Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmeleri (UNCLOS)
Uluslararası deniz hukukunun düzenlenmesi, deniz yetki alanları üzerinde devletlerin hak ve yükümlülüklerinin belirlenmesi ve denizlerdeki faaliyetlerin barışçıl, sürdürülebilir bir düzlemde yürütülmesi açısından son derece önemli bir çerçeve sunar. Bu bağlamda, genellikle “Denizlerin Anayasası” olarak anılan Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS), devletlerin kıyı bölgelerinden uluslararası sulara kadar uzanan çeşitli deniz alanlarındaki egemenlik, kontrol ve kullanım haklarını tanımlamayı amaçlayan kapsamlı bir sözleşmedir. Denizcilik faaliyetlerinin giderek artan ekonomik ve stratejik önemi, kıyıdaş devletlerin egemenlik anlayışlarını ve uluslararası toplumun ortak çıkarlarını uzun süreli müzakere süreçlerine tabi tutmuştur. Tarihsel olarak bakıldığında, denizlerdeki hakimiyet ve deniz ulaşım hatlarının kontrolü her dönemde büyük güçler için merkezi bir mesele olmuştur. Modern dönemde ise küresel ticaretin büyük bir bölümünün deniz yolu taşımacılığı ile gerçekleşmesi ve doğal kaynakların deniz alanlarında artan keşfi, mevcut düzenlemelerin derinlemesine ve kapsayıcı bir şekilde ele alınmasını zorunlu kılmıştır.Karasuları, kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge (MEB) ve açık deniz gibi farklı deniz alanları üzerinde oluşan hak ve sorumluluklar, devletlerin kıyıların ötesine uzanan egemenlik alanlarını tanımlar. Aynı zamanda kıyıdaş devletlerin yetki alanlarını belirlemek, deniz çevresinin korunması, balıkçılık hakları, deniz yatağı madenciliği ve uluslararası gemi trafiğinin güvenliği gibi konularda uluslararası iş birliği mekanizmalarının oluşturulması önemlidir. UNCLOS, bu bakımdan sadece devletlerin deniz yetki alanlarını tarif etmekle kalmaz, aynı zamanda uyuşmazlık çözümü ve deniz çevresi koruma yükümlülükleri gibi konuları da küresel düzeyde hukuki bir çerçeveye oturtur. Sözleşmenin 1982 yılında kabul edilmesiyle birlikte, uluslararası deniz hukukunun temel normları büyük ölçüde kodifiye edilmiş, ancak zaman içinde ortaya çıkan yeni teknolojik ve ekonomik gelişmeler, bu normların güncellenmesi ve yorumlanması gerekliliğini sürekli kılmıştır.
Aşağıdaki başlıklarda, UNCLOS’un tarihsel gelişiminden temel ilkelerine, deniz yetki alanlarının tanımlanmasından uluslararası uyuşmazlık çözüm mekanizmalarına kadar geniş bir perspektifte değerlendirmeler yer almaktadır. Bu kapsamlı yapı, deniz hukukunun devletler arası etkileşimde ne ölçüde kritik bir yere sahip olduğunu göstermeye yöneliktir. Ek olarak, bölgesel ve küresel düzeyde ortaya çıkan uyuşmazlıkların hangi hukuki ve politik açılımlara ihtiyaç duyduğu da bu bütüncül bakış çerçevesinde incelenmektedir.
UNCLOS’un Tarihsel Gelişimi
Denizlerin yönetimi ve denizcilik faaliyetlerinin düzenlenmesi, asırlar boyunca farklı yaklaşımlarla ele alınmıştır. Orta Çağ’da devletlerin denizlerde egemenlik iddiaları daha çok ticaret yollarının kontrolü ve deniz gücünün korunması üzerine odaklanmıştır. Özellikle Akdeniz havzasında Venedik, Ceneviz gibi şehir devletleri arasındaki deniz trafiği, güvenlik ve vergilendirme konularında çeşitli fiili düzenlemelerin gelişmesine yol açmıştır. Ancak bu dönemde uluslararası hukuktan çok, fiili güç dengeleri ve deniz baskınlarıyla tanımlanan bir yapı söz konusuydu.Modern deniz hukukunun ilk düşünsel temelleri 17. yüzyılda atılmaya başlanmıştır. Hugo Grotius’un “Mare Liberum” (Özgür Deniz) adlı eseri, denizlerin sınırsız ve herkesin kullanımına açık olması gerektiği yönündeki görüşü yaygınlaştırmıştır. Buna karşılık John Selden “Mare Clausum” (Kapalı Deniz) tezini savunarak, denizlerin egemenlik altına alınabileceğini ve kıyı devletlerinin kontrolü altında bulunması gerektiğini ileri sürmüştür. Bu iki temel yaklaşım, yüzyıllar boyunca deniz hukukuna dair teorik ve pratik tartışmaları şekillendirmiştir. Grotius’un düşünceleri zaman içinde daha çok kabul görmüş olsa da devletlerin kıyı hakları, karasuları mesafesi ve balıkçılık gibi konularda kapsamlı bir uluslararası hukuki metnin eksikliği hissedilmiştir.
19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında devletler, deniz yetki alanlarının belirlenmesi, deniz taşımacılığı güvenliği ve deniz kaynaklarının paylaşımı gibi konularda artan bir iş birliği ihtiyacı duymaya başlamıştır. Milletler Cemiyeti döneminde bu konular kısmen ele alınmış olsa da ikinci Dünya Savaşı sonrası dönemde küresel düzeyde yeni bir uluslararası hukuk sisteminin kurulmasıyla daha derinlikli çalışmalar gündeme gelmiştir. Birleşmiş Milletler çatısı altında düzenlenen ilk Deniz Hukuku Konferansı (1958) sonucu imzalanan sözleşmeler (Karasuları ve Bitişik Bölge Sözleşmesi, Kıta Sahanlığı Sözleşmesi, Açık Deniz Sözleşmesi ve Balıkçılık ve Açık Denizde Canlı Kaynakların Korunması Sözleşmesi) önemli birer adım olmuş, fakat bu metinler deniz hukukunun tüm boyutlarını kapsayacak ölçüde yeterli bulunmamıştır.
1960’ta düzenlenen ikinci Deniz Hukuku Konferansı bazı konuları tamamlayıcı mahiyetteydi, ancak yine de beklenen sonuç elde edilememiştir. 1973’ten 1982’ye kadar süren üçüncü Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Konferansı’nın sonunda ise UNCLOS olarak bilinen Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi kabul edilmiştir. 1994 yılında yürürlüğe giren bu sözleşme, 320 maddesi ve 9 ek protokolüyle oldukça kapsamlı bir yapı sunarak birçok konuda uluslararası standardı belirlemiştir. Günümüzde pek çok devlet tarafından onaylanmış olan UNCLOS, deniz hukukunun temel referans çerçevesi olarak kabul edilmektedir.
Temel Kavramlar ve İlkeler
UNCLOS’un çerçevesini anlamak için sözleşmenin dayandığı temel kavramları ve ilkeleri doğru tanımlamak gerekir. İlk olarak “kıyı devleti” ve “bayrak devleti” kavramları ön plana çıkar. Kıyı devleti, karasuları ve diğer deniz yetki alanları üzerinde belirli egemenlik ve denetim haklarına sahip olan devleti ifade eder. Bayrak devleti ise geminin kayıtlı olduğu ve bayrağını taşıdığı devlettir. Uluslararası hukukta gemiler, bayrak devletinin hukukuna tabidir ve denetim yetkisi büyük ölçüde bayrak devletinde bulunur.Bir diğer kritik kavram “egemenlik” ve “yetki” ayrımıdır. Egemenlik, karasuları gibi belirli deniz alanlarında kıyı devletine tanınan kapsamlı bir hakimiyet demektir. Yetki ise, kıyı devletinin kendi karasuları dışında fakat yine de belirli kurallarla müdahalede bulunabileceği alanlarda söz konusu olur. Bu yetki kısıtlı olabilir veya belirli koşullara bağlı olarak genişleyebilir. Örneğin, kıyı devletinin gümrük ve mali mevzuatını uygulayabildiği “bitişik bölge” (contiguous zone) buna bir örnektir.
UNCLOS’un dayandığı önemli ilkelerden biri “denizlerin serbestisi” (freedom of the seas) anlayışıdır. Buna göre, açık denizlerde (high seas) hiçbir devletin egemenliği söz konusu değildir ve tüm devletler bu alanları özgürce kullanabilme hakkına sahiptir. Bu özgürlükler arasında gemi geçişi, balıkçılık, uçuş, deniz altı kablo ve boru hattı döşeme gibi faaliyetler bulunmaktadır. Ancak bu serbestinin de uluslararası hukukun genel ilkeleriyle ve ilgili düzenlemelerle kısıtlandığı unutulmamalıdır. Çevre koruma, deniz canlıları stoklarının sürdürülebilir kullanımı ve diğer devletlerin haklarının ihlal edilmemesi, serbest deniz kullanımı ilkesinin tamamlayıcı unsurları olarak öne çıkar.
Diğer bir temel ilke, barışçıl amaçlarla deniz alanlarının kullanımının teşvik edilmesidir. Devletler denizleri kullanırken askeri veya tehdit edici eylemlerle uluslararası barış ve güvenliği tehlikeye atmamalıdır. Sözleşmede yer alan uyuşmazlık çözüm mekanizmalarının geliştirilmesinin bir nedeni de muhtemel anlaşmazlıkların barışçıl yöntemlerle giderilmesi ve deniz alanlarında çatışma riskinin en aza indirilmesidir.
Karasuları ve Bitişik Bölge
Karasuları, kıyı devletinin kara ülkesine bitişik deniz alanı olarak tanımlanır. Uluslararası hukukta genel kabul gören ölçü, karasularının genişliğinin 12 deniz milini aşmaması yönündedir. Bu 12 deniz milinin ölçülmesinde esas alınan hat, normal veya özel durumlar için belirlenen esas hat (baseline) olarak adlandırılır. Kıyı coğrafyası düz veya çok girintili olabilir; ayrıca açık denize doğru uzanan takımadalar söz konusu olduğunda esas hatların belirlenmesi teknik ve karmaşık bir süreç gerektirir.Kıyı devletinin karasuları üzerindeki egemenliği, havanın üst katmanlarından deniz yatağının altındaki toprak altı katmanlarına kadar uzanır. Ancak bu egemenlik, yabancı gemilerin “zararsız geçiş hakkı” (innocent passage) gibi uluslararası hukukça tanınmış bazı kısıtlamalara tabidir. Zararsız geçiş hakkı, barışçıl amaçlarla ve kıyı devletinin güvenliğini veya düzenini tehdit etmeyecek şekilde, gemilerin karasularından geçiş yapabilmesine olanak tanır. Bu hak, deniz ulaşımının uluslararası boyuttaki etkinliğini ve serbestisini sağlama noktasında kritik önem taşır.
Karasularının hemen ardından 24 deniz miline kadar uzanan bölge, “bitişik bölge” olarak adlandırılır. Bu bölgede kıyı devleti, gümrük, göç, maliye ve sağlık konularında düzenleme yapma ve ihlalleri önleme veya cezalandırma yetkisine sahiptir. Ancak bu yetkinin egemenlik yetkisi olmadığı, belirli kurallarla sınırlı bir müdahale alanı olduğu önemle vurgulanmalıdır. Bitişik bölge, kıyı devletinin karasularından sonra gelen geniş bir deniz alanında kamu düzenini sağlama ve çeşitli ihlalleri kontrol etme şansı sunar. Özellikle kaçakçılık, yasa dışı balıkçılık ve kirletici faaliyetlerin engellenmesi noktasında bu yetki büyük önem taşır.
Boğazlar ve Adalar
Uluslararası deniz hukukunda kıyı devletleri ile uluslararası deniz ulaşımı arasında özel bir konuma sahip olan coğrafi oluşumlardan bazıları boğazlardır. Boğazlar, iki deniz alanını birbirine bağlayan dar su geçitleri olarak tanımlanır. Küresel ticaret ve askeri strateji açısından kritik öneme sahip boğazlar, UNCLOS’ta özel düzenlemelere tabi tutulmuştur. Bu düzenlemeler, gemi geçişine dair özel kurallar, zararsız geçiş hakkı ve transit geçiş gibi hak ve yükümlülükleri içermektedir. Transit geçiş, boğazlarda daha geniş serbestlik sağlayan bir hak olup, gemilerin seri ve kesintisiz geçişine vurgu yapar.Adalar konusu ise kıyı devletlerinin deniz yetki alanlarının belirlenmesinde önemli bir yer tutar. Adanın hukuki tanımı, doğal oluşum, sürekli üzerinde insan yaşamının bulunması veya kendi kendini idame ettirebilecek kaynaklara sahip olup olmadığı gibi kriterleri içerir. Sözleşmeye göre, üzerinde insan yerleşimi bulunan ve ekonomik hayata elverişli doğal oluşumlar, çevrelerindeki deniz alanlarında tıpkı anakara kıyısı gibi karasuları, bitişik bölge, münhasır ekonomik bölge ve kıta sahanlığına sahip olabilir. Ancak kayalıklar gibi sürekli yerleşime elverişli olmayan oluşumlar, sadece karasuları ve bitişik bölgeye sahip olabilir, MEB veya kıta sahanlığı hakları elde edemez. Adaların bu farklı hukuki statüleri, özellikle kıyı devletleri arasındaki deniz yetki alanlarının çakışması halinde ciddi tartışmalar doğurabilir. Örneğin, iki devlet arasındaki deniz sınırı tespitinde adaların etki düzeyi, sıklıkla uyuşmazlık konusu olmaktadır.
Münhasır Ekonomik Bölge ve Kıta Sahanlığı
UNCLOS’un en çok dikkat çeken yeniliklerinden biri, münhasır ekonomik bölge (MEB) kavramıdır. Kıyı devletine karasuları ötesinde 200 deniz miline kadar uzanan bir alan üzerinde canlı ve cansız kaynakları araştırma, işletme, muhafaza ve yönetme hakkı tanır. MEB içerisinde balıkçılık, petrol ve doğalgaz arama, deniz altı kablo ve boru hatları döşeme gibi ekonomik faaliyetler kıyı devletinin onayına tabidir. MEB düzenlemesi, karasularının ötesinde geniş bir alanı kıyı devletinin kontrolüne açarak deniz kaynaklarının kullanımına yeni bir boyut kazandırmıştır.Benzer şekilde kıta sahanlığı da kıyı devletinin deniz yatağı ve toprak altındaki kaynaklar üzerinde hak sahibi olduğu alanı ifade eder. Bu alan genellikle 200 deniz miline kadar uzansa da kıta yapısının jeolojik özelliklerine göre daha da genişletilebilir. Kıyı devleti, kıta sahanlığı üzerinde petrol, doğalgaz, mineral gibi kaynakları araştırma ve işletme konusunda münhasır haklara sahiptir. Bu hak, herhangi bir bildirime veya ilan etmeye bağlı olmaksızın, otomatik olarak doğar. Kıta sahanlığının dış sınırlarının belirlenmesi, genellikle karmaşık jeolojik ve coğrafi analizler gerektiren bir süreçtir. Devletler arasındaki sınır uyuşmazlıklarında MEB ve kıta sahanlığının kesişim noktaları stratejik ve ekonomik açıdan büyük önem taşır.
MEB ve kıta sahanlığı kavramlarının genişlemesi, devletlerin daha önce ortak kullanımda olan veya açık deniz statüsündeki alanları kendi yetki alanlarına dahil etme eğilimini artırmıştır. Bu gelişme, teknoloji sayesinde derin sulardaki petrol ve doğal gaz rezervlerine erişilebilmesiyle daha da hız kazanmıştır. Pek çok kıyı devleti, deniz altındaki enerji kaynaklarını millî gelirlerini artırmak amacıyla araştırmakta ve işletmek istemektedir. Ancak bu durum, kıyı devletleri arasında deniz sınırı uyuşmazlıklarını da beraberinde getirebilir. MEB ve kıta sahanlığı sınırlarının tek taraflı ilanlarla veya karşılıklı antlaşmalarla belirlenmesi, uluslararası deniz hukukunun en tartışmalı ve davalara konu olan yönlerinden biridir.
Uluslararası Deniz Yatağı ve Maden Kaynakları
UNCLOS, sadece kıyı devletlerinin yetki alanlarını tanımlamakla kalmaz, aynı zamanda deniz yatağının uluslararası sular altındaki kısımlarında yer alan maden kaynaklarına yönelik özel bir düzenleme getirir. “Ortak Miras” (Common Heritage of Mankind) ilkesi, okyanus tabanındaki mineral kaynaklarının tüm insanlığın yararına yönetilmesi ve işletilmesi gerektiğini vurgular. Bu çerçevede, kıyı devletlerinin yetki alanı dışında kalan kısımların yönetimi ve kaynakların adil paylaşımı için Uluslararası Deniz Yatağı Kurumu (International Seabed Authority - ISA) oluşturulmuştur.ISA, derin deniz madenciliği faaliyetlerini düzenlemek, lisans vermek ve deniz çevresini korumakla görevlidir. Bu kurum, devletlerin veya özel şirketlerin başvurularını değerlendirerek maden arama ve işletme izinleri çıkarır, aynı zamanda çevre standartlarını belirler. Sözleşmeye göre bu alanlarda elde edilecek ekonomik faydaların bir kısmı, tüm insanlığın yararına kullanılmak üzere çeşitli fonlara aktarılmalıdır. Derin denizlerdeki maden zenginlikleri, özellikle nadir toprak elementleri ve kobalt, nikel gibi metaller açısından küresel ölçekte büyük ilgi görmektedir. Ancak bu kaynakların çıkarılmasında deniz yaşamına ve deniz ekosistemine verilebilecek zararlar, giderek daha fazla tartışma konusu olmaktadır.
Deniz yatağında yapılacak faaliyetlerin hukuki çerçevesi, sözleşmenin “Bölge” olarak tanımladığı bu uluslararası alanda, devletlerin egemenliğini değil uluslararası toplumun menfaatlerini temel alır. Bazı devletler, bu alanların ticarî kullanımının daha esnek düzenlenmesini talep ederken, çevreci sivil toplum kuruluşları ve bazı bilim insanları, ekosisteme geri döndürülemez zararlar verilmemesi için daha sıkı ve ihtiyatlı kurallar getirilmesi gerektiğini savunmaktadır. ISA’nın bu dengeyi nasıl koruyacağı, ileriki yıllarda uluslararası deniz hukukunun önemli gündemlerinden biri olmaya devam edecektir.
Deniz Yetki Alanlarının Belirlenmesi
Devletlerin kıyı şeritlerinin girintili çıkıntılı yapısı, takımadalar, adalar, yarımadalar ve kıta coğrafyası gibi faktörler, deniz yetki alanlarının sınırlarının belirlenmesinde çeşitli karmaşıklıklar yaratır. Özellikle birbirine yakın kıyılara sahip devletler arasında deniz alanı sınırlandırmalarının nasıl yapılacağı, UNCLOS’un üzerinde durduğu konuların başında gelir. Sözleşme, genel olarak hakkaniyet (equity) ve orta hat (equidistance) ilkelerini öne çıkarmakla birlikte, bölgesel ve coğrafi özelliklerin göz önünde bulundurulması gerektiğini belirtir.Sınırlandırma işlemlerinin başarılı ve barışçıl bir şekilde gerçekleştirilmesi çoğu zaman diplomatik müzakerelere, ikili veya çok taraflı anlaşmalara bağlıdır. Bazı durumlarda, uluslararası yargı organları veya hakemlik kurumları devreye girer. Deniz yetki alanları sınırlandırma uyuşmazlıkları, genellikle Uluslararası Adalet Divanı (UAD) veya Uluslararası Deniz Hukuku Mahkemesi (ITLOS) gibi yargı organlarında görülür. Yargıçlar, coğrafi parametreleri, tarihsel kullanım alanlarını, ekonomik ve siyasi faktörleri değerlendirerek bir sonuca ulaşır. Bu mahkemelerin verdiği kararlar, benzer uyuşmazlıklara emsal teşkil ettiği için uluslararası deniz hukuku uygulamasının gelişiminde önemli rol oynar.
Birden çok devletin egemenlik iddiasında bulunduğu takımada bölgeleri veya yarı kapalı denizlerde (örneğin Akdeniz, Karadeniz, Güney Çin Denizi gibi) sınırlandırma sorunsalı daha da karmaşık hale gelebilir. Bu gibi durumlarda, ilgili tüm devletlerin katılımıyla kapsamlı bir sınırlandırma anlaşması yapılması ideal olmakla birlikte, bölgedeki siyasi gerilimler ve tarihsel çekişmeler süreci zorlaştırabilir. Bu yüzden UNCLOS, barışçıl müzakere ve hakkaniyetli paylaşım ilkelerini vurgulamakta; tarafların ortak çözümler geliştirmesini teşvik etmektedir.
Devletlerin Hak ve Yükümlülükleri
Kıyı devletleri, yetki alanlarında çeşitli haklara sahipken, uluslararası hukuk bakımından da bazı yükümlülükler üstlenir. Karasuları ve MEB gibi alanlarda balıkçılık, doğal kaynakların işletilmesi, yapay adalar kurma gibi münhasır yetkiler kullanılabilir. Ancak bu faaliyetlerin çevreye ve deniz ekosistemine zarar vermeden yapılması, sürdürülebilirlik ilkelerine uygun planlanması gerekir. Balıkçılık yönetimi özellikle önemlidir, zira deniz canlılarının aşırı avlanma veya uygun olmayan avlanma yöntemleri yüzünden tükenmesi, ekosistemi ve kıyı ekonomilerini uzun vadede olumsuz etkileyebilir.Yükümlülükler arasında, zararlı atıkların veya tehlikeli maddelerin denize boşaltılmasının engellenmesi, deniz kirliliğiyle mücadele için gerekli tedbirlerin alınması, deniz kazalarında arama-kurtarma faaliyetlerinin üstlenilmesi gibi konular yer alır. Ek olarak, deniz kazalarının ve büyük çevresel felaketlerin önlenmesi için gemilerin güvenli seyrini sağlayacak seyrüsefer kuralları da kıyı devletinin denetimi altındadır. Bayrak devletleri de kendi gemilerinin uluslararası standartlara uygunluğunu denetlemekle yükümlüdür. Bu, geminin teknik bakımı, mürettebatın eğitimi ve gemideki faaliyetlerin yasal olup olmadığı gibi konuları kapsar.
Açık denizlerde devletlerin hakları, diğer devletlerin haklarını ihlal etmemek kaydıyla serbest kullanım ve keşif hakkını içerir. Bu bölgelerde devletler, diğer tüm devletlerin deniz seyrüseferi ve balıkçılık haklarına saygı duymak zorundadır. Bununla birlikte, çevreyi kirletici faaliyetlerde bulunmamak, denizaltı kablolarına veya boru hatlarına zarar vermemek, yasa dışı eylemlere (örneğin silah kaçakçılığı veya insan ticareti) engel olmak gibi yükümlülükler söz konusudur. Her devlet, bayrağını taşıyan gemilerin denetiminden sorumlu olduğu için, açık denizlerde bu gemilerin uluslararası hukuku ihlal etmesi durumunda, ilgili bayrak devleti hesap verebilir.
Uyuşmazlık Çözüm Mekanizmaları
UNCLOS, taraf devletler arasında deniz hukuku konusundaki uyuşmazlıkların barışçıl yollarla çözümünü teşvik eder. Sözleşme, uyuşmazlıkları çözmek için çeşitli mekanizmalar öngörmüştür. Taraflar, müzakere, arabuluculuk, uzlaştırma veya hakemlik gibi yöntemlere başvurabilir. Eğer taraflar bu yöntemlerde sonuç alamazsa, Uluslararası Deniz Hukuku Mahkemesi (ITLOS), Uluslararası Adalet Divanı (UAD) veya hakem mahkemeleri devreye girebilir.- ITLOS, UNCLOS’u yorumlamak ve uygulamak için kurulmuş özel bir mahkemedir. Hamburg’da bulunan bu mahkeme, deniz hukuku uyuşmazlıklarının hızlı ve uzman görüşlerle çözümü için önemli bir merkezdir.
- UAD, Birleşmiş Milletler’in ana yargı organı olup, devletler arasındaki tüm uyuşmazlık türlerinde yetki sahibi olabilir. Deniz hukuku alanında da sıkça başvurulan bir organdır.
- Hakemlik süreçleri ise devletlerin üzerinde mutabık kaldığı hakemlerden oluşan bir kurulun karar vermesiyle ilerler. Devletler, uyuşmazlık konusuna uygun hakemleri seçerek daha esnek bir yargılama süreci yürütebilir.
Uyuşmazlık çözümünün hızlı ve barışçıl biçimde sonuçlandırılması, deniz alanlarındaki ekonomik faaliyetlerin sürekliliği ve uluslararası ilişkilerin istikrarı bakımından kritik öneme sahiptir. Özellikle balıkçılık kotaları, MEB sınırlandırmaları, kıta sahanlığı paylaşımları ve çevre kirliliğine ilişkin sorumluluklar gibi konularda devletlerin farklı yorum ve talepleri söz konusu olduğunda, bu mekanizmalar devreye girer. Mahkeme veya hakem kararları, bağlayıcı hukuki sonuçlar doğurarak uyuşmazlıkları belirli bir çözüm noktasına ulaştırır. Ancak bazı devletler, siyasî gerekçeler veya stratejik öncelikler nedeniyle yargı süreçlerine katılmaya isteksiz davranabilir. Bu durumda, ikili görüşmelerin veya bölgesel anlaşmaların önemi artar.
Uygulamada Karşılaşılan Sorunlar
UNCLOS’un kapsayıcı niteliğine rağmen, sözleşmenin uygulanmasında çeşitli sorunlar ve eksiklikler gözlemlenmektedir. Örneğin, sözleşmeye taraf olmayan devletlerin tutumu, uluslararası hukuk düzenini zorlayan durumlar yaratabilir. Bazı büyük denizci ülkeler, UNCLOS’a taraf olmamakla birlikte sözleşmenin pek çok hükmüne fiilen uyum göstermekte, ancak sözleşmeden doğan bağlayıcı yükümlülükleri resmen üstlenmek istememektedir.Deniz kirliliğinin önlenmesi, uygulamada en çok üzerinde tartışılan ve anlaşmazlığa düşülen konular arasındadır. Yüksek maliyetli çevre koruma tedbirleri ve teknolojik yatırımlar, her devletin eşit düzeyde karşılayabileceği masraflar değildir. Bu nedenle gelişmekte olan ülkeler, genellikle ekonomik kalkınma önceliklerini öne sürerek çevre korumaya daha az kaynak ayırma eğilimi gösterebilir. Öte yandan, yoğun deniz trafiğine sahip bölgelerde gemilerden kaynaklanan petrol sızıntıları ve atık boşaltımının etkin denetimi de zorlayıcıdır. Aynı şekilde plastik ve diğer katı atıkların denizlere ulaşması, küresel ölçekte deniz ekosistemlerini tehdit ederken, UNCLOS kapsamında öngörülen genel çerçevenin ötesinde daha spesifik düzenlemelerin gerekliliğini doğurur.
Balıkçılık hakları ve deniz kaynaklarının sürdürülebilir yönetimi de uygulamada sıkça sorun çıkaran bir alandır. Bazı bölgelerde, farklı devletlerin balıkçı filoları aynı sularda aşırı avlanma yapmakta ve kaynakların hızla tükenmesine neden olmaktadır. UNCLOS, balıkçılık yönetimi için kıyı devletlerine geniş haklar tanır; ancak açık denizlerdeki kaynaklar için uluslararası iş birliğini zorunlu kılar. Özellikle göçmen balık türlerinin korunması ve izlenmesi, uluslararası ve bölgesel balıkçılık örgütlerinin etkinliğine bağlıdır. Uygun denetim ve yaptırım mekanizmalarının eksikliği, kimi zaman devletlerin sorumluluklarını tam anlamıyla yerine getirmemesine neden olur.
Devlet Politikaları ve Bölgesel Yaklaşımlar
Her ne kadar UNCLOS uluslararası bir çerçeve sunuyor olsa da, farklı bölgelerdeki denizcilik politikaları ve geleneksel uygulamalar, sözleşmenin yorumlanmasında ve uygulanmasında çeşitlilik yaratır. Örneğin, Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkeler, kendi içlerinde ortak balıkçılık politikası çerçevesinde hareket ederken, Güneydoğu Asya’da ASEAN çerçevesinde farklı yaklaşımlar söz konusu olabilir. Bazı bölgeler, kendi ekonomik veya güvenlik önceliklerine göre deniz yetki alanlarını genişletmeye veya korumaya yönelik politikalar geliştirir.Yarı kapalı denizler, kıyıdaş devlet sayısının fazlalığı ve coğrafi sınırlılık nedeniyle sıkça gerilime sahne olur. Bu bölgelerde kaynakların paylaşımı ve deniz trafiğinin düzenlenmesi, ikili veya çok taraflı antlaşmalarla çözülmeye çalışılır. Örneğin, Karadeniz’de kıyıdaş devletler arasındaki anlaşmaların büyük kısmı, UNCLOS’tan önceki ikili düzenlemelere ve geleneksel teamüllere dayansa da sözleşmenin yürürlüğe girmesiyle yeni bir hukuki çerçeveye adaptasyon süreci yaşanmıştır. Benzer şekilde, Akdeniz’de kıta sahanlığı ve MEB ilanları, bölgedeki jeopolitik gerilimlere doğrudan yansımakta, her devlet söz konusu ilanları kendi ulusal çıkarları doğrultusunda yorumlamaktadır.
Devletlerin deniz politikaları, sadece egemenlik ve ekonomik çıkar kaygılarıyla değil, aynı zamanda uluslararası prestij ve yumuşak güç unsurlarıyla da şekillenir. Deniz güvenliğinin artırılması, uluslararası ticaret hatlarının korunması, deniz hukuku eğitim ve araştırma merkezlerinin kurulması, bu alanda varlık göstermeyi amaçlayan devletlerin öncelikleri arasında yer alır. Böylece, UNCLOS çerçevesi içerisinde ulusal politikaların nasıl evrileceği ve bölgesel iş birliği mekanizmalarının nasıl inşa edileceği, deniz hukukunun gelecekteki gelişimi açısından büyük önem taşır.
Küresel ve Bölgesel Örnekler
Uluslararası deniz hukuku uygulamalarında, farklı coğrafyalardan öne çıkan birçok örnek vardır. Güney Çin Denizi uyuşmazlığı, birçok devletin kıyı alanları üzerinde üst üste binen MEB ve kıta sahanlığı iddiaları nedeniyle oldukça karmaşık bir sorunsal yaratmaktadır. Burada, büyük güçlerin donanma faaliyetleri, yapay adalar inşası ve balıkçılık hakları gibi konular uluslararası basında sıkça gündeme gelir. Mahkeme ve hakem heyeti kararlarına rağmen siyasi ve stratejik rekabet, sorunun çözümünü zorlaştırmaktadır.Doğu Akdeniz’de ise petrol ve doğalgaz kaynaklarının keşfi, kıyıdaş devletler arasında yoğun bir MEB ilanı rekabetine neden olmuştur. Bu bölgedeki devletler, ikili ve çok taraflı antlaşmalarla deniz sınırlarını belirlemeye çalışsa da kimi zaman farklı yorum ve iddialarla karşı karşıya kalırlar. Bazı adaların egemenlik statüsü, MEB’i genişletici etki yapabildiğinden, bu durum anlaşmazlığı derinleştirir. Akdeniz’e kıyısı olan Avrupa Birliği üyesi ülkelerin, AB hukuku ve UNCLOS arasındaki etkileşimi de bölgesel tartışmaları daha karmaşık hale getirebilir.
Pasifik Okyanusu’ndaki ada devletleri için ise deniz yetki alanları, coğrafi olarak geniş bir alanı kapsar. Ancak bu ülkelerin ekonomik ve idari kapasitesi sınırlı olduğu için deniz kaynaklarının etkin yönetimi, uluslararası teknik ve mali desteği gerektirir. Bu nedenle birçok ada devleti, bölgesel balıkçılık örgütleriyle iş birliği yaparak stok takibi, avlanma kotaları ve sürdürülebilir balıkçılık uygulamalarında ortak programlar yürütmeye çalışır.
Uluslararası Örgütler ve İzleme Rolleri
UNCLOS’un uygulanmasında ve deniz hukukunun gelişiminde, uluslararası örgütlerin yeri büyüktür. Birleşmiş Milletler’in (BM) deniz hukuku alanındaki ana sorumluluğu, Sözleşmenin uygulanmasını teşvik etmek ve taraf devletler arasında diyalogu kolaylaştırmaktır. BM Genel Kurulu, her yıl “Okyanuslar ve Deniz Hukuku” başlığı altında kapsamlı raporlar yayımlar ve toplantılar düzenler. Bu toplantılar, devletlerin deniz hukuku sorunları ve uygulama zorlukları hakkında görüş alışverişinde bulunduğu platformlar sunar.Denizcilikle ilgili konularda uzmanlaşmış bir diğer önemli örgüt, Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO) olarak öne çıkar. IMO, gemi güvenliği ve çevre koruma standartları belirleyerek denizcilik faaliyetlerinin daha emniyetli ve sürdürülebilir olmasını hedefler. Gemi kaynaklı kirlilik, tehlikeli maddelerin taşınması, deniz kazaları ve arama-kurtarma operasyonları gibi konular, IMO’nun gözetimindeki uluslararası sözleşmeler ve düzenlemelerle kontrol altına alınmaya çalışılır.
Balıkçılık yönetimi konusunda ise bölgesel balıkçılık örgütleri (RFMOs) önemli roller üstlenir. Bu örgütler, belirli coğrafi bölgelerdeki balık stoklarının korunması ve yönetimi için kotalar belirler, bilimsel araştırmaları koordine eder ve üye devletlerin ulusal politikalarının uyumluluğunu denetler. Örneğin, Atlantik Ton Balığı Koruma Komisyonu (ICCAT) gibi kuruluşlar, yüksek ticari değere sahip türlerin sürdürülebilirliğini sağlamaya yönelik uluslararası çabaları koordine eder.
Küresel Ekonomiye Etkileri
Deniz yolu taşımacılığı, küresel ticaretin bel kemiğini oluşturur. Üretilen malların büyük kısmı, gemiler aracılığıyla kıtalar arası ulaştırılır ve bu ticaret hacmi giderek artmaktadır. Dolayısıyla UNCLOS’un deniz ulaştırma hatlarının güvenliği, liman devletinin denetim sorumluluğu ve gemi geçiş hakları gibi konulardaki düzenlemeleri, sadece devletler arasındaki ilişkileri etkilemekle kalmaz, aynı zamanda küresel ekonomik faaliyetlerin de istikrarını belirler. Denizlerdeki çatışma veya uyuşmazlıklar, küresel enerji ve mal ticareti zincirinde ciddi kesintilere yol açabilir.MEB’lerdeki petrol ve doğal gaz rezervlerinin işletilmesi, birçok devletin ulusal gelirinde önemli paya sahiptir. Bu kaynakların deniz altından çıkarılması, kapsamlı yatırım ve ileri teknoloji gerektirir. Çok uluslu şirketlerin devreye girmesi, deniz yetki alanlarının paylaşımı konusundaki rekabeti derinleştirebilir. Aynı zamanda deniz altı kablo ve boru hatları, küresel veri iletişimi ve enerji nakli açısından hayati önem taşır. UNCLOS, bu altyapıların serbestçe döşenmesini tanımakla birlikte, kıyı devletlerinin meşru çıkarlarını da koruyacak hükümler içerir. Bu hükümler, projenin çevresel etkilerinin değerlendirilmesini ve kıyı devletiyle istişare süreçlerini zorunlu kılar.
Turizm, deniz hukukunun dolaylı olarak etkilediği bir diğer önemli sektördür. Kıyı bölgeleri ve adalar, uluslararası turizmde gözde destinasyonlar arasında bulunur. Dolayısıyla, bu alanların korunması, su sporlarının düzenlenmesi, gemi atıklarının çevreye zarar vermeyecek şekilde bertaraf edilmesi gibi konulardaki uluslararası hukuki çerçeve, turizm gelirlerini ve bölgenin uzun vadeli sürdürülebilirliğini doğrudan etkiler. Çevre korumaya ilişkin hükümlerin etkin şekilde uygulanması, hem bölge halkı hem de turistler için sağlıklı bir deniz ekosistemi sunar.
Deniz Çevresinin Korunması ve Sürdürülebilirlik
UNCLOS, deniz çevresinin korunması noktasında devletlere geniş sorumluluklar yükler. Sözleşmenin ilgili hükümleri, kara kaynaklı kirliliğin denize ulaşmasını engellemek, gemi kaynaklı kirliliği önlemek, deniz yatağında yapılan çalışmaların ekosisteme zarar vermesini engellemek ve nadir canlı türlerinin korunmasını sağlamak gibi çok yönlü tedbirleri kapsar. Ayrıca devletlerin, küresel ve bölgesel ölçekte çeşitli sözleşmelere taraf olarak iş birliği yapmaları teşvik edilir.Denizlerde yaşanan iklim değişikliğine bağlı sorunlar, kirlilik, asitlenme ve biyoçeşitlilik kaybı gibi unsurlar, deniz hukukunun çevre koruma boyutunu giderek daha önemli hale getirmektedir. Özellikle mercan resifleri ve kutup bölgeleri gibi hassas ekosistemlerde, kirlilik ve yüksek sıcaklıklar nedeniyle büyük tahribat gözlenmektedir. UNCLOS ve ilgili çevre sözleşmeleri, bu bölgelerin korunmasını amaçlasa da pratikte etkin izleme ve yaptırım mekanizmalarının eksikliği, hızlı çözüm getirmeyi zorlaştırır.
Sürdürülebilir balıkçılık, deniz ekosisteminin korunmasının kilit noktalarından biridir. Balık stoklarının aşırı avlanma nedeniyle tükenmesi, ekonomik kayıpların yanı sıra ekolojik dengenin bozulmasına da yol açar. Bu nedenle, avlanma kotalarının bilimsel temellere dayandırılması ve kaçak avcılığın önlenmesi, uluslararası ve bölgesel düzenlemelerin temelini oluşturur. Balıkçılık filolarının kontrolü, av alanlarının izlenmesi ve uydu teknolojileriyle raporlama sistemlerinin geliştirilmesi, gelecekte deniz kaynaklarının sürdürülebilir kullanımına katkı sağlayacak öncelikli adımlardır.
Teknolojik Gelişmeler ve Deniz Hukuku
Teknoloji, deniz hukuku uygulamalarını derinden etkilemektedir. Uydu görüntüleri, deniz yüzeyinin incelenmesi, balıkçılık filolarının takibi ve yasa dışı faaliyetlerin tespiti açısından büyük kolaylık sağlar. Aynı şekilde derin deniz madenciliği teknolojilerinin gelişmesi, daha önce erişilemeyen bölgelere ulaşılmasına olanak tanımıştır. Bu durum, uluslararası toplumu deniz yatağının sürdürülebilir kullanımını ve çevresel etkilerini yeniden gözden geçirmeye itmektedir.Otonom gemiler ve insansız denizaltı araçları, yakın gelecekte deniz hukukunun yeni meydan okumaları arasında yer alabilir. Bayrak devleti denetimi ve sorumluluğu, mürettebatsız gemiler açısından yeniden tanımlanmayı gerektirecektir. Ayrıca, askeri açıdan deniz altı teknolojileriyle yürütülen operasyonların kim tarafından ve nasıl denetleneceği, uluslararası güvenlik paradigmasını dönüştürme potansiyeli taşır.
Deniz haberleşme kabloları, dünya çapındaki internet trafiğinin büyük kısmını taşıdığı için stratejik önemlerini giderek artırmaktadır. Bu kabloların korunması ve olası sabotaj girişimlerine karşı denetim mekanizmalarının geliştirilmesi, devletlerin dış politika ve güvenlik stratejilerinde giderek daha fazla yer kaplamaktadır. UNCLOS, kablo döşeme ve bakım çalışmalarını düzenlerken, kıyı devletlerinin haklarını ve açık denizlerdeki serbestiyi dengelemeye çalışır. Ancak kablo güvenliği, dijital ekonominin hayati bir unsuru haline geldiği için gelecekte bu konuda ek düzenlemelerin yapılması gündeme gelebilir.
Deniz Güvenliği ve Askeri Faaliyetler
Deniz güvenliği, sadece sivil denizcilik faaliyetlerinin korunması değil, aynı zamanda askeri varlığın düzenlenmesi ve silahsızlanma çabalarını da içerir. UNCLOS, deniz alanlarının barışçıl amaçlarla kullanımını vurgulasa da sözleşme, devletlerin askeri gemilerinin veya denizaltılarının uluslararası sulardaki hareketlerini belirli kısıtlamalar altında tanımlar. Özellikle karasularında zararsız geçiş hakkı, askeri gemileri de kapsar, fakat bu gemilerin kıyı devletinin güvenliğini tehdit edecek faaliyetlerden kaçınması esastır.Denizlerde silahlı çatışma hukuku, ayrı bir uluslararası hukuk disiplini olmakla birlikte, UNCLOS’un barışçıl kullanım ilkesiyle yakından ilişkilidir. Bazı boğaz ve stratejik geçiş noktalarındaki askeri faaliyetler, bölgesel gerilimleri tetikleyebilir. Bu nedenle taraf devletler arasında yapılan askeri deniz anlaşmaları ve uluslararası silahsızlanma girişimleri, bu gerilimlerin azalmasına katkıda bulunabilir. Korsanlık, deniz haydutluğu ve silahlı soygun gibi suçlar da deniz güvenliğinin ihlali olarak değerlendirilir. UNCLOS ve ilgili sözleşmeler, bu eylemlere karşı nasıl önlem alınacağı ve faillerin hangi yargı mercilerine teslim edileceği konusunda temel kuralları belirler.
Bazı durumlarda, bölgede faaliyet gösteren koalisyon güçleri veya NATO gibi uluslararası örgütler, deniz güvenliği operasyonları yürüterek korsanlık ve terörizm gibi tehditlerle mücadele eder. Bu operasyonlar, uluslararası hukuk bakımından devletlerin daveti veya BM Güvenlik Konseyi kararı gibi meşruiyet zeminlerine dayanır. Sivil gemilerin korunması, deniz trafiğinin aksamaması ve deniz çevresine zarar verilmemesi gibi konular bu tip operasyonların öncelikli hedefleri arasındadır.
Yargı Kararları ve Örnek Vaka Analizleri
Uluslararası yargı organlarının verdiği kararlar, UNCLOS’un yorumlanması ve uygulanmasında belirleyici rol oynar. Uyuşmazlık taraflarının mahkemeye veya hakeme gitmeyi tercih etmesi halinde, verilen hüküm çoğu zaman benzer durumlar için emsal niteliği kazanır. Örneğin, UAD’ın Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı Davası’nda verdiği karar, orta hat ilkesinin katı bir şekilde uygulanmasında hakkaniyetin göz ardı edilmemesi gerektiğini göstermiştir. Bu karar, deniz sınırı belirleme prensiplerini yeniden şekillendirmiş ve sonraki davalarda sıkça atıfta bulunulmuştur.Karayip Denizi’nde, bazı ada ve kayalıkların hukuki statüsü üzerine açılan davalar da, adaların MEB ve kıta sahanlığı oluşturmaya elverişli olup olmadığı konusundaki kriterlerin somut örneklerle açıklığa kavuşturulmasını sağlamıştır. Mahkeme, adanın insan yerleşimine elverişli olup olmadığı, ekonomik faaliyete imkan tanıyıp tanımadığı gibi faktörleri etraflıca değerlendirmiştir. Bu tür davalar, devletlerin gelecekteki egemenlik ve deniz alanı taleplerine rehberlik eden hukuki standartların oluşmasında etkilidir.
Balıkçılık kotaları, uluslararası mahkemelerin en sık karşılaştığı konulardan biridir. Özellikle göçmen balık türleri ve ortak stoklar üzerinde hak iddia eden kıyı devletleri arasında ciddi anlaşmazlıklar çıkabilmektedir. Mahkemeler, bilimsel verileri ve tarihi kullanım pratiklerini göz önünde bulundurarak, adil bir paylaşım modeli önermeye çalışır. Mahkeme kararlarının uygulanması ise devletlerin iyi niyetli iş birliği ve uzun vadeli politika uyumuna bağlıdır. Bazı durumlarda, mahkeme kararı sonrasında bile devletler müzakere masasına dönerek sınırlandırma detaylarını yeniden yapılandırır.
Geleceğe Yönelik Eğilimler ve Tartışmalar
UNCLOS, 1982’den bu yana deniz hukukunun temel dayanağı olarak işlev görmüş olsa da, hızla değişen jeopolitik ve teknolojik koşullar sözleşmenin çeşitli yönlerinde gözden geçirmeler veya yorum farklılıkları gerektirebilir. Deniz tabanındaki genetik kaynaklar (örneğin deniz süngerleri, mercanlar ve mikroorganizmalar) bioteknoloji alanında giderek değer kazanmaktadır. Bu kaynakların ticarî kullanımı konusunda henüz tam olarak düzenlenmemiş hükümler, gelecekte devletler arasında yeni uyuşmazlıkların ortaya çıkmasına sebep olabilir.Küresel iklim değişikliği, deniz seviyesinin yükselmesi ve kıyı erozyonu gibi konular, deniz yetki alanlarının sınırlarını ve hatta bazı ada devletlerinin varlığını riske sokmaktadır. Deniz sınırlarının sular altında kalan bölgeler veya yok olan kıyı çizgileri dikkate alınarak yeniden tanımlanması konusu, mevcut uluslararası düzenlemelerin ötesine geçer ve yeni bir hukuki yaklaşımı gerekli kılar. Pasifik’teki bazı ada devletleri, ileride deniz seviyesinin yükselmesi sebebiyle topraklarının önemli bir kısmını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Arktik bölgesindeki buzulların erimesi, yeni deniz ulaşım rotalarının açılması ve zengin doğal kaynakların erişilebilir hale gelmesiyle büyük devletlerin dikkatini çekmektedir. Rusya, Kanada, ABD ve diğer kutup bölgesi devletlerinin kıta sahanlığı iddiaları, önümüzdeki dönemde uluslararası hukuk platformlarında sıkça tartışılacaktır. Aynı şekilde, çevre koruma yükümlülükleriyle ekonomik fırsatlar arasındaki denge, kutup bölgesi tartışmalarının merkezinde yer alacaktır. Bu tür gelişmeler, UNCLOS’un gelecekteki uygulamaları ve kapsamı açısından kritik test alanları olarak öne çıkmaktadır.
Kapsamlı Değerlendirme
Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS), denizlerin kullanımına ilişkin birçok hususu kapsayan ve barışçıl amaçlarla iş birliğini hedefleyen en kapsamlı uluslararası hukuki metinlerden biridir. Devletlerin deniz alanları üzerindeki hak ve yükümlülüklerini tanımlayan bu sözleşme, küresel ticaretin, deniz kaynaklarının ve deniz ekosistemlerinin güvence altına alınması açısından stratejik öneme sahiptir. Karasuları, bitişik bölge, münhasır ekonomik bölge, kıta sahanlığı ve açık denizlerdeki düzenlemeler, kıyı devletlerinin egemenlik haklarını netleştirirken, aynı zamanda uluslararası toplumun ortak çıkarlarını koruyan ilkeleri de vurgular.Deniz hukukunun bu çok boyutlu niteliği, sözleşmenin uygulamada karşılaştığı zorlukları da beraberinde getirir. Bazı devletler, sözleşmenin bazı maddelerinden çekince beyan ederken, diğerleri sözleşmeye hiç taraf olmamıştır. Sınırlandırma uyuşmazlıkları, balıkçılık hakları, çevre koruması ve deniz yatağı madenciliği gibi konular, her coğrafyada farklı düzeylerde gerginlik ve müzakere süreçlerine yol açar. Uluslararası yargı organlarının ve bölgesel örgütlerin oynadığı rol, bu uyuşmazlıkları barışçıl yöntemlerle çözmek ve deniz hukukunun gelişimine rehberlik etmek bakımından hayati değer taşır.
Teknolojik ilerlemeler ve iklim değişikliği, deniz hukukunun kapsamını ve önceliklerini sürekli olarak yeniden tanımlamaya zorlar. Derin denizlerdeki yeni kaynak arayışları, kıta sahanlığı genişletme talepleri ve kutup bölgelerinin jeopolitik değeri, gelecekteki uluslararası deniz hukuku tartışmalarının merkezinde yer alacaktır. Bu çerçevede, UNCLOS’un sağladığı temel ilkeler ve kurumlar, karşılaşılan yeni sorunlara uyarlanarak denizlerde barış ve iş birliğini teminat altına almak üzere önemli bir referans noktası olmaya devam edecektir.
Ana Terim | Açıklama |
---|---|
Karasuları | Kıyı devletinin tam egemenliğine sahip olduğu deniz şeridi (12 mil) |
Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) | Kıyıdan 200 mile kadar uzanan, kaynakların araştırılması ve işletilmesi hakkının kıyı devletinde olduğu alan |
Kıta Sahanlığı | Kıyı devletinin deniz yatağı ve toprak altındaki kaynaklara münhasır haklarının bulunduğu jeolojik devamlılık bölgesi |
Bitişik Bölge | Karasularının hemen ötesindeki 12 millik alanda kıyı devletinin gümrük, maliye, göç ve sağlık konularında sınırlı yetkilerinin olduğu bölge |
Açık Deniz | Hiçbir devletin egemenliğinde bulunmayan, tüm devletlerin serbestçe kullanabildiği uluslararası deniz alanı |