Neler yeni
HukukiSözlük.com

Ücretsiz bir hesap oluşturarak hemen üye olun! Üye girişi yaptıktan sonra, bu sitede kendi konu ve gönderilerinizi ekleyerek tartışmalara katılabilir, ayrıca özel mesaj kutunuzu kullanarak diğer üyelerle iletişime geçebilirsiniz. Böylece tüm forum özelliklerinden tam olarak yararlanabilir ve deneyiminizi dilediğiniz gibi özelleştirebilirsiniz!

Uluslararası Mülteci Sözleşmeleri

hukukisozluk

Yönetim
Personel

Uluslararası Mülteci Sözleşmeleri​


Uluslararası mülteci sözleşmeleri, zulüm veya çatışma nedeniyle ülkelerini terk eden insanların korunmasını amaçlayan çok taraflı anlaşmalardır. Bu sözleşmeler, mültecilerin hukuki statüsünü tanımlayarak onlara ev sahibi devletler nezdinde belirli haklar tanır ve devletlere de mültecileri koruma konusunda yükümlülükler getirir. Modern mülteci hukukunun temeli, II. Dünya Savaşı sonrasında kabul edilen 1951 Birleşmiş Milletler Mültecilerin Statüsüne Dair Cenevre Sözleşmesi (kısaca 1951 Cenevre Sözleşmesi) ve onu tamamlayan 1967 Mülteci Protokolü’dür. Bu temel belgeler, zaman içinde çeşitli bölgesel düzenlemelere ve uluslararası uygulamalara da ilham kaynağı olmuş, mültecilerin korunması için evrensel ilkeler ortaya koymuştur.

Tarihsel Gelişim​


Zorla yerinden edilen kişilerin uluslararası korunması meselesi, 20. yüzyılın ilk yarısındaki büyük çatışmaların ardından uluslararası toplumun gündemine girmiştir. I. Dünya Savaşı (1914-1918) sonrasında milyonlarca insan ülkesinden kaçmak zorunda kalmış, Milletler Cemiyeti bünyesinde Fridtjof Nansen liderliğinde ilk Mülteciler Yüksek Komiserliği kurulmuş ve mülteciler için Nansen Pasaportu gibi geçici koruma belgeleri geliştirilmiştir. Ancak bu dönemde yapılan girişimler, kapsamlı ve bağlayıcı bir uluslararası sözleşmeye dönüşememiştir. II. Dünya Savaşı (1939-1945) ise tarihte görülmemiş boyutta bir mülteci krizine yol açmış, Avrupa başta olmak üzere pek çok bölgede milyonlarca sivil evlerini terk etmek zorunda kalmıştır. Bu büyük insani krizler, mültecilerin statüsünü ve haklarını küresel düzeyde tanıyan bir sözleşme yapılması ihtiyacını doğurmuştur.

1948 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 14. maddesi, “Herkesin zulüm karşısında başka ülkelere sığınma hakkı vardır.” diyerek iltica hakkını genel bir insan hakkı olarak tanımıştır. Ne var ki bu beyanname, devletlere mültecileri kabul etmeleri yönünde bağlayıcı bir yükümlülük getirmiyordu. Mülteci sorununa bağlayıcı bir çözüm getirmek amacıyla, 1950 yılında Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) kurulmuş ve ertesi yıl hükümetler arası bir konferans düzenlenerek kapsamlı bir mülteci sözleşmesi tasarlanmıştır.

1951 Cenevre Sözleşmesi, 28 Temmuz 1951 tarihinde Cenevre’de düzenlenen BM konferansında kabul edilmiş ve yeterli sayıda ülkenin onayıyla 22 Nisan 1954’te yürürlüğe girmiştir. Bu sözleşme, tarihte mültecilerin tanımını ve devletlerin onlara karşı sorumluluklarını ayrıntılı biçimde düzenleyen ilk bağlayıcı uluslararası metindir. İlk etapta 26 devlet tarafından imzalanan sözleşme, özellikle II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’daki mültecileri korumaya odaklanmıştır. Sözleşme metni, “1 Ocak 1951’den önce meydana gelen olaylar” ibaresini içererek sadece belirli bir tarihten önceki vakalar sonucu mülteci durumuna düşen kişileri kapsamakta, ayrıca taraf devletlere bu kapsamı coğrafi olarak yalnızca Avrupa ile sınırlı tutma seçeneği tanımaktaydı. Nitekim Türkiye gibi bazı ülkeler, sözleşmeye taraf olurken sadece Avrupa’da meydana gelen olaylar nedeniyle mülteci olan kişileri sözleşme kapsamında kabul edeceğini beyan etmişlerdir (coğrafi kısıtlama).

İlerleyen yıllarda, yeni kitlesel sığınma hareketleri ortaya çıktıkça 1951 Sözleşmesi’nin zaman ve yer kısıtlamalarının yetersiz kaldığı anlaşılmıştır. Özellikle Asya, Afrika ve Orta Doğu’daki çatışmalar neticesinde oluşan mülteci durumları, sözleşmenin Avrupa dışı durumları da kapsayacak şekilde genişletilmesini gündeme getirmiştir. Bu ihtiyaç doğrultusunda, 1967 Protokolü kabul edilmiştir. 4 Ekim 1967’de yürürlüğe giren Mültecilerin Statüsüne İlişkin Protokol, 1951 Sözleşmesi’ndeki tarih sınırlamasını kaldırmış ve coğrafi kısıtlama seçeneğini ortadan kaldırarak sözleşmenin tüm dünyadaki mülteci durumlarına uygulanabilmesini sağlamıştır. Protokol, 1951 sonrası yeni mülteci krizlerine hukuki koruma sağlarken, 1951 Sözleşmesi’nin özü olan tanım ve ilkeleri aynen bırakmıştır. Coğrafi kısıtlamayı başlangıçta kullanmış devletler, protokole katıldıktan sonra dahi isterlerse bu kısıtlamayı devam ettirebilmişlerdir. Örneğin Türkiye, 1967 Protokolü’ne taraf olmasına rağmen “Avrupa dışından gelenleri mülteci olarak tanımama” şeklindeki coğrafi çekincesini korumaktadır. Bunun yerine, Avrupa harici ülkelerden gelen ve sığınma talep eden kişilere şartlı mülteci statüsü vererek, üçüncü bir ülkeye kalıcı yerleştirilene kadar geçici koruma sağlamaktadır.

1951 Sözleşmesi ve 1967 Protokolü, zaman içinde farklı bölgesel düzenlemelerin ortaya çıkmasına da zemin hazırlamıştır. Afrika Birliği Örgütü (ABÖ) Mülteci Sözleşmesi (1969), Afrika kıtasındaki mülteci sorunlarının özgül yönlerini ele alan ilk bölgesel ve bağlayıcı belgedir. 1969’da Addis Ababa’da imzalanıp 1974’te yürürlüğe giren bu sözleşme, 1951 Sözleşmesi’nin tanımını genişleterek “dış saldırı, işgal, yabancı egemenliği veya ülkenin bir bölgesinde kamu düzenini ciddi şekilde bozan olaylar nedeniyle ülkesini terk etmek zorunda kalan” kişileri de mülteci kabul etmiştir. 1984 Cartagena Mülteciler Bildirgesi ise Latin Amerika ülkelerince kabul edilen, bağlayıcı niteliği olmayan ancak bölge ülkelerinin ulusal mevzuatlarına yön veren önemli bir belgedir. Cartagena Bildirgesi, 1951 Sözleşmesi ve 1967 Protokolü’ndeki mülteci tanımına ek olarak “genel şiddet, yabancı işgali, iç çatışmalar, kitlesel insan hakları ihlalleri veya kamu düzenini ciddi şekilde bozan diğer olaylar nedeniyle ülkelerini terk eden” kişilerin de mülteci olarak kabul edilmesini tavsiye etmiştir. Bu bölgesel yaklaşımlar, 1951 Sözleşmesi’nin kapsamadığı durumlar için ek koruma sağlamış ve mülteci tanımının insani boyutunu genişletmiştir. Avrupa’da ise bağlayıcı bir mülteci sözleşmesi olmamakla birlikte, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (1950)’nin işkence ve kötü muameleyi yasaklayan 3. maddesi, dolaylı olarak geri göndermeme ilkesine dayanak oluşturmuş; ayrıca Avrupa Birliği, Ortak Avrupa İltica Sistemi çerçevesinde üye ülkeler için asgari koruma standartları belirleyen yönergeler ve düzenlemeler yürürlüğe koymuştur.

  1. 1921 – Milletler Cemiyeti bünyesinde ilk Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin kurulması ve Nansen Pasaportu uygulamasının başlatılması.
  2. 1933 – Cenevre’de imzalanan ilk Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme (sınırlı sayıda ülke tarafından onaylandı ve kapsamı dar kaldı).
  3. 1948 – Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin kabulü; 14. maddede sığınma (iltica) hakkının tanınması.
  4. 1950 – Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR) kurulması.
  5. 1951 – Mültecilerin Statüsüne Dair Cenevre Sözleşmesi’nin kabulü (imza: 28 Temmuz 1951; yürürlük: 22 Nisan 1954).
  6. 1967 – Mültecilerin Statüsüne İlişkin Protokol’ün kabulü (1951 Sözleşmesi’nin zaman ve yer sınırlamalarını kaldırdı).
  7. 1969 – Afrika Birliği Örgütü Mülteci Sözleşmesi’nin imzalanması (Afrika’da mülteci tanımını genişleten bölgesel sözleşme).
  8. 1984 – Cartagena Mülteciler Bildirgesi’nin yayımlanması (Latin Amerika’da genişletilmiş mülteci tanımı öneren bölgesel bildiri).

Sözleşmelerin Kapsamı​


1951 Cenevre Sözleşmesi ve ek 1967 Protokolü, kimlerin “mülteci” sayılacağını, mültecilerin hangi haklara sahip olacağını ve devletlerin hangi yükümlülükleri üstleneceğini ayrıntılı biçimde tanımlamaktadır. Bu bağlamda “kapsam”, mülteci kavramının tanımı, sözleşmelerin sağladığı korumanın sınırları ve içerdiği temel hak-yükümlülükler anlamına gelmektedir.

Mülteci Tanımı ve Statüsü​


1951 Sözleşmesi’nin 1. maddesi, “mülteci” terimini belirli kriterlerle tanımlamıştır. Bu tanıma göre bir kişinin mülteci olarak kabul edilebilmesi için:

  • Zulüm korkusu: Irkı, dini, milliyeti (uyruğu), belirli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi fikirleri nedeniyle kendisine zulmedileceğine dair haklı bir korku taşımalıdır.
  • Yurt dışında olma: Zulüm korkusu nedeniyle vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunmalıdır (veya vatansız ise olağan ikamet ülkesinin dışında olmalıdır).
  • Korunmadan mahrum olma: Korku nedeniyle kendi ülkesinin korumasından yararlanamıyor veya yararlanmak istemiyor olmalıdır (vatansızlar için önceki ikamet ülkesine dönemiyor veya dönmek istemiyor olma şartı).

Bu unsurları taşıyan kişiler, mülteci statüsü elde etmeye hak kazanabilir. Sözleşme, mülteci statüsünün uluslararası koruma amacıyla verildiğini ve bu statünün devamının belirli şartlara bağlı olduğunu da düzenlemektedir. Örneğin, bir mülteci daha sonra kendi isteğiyle ülkesine döner veya ülkesinin korumasından yeniden yararlanırsa ya da başka bir ülkenin vatandaşlığını kazanırsa mülteci statüsü sona erebilir. Ayrıca, kişinin ülkesinde başta korkmasına neden olan koşullar kalıcı biçimde düzelmiş ve zulüm riski ortadan kalkmışsa, artık uluslararası korumaya ihtiyaç kalmadığı kabul edilerek mülteci statüsü sonlandırılabilir (sözleşmede düzenlenen çatışmanın veya zulmün ortadan kalkması gibi “sona erme (cessation) halleri”).

Sözleşmeler, hangi kişilerin mülteci sayılmayacağını da açıkça belirtmiştir. Mülteci tanımı dışında kalan veya sözleşme kapsamında korunmayan durumlara örnek olarak şunlar sayılabilir:

  • Ekonomik göçmenler: Yalnızca iş, daha iyi yaşam koşulları veya ekonomik gerekçelerle ülkesini terk eden kişiler, zor durumda olsalar dahi mülteci statüsüne girmez (çünkü zulüm kriterini karşılamazlar).
  • Doğal afet ve iklim mağdurları: Deprem, sel, kuraklık gibi doğal afetler veya iklim değişikliği nedeniyle ülkesini terk eden kişiler (çoğu zaman “iklim mültecisi” terimi kullanılsa da, hukuken mülteci tanımına dahil değillerdir).
  • Silahlı mücadeleye katılanlar: Savaşta aktif rol alan düzenli askerler veya silahlı grupların üyesi savaşçılar, siviller olmadıkları sürece mülteci korumasından yararlanamaz. Mülteci koruması, temel olarak sivil ve savunmasız kişilere yöneliktir.
  • Ciddi suç failleri: Barışa karşı suç, savaş suçu veya insanlığa karşı suç işlemiş kişiler ya da sığındığı ülkeye gelmeden önce ağır bir adi suç işlemiş olanlar, ayrıca Birleşmiş Milletler’in amaç ve ilkelerine aykırı fiillerden suçlu olduğu düşünülen kişiler mülteci statüsüne kabul edilmez (1951 Sözleşmesi md.1(F) bu kapsamda bir istisna hükmüdür).
  • Diğer BM koruması altındakiler: Hâlihazırda BM’nin başka bir organı veya ajansı tarafından korunmakta veya yardım almaktaysa (örneğin Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı - UNRWA kapsamındaki bazı Filistinli sığınmacılar), 1951 Sözleşmesi kapsamında mülteci sayılmazlar (md.1(D)).

Yukarıdaki durumlar haricinde, kişi mülteci tanımını karşılıyorsa, sözleşmeye taraf bir devlete sığındığında uluslararası koruma altına alınmalıdır. Mülteci statüsü, ilgili devletin yetkili makamlarınca yapılan iltica başvurusu değerlendirmesi sonucu resmi olarak tanınır. Bir kişi mülteci olup olmadığına dair kararı her ülkenin kendi mevzuatına göre belirlenmiş otoriteleri verir veya bazı durumlarda UNHCR bu sürece destek olur. Mülteci olarak tanınan bireyler, uluslararası hukukun sağladığı korumadan ve haklardan yararlanabilirler.

Mültecilerin Hakları​


1951 Sözleşmesi, mültecilerin asgari düzeyde hangi haklara sahip olduğunu tanımlar ve taraf devletlerin bu hakları kendi topraklarında güvence altına almasını şart koşar. Sözleşmenin öngördüğü başlıca mülteci hakları şunlardır:

  • Ayrımcılık yapmama: Mülteciler, ırk, din, ülke veya menşe ülke gibi ölçütler temelinde ayrımcılığa maruz bırakılmamalıdır (md.3). Taraf devletler, mültecilere tanınan hakları kendi vatandaşlarına tanıdığı muameleden daha kötü olmamak üzere uygulamalıdır.
  • Din ve kültür özgürlüğü: Mültecilerin dinlerini icra etme ve çocuklarına dini eğitim verme özgürlükleri vardır (md.4).
  • Hukuki statü ve adalet önünde eşitlik: Mülteciler, bulundukları ülkede hukuki kişilik edinme, mahkemelere başvurma ve adli yollara eşit erişim hakkına sahiptir (md.16).
  • Çalışma hakkı: Mültecilerin ücretli işlerde çalışma, serbest meslek veya zanaat icra etme konusunda belirli hakları bulunur. Özellikle uzun süre o ülkede ikamet eden mültecilere, vatandaşlara yakın bir muamele ile çalışma izni verilmesi teşvik edilir (md.17-19).
  • Eğitim hakkı: Mülteci çocukların ilköğretim başta olmak üzere eğitime erişimi sağlanmalıdır. İlköğretimde mültecilere ev sahibi ülke vatandaşlarıyla eşit muamele öngörülür (md.22).
  • Sosyal yardım ve barınma: Mülteciler, kamu yardımlarından ve sosyal güvenlikten uygun bir şekilde yararlanabilmeli; ayrıca barınma ihtiyaçlarının karşılanmasında ayrımcılık görmemelidir (md.21 ve md.24).
  • Seyahat belgesi: Taraf devletler, kendi topraklarında tanınan mültecilere uluslararası seyahat imkanı veren bir Mülteci Seyahat Belgesi (Geçici Pasaport) düzenlemekle yükümlüdür (md.28). Bu belge, mültecilerin başka ülkelere vize almasını ve seyahat edebilmesini kolaylaştırır.
  • Taşınır-taşınmaz mal edinme: Mülteciler makul ölçülerde mülk sahibi olma, miras edinme, fikri mülkiyet hakları gibi konularda en az yabancılarla aynı muameleye hak kazanır (md.13).
  • Dernek kurma ve özgürce dolaşma: Mülteciler, hayır kurumu veya sivil toplum kuruluşlarına katılma ve uygun ölçülerde dernek kurma hakkına sahiptir. Ayrıca ikamet ettikleri ülke içinde serbest dolaşım hakları tanınmalıdır (md.26).
  • Aile birliği: Mültecilerin eş ve çocuk gibi yakın aile üyeleriyle bir arada olma hakkı gözetilir. Taraf devletlerin çoğu, insani ve ahlaki nedenlerle mülteci aile birleşimine (aile fertlerinin sığınmacının yanına getirilmesine) olanak tanıyan politikalar uygular.

Bu haklar, mültecilerin insan onuruna yakışır bir yaşam sürmesini ve ev sahibi topluma uyum sağlamasını amaçlamaktadır. Sözleşme, mültecilerin de bulundukları ülkenin kanun ve düzenine uymakla yükümlü olduğunu (md.2) vurgular. Yani mülteciler, haklardan yararlanırken ev sahibi ülkenin yasalarına ve kamu düzenine saygı göstermek zorundadır.

Devletlerin Yükümlülükleri​


Mülteci sözleşmeleri, taraf devletlere çeşitli hukuki yükümlülükler getirir. Bu yükümlülükler, mültecilerin korunmasını ve haklarını fiilen güvence altına almayı hedefleyen tedbirlerdir. Başlıca devlet yükümlülükleri şöyle özetlenebilir:

  • Mültecilere hoşgörülü muamele: Devletler, ülkesine sığınan mültecilere insanlık ve saygı çerçevesinde muamele etmek, onların temel insani ihtiyaçlarını karşılamak durumundadır. Hiçbir mülteci, yalnızca mülteci olduğu gerekçesiyle cezaî, idari veya toplumsal kötü muameleye maruz bırakılmamalıdır.
  • Yasadışı girişe ceza vermeme: Mülteciler çoğu zaman hayatları tehlikede olduğundan, sığındıkları ülkeye pasaport veya vize gibi yasal belgelere sahip olmadan girmek zorunda kalabilirler. 1951 Sözleşmesi’nin 31. maddesi uyarınca, doğrudan zulüm tehlikesinden kaçıp gelen ve makul sürede yetkililere başvuran mültecilere, ülkeye yasa dışı girişlerinden dolayı ceza verilmemelidir. Yani, bir mülteci “kaçak” giriş yaptı diye hapsedilmemeli veya idari para cezasına çarptırılmamalıdır.
  • Sığınma prosedürünü sağlama: Devletler, topraklarına gelen ve uluslararası koruma talep eden kişilere erişilebilir bir iltica başvurusu prosedürü sunmalıdır. Bu süreç adil, hızlı ve etkin olmalı; sığınmacıların durumları bireysel olarak değerlendirilmelidir. Ayrıca başvuru sırasında gerekli tercüme, hukuki danışmanlık gibi imkanlar sağlanmaya çalışılmalıdır.
  • Mültecileri zorla geri göndermeme: Hiçbir taraf devlet, kendi ülkesinde bulunan bir mülteciyi, yaşamı veya özgürlüğü tehdit altında olacak bir ülkeye zorla geri göndermemelidir. Bu geri göndermeme ilkesi (non-refoulement), 1951 Sözleşmesi’nin 33. maddesinde temel bir yasak olarak düzenlenmiştir. Mülteciler, geldikleri ülkeye veya zulüm görecekleri başka bir ülkeye iade edilemez. Bu ilke, günümüzde uluslararası örf ve adet hukukunun da bir parçası kabul edilmektedir.
  • Sınır dışı etme kısıtı: Mülteciler bulundukları ülkede kamu düzenini veya ulusal güvenliği ciddi biçimde tehdit etmedikçe, sınır dışı edilemezler (md.32). Bir mülteciyi cezai bir suç işlemesi halinde dahi sınır dışı etmek son çare olmalı; keyfi veya toplu sınır dışı uygulamalarından kaçınılmalıdır.
  • Birleşmiş Milletler ile işbirliği: Taraf devletler, mültecilere ilişkin sorunların çözümünde ve sözleşmenin uygulanmasında BM Mülteciler Yüksek Komiserliği ile işbirliği yapmayı taahhüt eder (md.35). UNHCR’ın, uluslararası korumanın gözetimi ve mülteci sorunlarının çözümü konusundaki rehberlik rolü tanınmıştır.
  • Vatandaşlığa geçişi kolaylaştırma: Sözleşme, uzun süre ev sahibi ülkede yaşayan mültecilerin entegrasyonunu ve vatandaşlığa kabulünü kolaylaştırmayı da teşvik eder (md.34). Devletler, uygun gördükleri mültecilere vatandaşlık verirken bürokratik engelleri azaltmaya çalışmalıdır.

Yukarıdaki yükümlülükler, mültecilerin korunmasını uluslararası hukuk açısından güvenceye alır. Devletler, bu sözleşme hükümlerini kendi ulusal yasalarına aktarmak ve uygulamak durumundadır. Örneğin, pek çok ülke mülteciler ve sığınmacılarla ilgili özel kanunlar çıkarmış veya yabancılar hukukunda bu hükümlere yer vermiştir. Türkiye de 2013 yılında kabul ettiği Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ile mülteci tanımı, statüleri ve hak-yükümlülükleri konularında 1951 Sözleşmesi’ne uyumlu bir çerçeve oluşturmuştur.

Temel İlkeler​


Uluslararası mülteci sözleşmelerinin içerdiği bazı temel ilkeler, mülteci hukukunun ana prensipleri olarak tüm dünyada kabul görmüştür. Bu ilkeler, gerek sözleşme metinlerinde açıkça belirtilerek, gerekse zamanla devlet uygulamalarıyla pekişerek evrensel bir nitelik kazanmıştır:

Geri göndermeme ilkesi (non-refoulement): Mülteci hukukunun en temel taşı, hiçbir mültecinin yaşamının ya da özgürlüğünün tehdit altında olduğu bir yere zorla geri gönderilmemesidir. 1951 Sözleşmesi md.33’te yer alan bu ilke, günümüzde savaş ve zulümden kaçan herkes için geri dönüşte korunma hakkı anlamına gelir. Geri göndermeme ilkesi mutlak olup istisnaları son derece sınırlıdır; ayrıca bu ilke 1984 tarihli BM İşkenceye Karşı Sözleşme (md.3) ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 3. maddesine dayanan içtihatlar aracılığıyla da güçlendirilmiştir. Yani mülteci statüsü resmen tanınmasa bile, hiç kimsenin işkence görme veya hayatı tehdit altına girme riski olan bir ülkeye gönderilmemesi gereklidir. Geri göndermeme, artık uluslararası teamül hukuku kuralı haline gelmiş (hatta bazı yorumcular tarafından jus cogens niteliğinde görülmekte) ve insan hakları hukuku tarafından da desteklenen evrensel bir ilke olarak kabul edilmiştir.

Ayrımcılık yapmama: Mülteciler, din, dil, ırk, uyruk, sosyal grup veya siyasi düşünce gibi özellikleri sebebiyle ayrımcılığa uğratılmamalıdır. 1951 Sözleşmesi, taraf devletlerin mültecilere sağladığı haklardan yararlanmada tüm mülteciler arasında eşit muamele gözetmesini şart koşar. Bu ilke, mültecilerin insan haklarından tam ve eşit biçimde faydalanabilmeleri için vazgeçilmezdir.

Cezalandırmama (iltica hakkının suç sayılmaması): Bir kişi zulümden kaçıyorsa, genellikle güvenli bir ülkeye ulaşmak için pasaport, vize gibi yasal belgelere sahip olmayabilir veya yasadışı yollardan sınır geçmek zorunda kalabilir. Mülteci hukuku, bu durumu göz önüne alarak, gerçek mültecilerin yasa dışı girişi nedeniyle cezalandırılmaması gerektiğini vurgular. Bu ilke, 1951 Sözleşmesi md.31’de somutlaşmıştır. Böylece mültecilerin iltica etme hakkı fiilen korunmakta, sığınma arayışı suç sayılmamaktadır.

Uluslararası işbirliği ve yük paylaşımı: Mülteci sorunu, doğası gereği uluslararası bir meseledir ve tek tek bazı ülkelere aşırı yük getirebilir. Sözleşmenin başlangıç bölümünde de belirtildiği üzere, mültecilere sığınma imkanı tanımanın belirli ülkelere çok büyük sorumluluk yükleyebileceği ve bu sorunun tatmin edici şekilde çözümlenebilmesi için uluslararası iş birliğinin şart olduğu kabul edilir. Bu nedenle, tüm devletlerin imkanları ölçüsünde mülteci krizlerine ortak çözümler araması, sorumluluğu paylaşması temel bir ilkedir. Örneğin, kalabalık mülteci nüfusuna ev sahipliği yapan ülkelere mali destek sağlanması, mültecilerin bir kısmının diğer ülkelere yeniden yerleştirilmesi (resettlement) gibi uygulamalar, bu işbirliği ilkesinin yansımalarıdır. Dayanışma ve yük paylaşımı, mülteci koruma rejiminin uzun vadede sürdürülebilir olmasını sağlar.

Kalıcı çözümlere ulaşma: Mülteci hukukunun insani yaklaşımı, mültecilerin belirsiz bir şekilde sürgünde kalmalarını değil, durumlarının kalıcı bir çözüme kavuşturulmasını hedefler. Üç klasik kalıcı çözüm yolu vardır: gönüllü geri dönüş (ülkelerindeki şartlar iyileşirse kendi istekleriyle geri dönmeleri), bulundukları ülkede entegrasyon (uzun vadede sığındıkları ülkede kalıp vatandaşlık edinmeleri) veya üçüncü bir ülkeye yerleştirme (çok sayıda mülteci barındıran ülkeden bazı mültecilerin başka güvenli ülkelere kabul edilmesi). Bu ilkeler, doğrudan sözleşme metninde yer almasa da, UNHCR ve uluslararası toplum tarafından mülteci sorununa yaklaşımın rehber prensipleri olarak kabul edilir. Amaç, her mültecinin onurlu ve güvenli bir şekilde normal bir yaşama kavuşabilmesidir.

Uygulamalar ve Güncel Durum​


1951 Sözleşmesi ve 1967 Protokolü, günümüzde mülteci koruma rejiminin temelini oluşturmaya devam etmektedir. 2023 itibarıyla 149 devlet, 1951 Sözleşmesine ve/veya 1967 Protokolü’ne taraf olmuştur. Ancak Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Endonezya, Libya gibi nüfusça büyük veya mülteci barındıran bazı ülkeler henüz bu belgelere taraf değildir. Taraf devletler, sözleşme hükümlerini kendi ulusal yasalarına dahil ederek uygulamaya geçirmişlerdir. Örneğin, birçok ülke iltica başvurularının değerlendirilmesi ve mülteci statüsü verilmesine ilişkin prosedürleri kanunla düzenlemiştir. UNHCR de devletlere teknik destek sağlayarak mevzuatlarının uluslararası standartlara uyumlu hale getirilmesinde rol oynamıştır. UNHCR aynı zamanda, bazı ülkelerde iltica başvurularının değerlendirilmesi süreçlerine doğrudan destek vermekte ve gerekli durumlarda mülteci statüsü belirleme (RSD) işlemlerini bizzat yürütmektedir. Bunun yanı sıra, mülteci kamplarında barınma, gıda, sağlık gibi temel ihtiyaçların karşılanması ile acil durumlarda uluslararası insani yardımın koordinasyonunda da kilit bir rol üstlenmektedir.

Her ne kadar uluslararası sözleşmeler geniş kabul görmüş olsa da, uygulamada çeşitli zorluklar ve farklılıklar bulunmaktadır. Bazı ülkeler, sözleşmeye taraf olmamakla birlikte (örneğin Orta Doğu’daki Lübnan, Ürdün gibi ülkeler) fiilen çok sayıda mülteciye ev sahipliği yapmakta ve insani geleneklere dayalı olarak koruma sağlamaktadır. Bu ülkelerde mülteci statüsü yerine “misafir” veya geçici koruma statüleriyle benzer koruma sağlanmaya çalışılır. Diğer yandan, sözleşmeye taraf olan kimi ülkeler ise uygulamada yükümlülüklerini tam anlamıyla yerine getirmekte isteksiz davranabilmektedir. Son yıllarda bazı gelişmiş ülkelerde, mülteci kabulünü kısıtlayıcı politikalar, sınırların fiilen kapatılması, sığınmacıların güvenli üçüncü ülkelere gönderilmesi gibi tartışmalı uygulamalar gündeme gelmiştir. Örneğin, sınırda mültecilerin fiziksel olarak engellenmesi (geri itme, push-back) veya iltica talebi kayda alınmadan başka ülkelere zorla gönderilmeleri, uluslararası koruma ilkesine aykırı uygulamalardır ve eleştiri toplamaktadır. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği, Filippo Grandi de dahil olmak üzere yetkililer, bazı hükümetlerin Sözleşme’nin ilkelerini göz ardı etme veya bozma girişimlerinden endişe duyulduğunu defalarca ifade etmişlerdir.

Bazı hükümetler ise sığınmacıları ülkeleri dışında barındırmak veya iltica başvurularını başka bir devlet üzerinden işlemek üzere ikili anlaşmalar yoluna gitmektedir. Örneğin, Avrupa Birliği 2016 yılında Türkiye ile bir mutabakat imzalayarak Türkiye’deki Suriyeli mültecilerin bakımına mali destek sağlamış ve Ege Denizi üzerinden Avrupa’ya kontrolsüz geçişleri azaltmayı hedeflemiştir. Yine Birleşik Krallık, 2022’de düzensiz yollarla ülkeye gelen sığınmacıların iltica işlemleri için Ruanda’ya gönderilmesini öngören bir plan açıklamıştır. Bu tür girişimler, hukuki ve etik açıdan tartışmalara yol açmakta, uluslararası koruma rejiminin yük paylaşımı ilkesinin ne şekilde hayata geçirileceği konusunda soru işaretleri doğurmaktadır.

Mülteci sözleşmelerinin öngördüğü yük paylaşımı ilkesine rağmen, dünyadaki mültecilerin büyük bölümü az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerdedir. İstatistiklere göre dünya mülteci nüfusunun yaklaşık %80’i, kendi ülkelerine komşu olan ve daha az kaynağa sahip ülkelerde yaşamaktadır. Örneğin, Türkiye, Kolombiya, Pakistan, Uganda gibi ülkeler milyonlarca mülteciye uzun süredir ev sahipliği yaparken, zengin ülkeler çok daha az sayıda sığınmacıyı kabul etmektedir. Bu dengesizlik, uluslararası dayanışma ilkesinin uygulamada tam karşılık bulamadığını göstermektedir. Bu sorunu gidermek için 2018 yılında kabul edilen Mülteciler için Küresel Mutabakat gibi çabalar, sorumluluk paylaşımını arttırmayı ve mülteci krizlerine daha adil bir küresel yanıt vermeyi hedeflemektedir. Küresel Mutabakat; ev sahibi ülkelere finansal destek, mültecilerin eğitim ve istihdam imkanlarının iyileştirilmesi ve uluslararası tepkinin koordinasyonu gibi somut öneriler içermektedir. Her ne kadar bağlayıcı bir sözleşme olmasa da, devletlerin mülteci koruması konusunda ortak bir anlayış geliştirmesi açısından önem taşır.

UNHCR verilerine göre 2022 sonu itibarıyla dünya genelinde BM Mülteci Ajansı koruması altındaki mülteci sayısının 27,1 milyon olduğu rapor edilmiştir; Filistinli mültecilerle birlikte bu sayı 30 milyonu aşmaktadır. Ayrıca yaklaşık 53 milyon insan kendi ülkesi içinde yerinden edilmiş durumdadır. Böylece savaş, şiddet veya zulüm nedeniyle yurdundan edilenlerin toplam sayısı insanlık tarihinde ilk defa 100 milyonu geçmiştir. Bu muazzam sayılar karşısında, zulümden kaçan insanların güvenlik içinde sığınabilecekleri yerlere erişimi, büyük ölçüde 1951 Sözleşmesi ile kurulmuş uluslararası koruma rejiminin etkinliğine bağlıdır. Mülteci sözleşmeleri, üzerinden yetmiş yılı aşkın süre geçmesine rağmen halen hayati önemdedir ve her zamankinden daha fazla sayıda insanın hayatını korumaktadır. Uluslararası toplum, bu sözleşmelerin getirdiği ilke ve yükümlülüklere sadık kaldığı ölçüde, zulüm ve şiddetten kaçan insanların güvenli bir sığınak bulma umudu yaşayacaktır. Mülteci sözleşmelerinin hükümlerine tam bağlılık ve uluslararası dayanışma, insanlık adına bu koruma rejiminin etkin şekilde sürdürülmesinin anahtarıdır. Bu bağlamda, hem sözleşmelerdeki taahhütlere tam uyum, hem de adil yük paylaşımı mekanizmalarının işler kılınması, mülteci krizlerinin yönetiminde belirleyici olacaktır.

Sözleşme / BelgeYıl ve Özellikleri
1951 Mültecilerin Statüsüne Dair Cenevre SözleşmesiKabul: 1951 (Cenevre); Yürürlük: 1954. İlk kapsamlı mülteci tanımı ve hakları; başlangıçta sadece 1951 öncesi olaylar ve Avrupa ile sınırlıydı.
1967 Mültecilerin Statüsüne İlişkin ProtokolYürürlüğe giriş: 1967. 1951 Sözleşmesi’ndeki zaman ve coğrafi sınırlamaları kaldırarak sözleşmenin evrensel uygulanmasını sağladı.
1969 Afrika Birliği Örgütü Mülteci SözleşmesiKabul: 1969 (Addis Ababa); Yürürlük: 1974. Afrika’daki mülteci tanımını genişletti; bölgesel bağlayıcı sözleşme (54 Afrika ülkesinden 45’i taraf).
1984 Cartagena Mülteciler BildirgesiKabul: 1984 (Cartagena, Kolombiya). Latin Amerika ülkelerince benimsenen, bağlayıcı olmayan deklarasyon; mülteci tanımına genel şiddet ve toplu insan hakları ihlalleri gibi durumları ekledi.
 
Geri
Tepe