardan kaçınması gerektiği anlamına gelir.

Kolluk güçlerinin en sık başvurduğu yöntemlerden bazıları, toplantı alanının çevrilmesi, güzergâhın belirlenmesi, geçici tutuklama veya gözaltı, dağılma çağrıları ve son çare olarak zor kullanmadır. Zor kullanma, ancak gösterinin barışçıl niteliğini kaybetmesi veya kamu düzenini ciddi biçimde tehdit eden şiddet içeren eylemlerin ortaya çıkması hâlinde meşru hale gelir. Aksi takdirde, barışçıl gösteriye karşı orantısız güç kullanımı, ulusal ve uluslararası hukuk bağlamında kolluk kuvvetlerinin sorumluluğunu doğurabilir.

Birçok uluslararası metin ve mahkeme kararı, kolluğun barışçıl eylemlere müdahale ederken dikkat etmesi gereken ölçütleri açıkça belirtir. Örneğin, AİHM içtihatlarında kolluk kuvvetlerinin eylemcilere orantısız fiziksel güç veya göz yaşartıcı gaz gibi kimyasal maddeler kullanması, protestonun barışçıl doğasını sekteye uğratacak kadar sert müdahalelerde bulunması veya gazetecileri hedef alması sıkça mahkûm edilen uygulamalar arasındadır. Kolluğun görevini kötüye kullanması, sadece toplumsal barışı zedelemekle kalmaz, aynı zamanda hukuka olan güveni de sarsar.

Türkiye’de 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu ve ilgili diğer kolluk mevzuatı, polisin ve jandarmanın hangi koşullarda güç kullanabileceğini ve hangi yetkilere sahip olduğunu düzenler. Yine de bu yasalar, kolluk gücünün inisiyatif alanını oldukça geniş tutabilmektedir. Bu nedenle, kolluk güçleri tarafından yapılan müdahalelerin bağımsız yargı organları ve sivil denetim mekanizmaları tarafından yakından izlenmesi, keyfiliği önlemenin anahtarı olarak kabul edilir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları ve İçtihat Anlayışı​

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), AİHS’nin 11. maddesi kapsamında toplanma özgürlüğüyle ilgili pek çok önemli içtihada sahiptir. Mahkeme, genellikle gösterinin barışçıl niteliğine vurgu yapar ve toplanma özgürlüğünü demokrasinin temel bir unsuru olarak görür. Protestonun amacı veya katılımcıların siyasi görüşü ne olursa olsun, barışçıl kalınması kaydıyla devlet müdahalesinin asgari düzeyde olması gerektiğini belirtir.

Mahkemenin önemli kararlarından biri “Ezelin/Fransa” davasıdır. Bu davada, AİHM, barışçıl bir gösteriye katılan kişilerin, gösteri sırasında meydana gelen şiddet olaylarından otomatik olarak sorumlu tutulamayacağını belirtmiştir. Göstericilerin barışçıl niyetle katıldıkları eylemin, bazı provokatörler veya farklı gruplar tarafından şiddet eylemlerine dönüştürülmesi hâlinde, herkesin eşit ölçüde suçlanması orantısız bir yaklaşım olarak değerlendirilmiştir.

“Balçık ve Diğerleri/Türkiye” davasında ise sendikal faaliyetler kapsamında düzenlenen bir toplanma esnasında polisin aşırı güç kullanımı ve protestocuların gözaltına alınması, AİHM tarafından toplanma özgürlüğü ve ifade özgürlüğünün ihlâli olarak görülmüştür. Mahkeme, barışçıl protestocuların devlet şiddeti veya tehdidi altında kalmaması gerektiğine dikkat çekmiştir.

Dava AdıÖnemli Husus
Ezelin/FransaBarışçıl gösterideki şiddet eylemlerinden tüm katılımcıların sorumlu tutulamayacağı
Balçık ve Diğerleri/TürkiyeSendikal faaliyetlerde orantısız kolluk müdahalesi ve gözaltının ihlâl olarak değerlendirilmesi
Öllinger/AvusturyaDevletin göstericiler arasında potansiyel çatışmayı önlemek için orantılı tedbir alma yükümlülüğü

AİHM’nin “Öllinger/Avusturya” kararında, farklı grupların aynı mekânda toplanmasının çatışma riski yarattığı durumlarda devletin salt yasaklama yerine daha uygun önlemler alarak her iki grubun da barışçıl şekilde toplanma hakkını kullanabilmesini sağlaması gerektiği vurgulanmıştır. Bu yaklaşım, gösterilerin tümden yasaklanmasının ancak en uç ve istisnai durumlarda kabul edilebileceğini, esas amacın barışçıl toplanma hakkını koruyacak düzenlemeler yapmak olduğunu gösterir.

AİHM’nin içtihat anlayışı, devletlerin toplanma hakkını güvence altına almak için pozitif yükümlülükler de üstlenmesi gerektiğini ortaya koyar. Bu pozitif yükümlülük, gösteri alanının güvenliğini sağlamak, olası karşıt gruplar arasındaki çatışmayı önlemek ve katılımcılara temel kolaylıkları sağlamak gibi hususları içerir. Dolayısıyla “kamusal alan”ın veya “yürüyüş güzergâhı”nın sadece barışçıl bir protesto için kapatılması, demokratik toplum ilkeleriyle her zaman bağdaşmaz. Devletin önceliği, protestonun barışçıl kalmasını ve katılımcıların güvenli biçimde haklarını kullanmasını mümkün kılmaktır.

Demokratik Toplum İlkesi ve Genel Değerlendirmeler​

Demokratik toplum ilkesi, hak ve özgürlüklerin kullanımının sadece negatif (devletin müdahale etmemesi) değil, aynı zamanda pozitif (devletin hakkı koruyacak aktif önlemleri alması) yükümlülükler gerektirdiğini işaret eder. Toplanma ve gösteri yapma hürriyeti de bu bağlamda özel bir yere sahiptir. Demokratik bir sistemde, farklı görüşlerin kamu alanında ifade bulabilmesi ve siyasal karar alma süreçlerine dahil olması, sağlıklı bir yönetim yapısının olmazsa olmazıdır. Protestolar, yürüyüşler ve toplantılar aracılığıyla muhalif fikirler de dile getirilir; bu durum siyasal katılımın önemli bir parçasını teşkil eder.

Demokratik toplum ilkesinin temel hedefleri:

  • Halkın yönetime katılımını artırmak ve çoğulcu yapıyı güçlendirmek.
  • Kamu politikalarının kolektif biçimde tartışılmasını sağlamak.
  • Hükümetlerin ve kamu otoritelerinin hesap verebilirliğini temin etmek.
  • İfade özgürlüğü ve örgütlenme hakkıyla beraber toplanma hakkını güvenceye almak.

Bu ilkeler, toplanma hakkının “kamu düzenine aykırı” veya “tehlikeli” kabul edilmesi hâlinde bile, devletin her durumda yasaklama yoluna başvuramayacağını gösterir. Aksine, devletin öncelikle çatışmayı azaltacak ve gösterinin barışçıl kalmasını sağlayacak tedbirleri alarak, bu hakkın kullanımını mümkün kılması beklenir.

Aynı zamanda toplumsal düzende istikrar, göstericilere karşı aşırı güç kullanarak değil, onların barışçıl eylemlerini kolaylaştırıp illegal müdahaleleri asgariye indirerek sağlanabilir. Bu yaklaşım, uluslararası insan hakları standartlarıyla da örtüşür. Çünkü şiddetle bastırılmış bir protesto, kısa vadede kamu düzenini koruma gibi görünebilir, ancak uzun vadede toplumsal gerginlikleri tırmandırarak daha büyük sorunlara yol açabilir.

Pandemi Dönemi ve Olağanüstü Hallerde Toplanma Özgürlüğü​

Pandemiler ve olağanüstü hâller (OHAL) gibi istisnai koşullar, genel toplumsal yaşamın birçok alanında olduğu gibi toplanma ve gösteri yapma hürriyetini de etkiler. Örneğin, salgın hastalık dönemlerinde kalabalık toplantıların virüsün yayılmasını kolaylaştırdığı gerekçesiyle bazı ülkeler toplanma hakkına geçici kısıtlamalar getirmiştir. Aynı şekilde olağanüstü hâl durumlarında kamu düzenini yeniden tesis etmek veya terör faaliyetlerini engellemek için gösterilere daha sıkı denetimler uygulanabilir.

Bu tür dönemlerde de temel kriter, orantılılık ve ölçülülüktür. Özellikle salgın hastalık dönemlerinde, bilimsel veriler ışığında belli sayıda katılımcının olduğu açık alan etkinliklerine izin verilebileceği, maske ve sosyal mesafe gibi önlemlerin zorunlu tutulabileceği tartışılmıştır. Tamamen ve süresiz bir gösteri yasağı, demokratik toplum ilkesine aykırı sayılabilir. Bu bakımdan, geçici ve bölgesel yasaklama ile sürekli ve genel yasaklama arasında kritik bir fark bulunur.

  1. Pandemilerde potansiyel sınırlama araçları:
  2. Gösteri süresinin kısaltılması.
  3. Katılımcı sayısına üst sınır getirilmesi.
  4. Koruyucu ekipman (maske vb.) kullanma zorunluluğu.
  5. Gösteri alanlarının belirlenmesi ve sosyal mesafe uygulaması.

Aynı şekilde olağanüstü hâl ilan edilen ülkelerde, anayasada öngörülen çekirdek haklara dokunulamayacağı, insan onuru ve temel hakların belli bir asgari düzeyde korunması gerektiği ilkesi geçerlidir. Bu, toplumsal olayların bastırılmasında orantısız güç kullanımına engel olacak şekilde yorumlanmalıdır. Aksi takdirde, uluslararası denetim organları nezdinde ihlâl durumu gündeme gelebilir.

Dijital Ortamda Protesto: Sosyal Medyanın ve Çevrimiçi Platformların Rolü​

Dijitalleşme, toplanma ve gösteri yapma hürriyetinin kapsamını hem genişletmiş hem de karmaşıklaştırmıştır. Sosyal medya platformları ve çevrimiçi forumlar, fiziksel olarak bir araya gelmeden de kitlesel etkileşim ve protesto organize etme imkânı sunar. “Dijital protesto,” fiziksel mekân kullanımı olmaksızın, Twitter, Facebook, Instagram, YouTube veya özel mesajlaşma grupları aracılığıyla eş zamanlı olarak yürütülebilir.

Bu yeni mecra, ulusal sınırların ötesinde küresel çapta farkındalık kampanyaları düzenlenmesine de zemin hazırlar. Örneğin, bir insan hakları ihlâli ile ilgili kısa sürede binlerce kişinin katıldığı çevrimiçi imza kampanyası veya “hashtag” eylemi, kamuoyunun dikkatini çekmede etkili olabilir. Fiziksel gösterilerde olduğu gibi, dijital protestolarda da kolluk güçlerinin veya devletin müdahalesi söz konusu olabilir. İnternet kesintileri, sosyal medya platformlarına erişim engeli, belirli sitelerin yasaklanması gibi tedbirler, çoğu zaman toplanma ve ifade özgürlüğünün dijital ortamda da sınırlandırılması anlamına gelir.

Uluslararası hukuk, dijital ortamdaki hak ve özgürlükler konusunda görece yeni bir alanla karşı karşıyadır. Ancak ifade özgürlüğü ve toplanma özgürlüğünün çevrimiçi mecralarda da geçerli olması gerektiği, birçok uluslararası belge ve mahkeme kararı tarafından teyit edilmektedir. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nin dijital haklarla ilgili kararları, internet özgürlüğünün diğer temel haklarla aynı koruma şemsiyesi altında değerlendirilmesi gerektiğine işaret eder.

Çevrimiçi protestolar da barışçıl nitelikte olabilir; buna karşılık siber saldırılar veya nefret söylemi gibi fiiller başka bir yasal çerçevede değerlendirilebilir. Bu noktada devletler, şiddet içermeyen dijital eylemlere karşı aşırı yasaklayıcı tedbirler yerine, ifade ve toplanma özgürlüğünün bu yeni mecra içinde de yaşatılmasını sağlayacak düzenlemeler geliştirmelidir.

Bireysel Katılımın Teşviki ve Kolektif Hareketlerin Geleceği​

Toplanma ve gösteri yapma hürriyetinin etkin kullanılabilmesi, bireylerin bu hakka ilişkin bilinç düzeyine ve fiili katılım motivasyonuna da bağlıdır. Birçok ülkede toplumsal hareketler, sendikalar, sivil toplum kuruluşları veya siyasi partiler aracılığıyla organize edilir. Bireylerin aktif katılımının düşük olduğu toplumlardaysa, anayasal olarak tanınan bu haklar kâğıt üzerinde kalma riskiyle karşı karşıyadır.

Siyasal ve toplumsal sorunlara ilişkin farkındalığın artması, insanların kendi hak ve özgürlüklerini talep etmesini kolaylaştırır. Bu durumda, düzenlenen gösterilere katılım artar ve kamuoyunun baskı gücü siyasal karar alma mekanizmalarını daha şeffaf, hesap verebilir ve katılımcı olmaya sevk eder. Öte yandan, bu katılımın organize edilebilmesi için de sivil toplumun ve medyanın özgür olması, örgütlenme hakkının kısıtlanmaması, ifade özgürlüğünün korunması gibi hususlar kritik önem taşır.

Yakın gelecekte, kolektif hareketlerin evrimi iki ana eksen üzerinde şekillenebilir:

  • Dijital teknolojilerin toplumsal hareketlere entegrasyonu: Sosyal medya ve çevrimiçi platformlar sayesinde gösterilerin hem planlama hem de duyurma süreçleri hızlanacak, kitlesel mobilizasyon daha pratik hale gelecektir.
  • Melez protesto biçimleri: Hem çevrimiçi hem de fiziksel mekânda aynı anda gerçekleştirilen eylemler artacaktır. Örneğin, bir kitle sokakta protesto düzenlerken, bir başka kitle aynı anda çevrimiçi yayına katılarak farklı şehirlerden veya ülkelerden destek verebilir.

Bu süreç, devletlerin ve kolluk güçlerinin de yeni stratejiler geliştirmesini gerektirir. Sadece fiziksel alanları kontrol etmek yetmez; çevrimiçi ortamda da ifade ve toplanma özgürlüğünün kullanımını düzenleyen yasal çerçeveler, denetim mekanizmaları ve temel hak garantileri gündeme gelir. Devletlerin, bu yeni alandaki hak kullanımını aşırı kısıtlamaya yönelmesi, uluslararası insan hakları hukuku ilkeleriyle çelişebilir.

Kolektif hareketlerin geleceği, demokratik katılımın çoğalması ve sivil toplumun güçlenmesi yönünde evrildiği ölçüde, toplanma ve gösteri yapma hürriyetinin de daha etkili bir araç hâline gelmesi beklenir. Aynı şekilde, küresel sorunlar (iklim krizi, ekonomik adaletsizlik, insan hakları ihlalleri) bağlamında, farklı ülke vatandaşlarının ortak paydalarda buluşarak dijital veya fiziksel protestolar düzenlemesi giderek daha olağan bir uygulamaya dönüşecektir. Bu durum, ulus-devletlerin sınırlayıcı politikaları ile bireysel haklar ve kolektif hareketler arasındaki etkileşimi dönüştürmektedir.

Demokratik katılım kültürünün yaygın olduğu toplumlarda, toplanma ve gösteri yapma hürriyetinin korunması ve geliştirilmesi, aynı zamanda siyasal istikrar ve toplumsal barış bakımından da kritik bir değere sahiptir. İfade, örgütlenme ve toplanma özgürlüklerinin etkili şekilde yaşandığı sistemlerde, siyasal uzlaşı mekanizmaları daha sağlam temellere dayanır. Farklı görüşlerin ifade alanı bulması, radikalleşme ve şiddet eğiliminin azalmasına da katkıda bulunur.

Diğer yandan, siyasal katılımın düşük olduğu, hukukun üstünlüğünün tam olarak işlemediği veya kolluk güçlerinin denetimden uzak kaldığı rejimlerde, toplanma özgürlüğü sıklıkla baskılanır. Bu baskının neticesinde toplumsal gerilim artar ve siyasi istikrar zedelenir. Uluslararası kuruluşların ve insan hakları savunucularının çabaları, bu nedenle ağırlıkla kolluk güçlerinin müdahalelerini izlemek ve temel hakların korunmasını sağlamak üzerine odaklanır.

Toplanma ve gösteri yapma hürriyeti, çağdaş insan hakları hukukunun en canlı ve dinamik alanlarından biridir. Hem ulusal yargı organları hem de uluslararası mahkemeler, her somut vakada orantılılık ve meşru amaç testini uygulayarak, bu hakkın suistimal edilmesiyle devletin keyfi müdahaleleri arasındaki ince çizgiyi belirlemeye gayret eder. Farklı sosyo-politik koşullar, farklı uygulamalara yol açsa da evrensel ilkeler, barışçıl protestoların demokratik düzenin en değerli unsurlarından biri olduğu noktasında birleşir.

Kaynaklar​

  • Birleşmiş Milletler (1948), İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi.
  • Birleşmiş Milletler (1966), Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme (ICCPR).
  • Avrupa Konseyi (1950), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS).
  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Ezelin/Fransa, Balçık ve Diğerleri/Türkiye, Öllinger/Avusturya kararları.
  • Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (1982), m. 13 ve 34.
  • 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu.
  • 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu.
  • ILO Sözleşmeleri (No. 87 ve 98).
  • Amerikan İnsan Hakları Sözleşmesi (1969), Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı (1981).
 
Geri
Tepe