Kanunlar İhtilafının Kavramsal Çerçevesi ve Tarihi Gelişimi
Devletler özel hukuku alanında en temel konulardan biri, uyuşmazlığın çözümünde hangi devletin hukukunun uygulanacağını belirlemektir. Bu mesele, genellikle kanunlar ihtilafı veya uygulanacak hukuk sorunu olarak adlandırılır. Kanunlar ihtilafı, birden fazla hukuk sisteminin potansiyel olarak uygulanabilecek olması durumunda hangisinin seçileceğine dair ilkeleri ve kuralları ortaya koyar. Farklı ulusların farklı hukuk kültürleri, mevzuat düzenleri ve adalet anlayışları göz önünde bulundurulduğunda, bu tercihin yapılması siyasi, ekonomik ve sosyal pek çok boyuta etki eder.Kanunlar ihtilafının tarihi gelişimi, devletlerin egemenlik anlayışının ve uluslararası ilişkilerin dönüşümüyle yakından ilişkilidir. Orta Çağ döneminde özellikle ticaret yollarının genişlemesi ve şehir devletleri arasındaki etkileşimlerin artmasıyla farklı hukuk kuralları çerçevesinde çözümlenmesi gereken ihtilaflar çoğalmıştır. Buna yanıt olarak, zamanla özel hukuk ilişkilerinin yerel düzeyde değil, milletlerarası düzeyde nasıl değerlendirileceğine dair çeşitli doktrinler ve teoriler gelişmiştir. Modern anlamda kanunlar ihtilafının hukuk literatüründe sistematik bir şekilde yer bulması ise 19. yüzyılda başlamıştır. Savigny, Mancini ve Dicey gibi hukukçuların çalışmaları, bugünkü teorik alt yapının temellerini atmıştır.
Kanunlar ihtilafı sistemlerinin amaçlarından bazıları şunlardır:
- Hukuki güvenliği sağlamak
- Tahmin edilebilirliği artırmak
- Adil sonuçlar elde etmek
- Devletlerin egemenlik haklarına saygı göstermek
Bu çerçevede, devletler özel hukukunda uygulanacak hukuk sorunu, öncelikle bağlama noktalarının tespitiyle ve bağlama kurallarının yorumlanmasıyla çözülmeye çalışılır. Bağlama kuralları, taraflar ve uyuşmazlıkla ilgili öğelerin bir hukuka tabi olmasını sağlayan kurallardır. Her ülkenin kanunlar ihtilafı kuralları kendine özgü olabilir, ancak tarihsel etkileşimler, uluslararası sözleşmeler ve doktrin geliştikçe giderek birbirine daha yakın çözümler ortaya çıkmaya başlamıştır.
Bağlama Noktaları ve Temel Bağlama Kuralları
Bağlama noktaları, uyuşmazlığa konu olan olguları belirli bir hukuk sistemiyle irtibatlandırmaya yarayan ölçütlerdir. Genellikle kişisel, mekânsal veya konuya ilişkin bağlama noktalarından söz edilir. Bazı yaygın bağlama noktaları şunlardır:- Lex domicilii: Tarafların yerleşim yeri (ikametgâh) esas alınır.
- Lex patriae: Tarafların uyrukluğu (vatandaşlık) esas alınır.
- Lex loci contractus: Sözleşmenin kurulduğu yer hukuku uygulanır.
- Lex loci solutionis: Sözleşmenin ifa edileceği yer hukuku uygulanır.
- Lex rei sitae: Malın (taşınmaz veya taşınır) bulunduğu yer hukuku uygulanır.
- Lex loci delicti: Haksız fiilin işlendiği yer hukuku uygulanır.
- En sıkı ilişki teorisi: Uyuşmazlığın en güçlü bağlantı kurduğu hukukun uygulanması hedeflenir.
Bağlama kuralları, uyuşmazlığın niteliğine göre farklılık gösterir. Örneğin, aile hukukuna ilişkin bağlama kuralları ile sözleşmelere ilişkin bağlama kuralları arasında önemli ayrımlar bulunur. Bunların belirlenmesi, devletin iç mevzuatında bulunan kanunlar ihtilafı hükümlerin yanı sıra milletlerarası sözleşmelerin hükümlerine de bağlı olabilir.
Bağlama kuralları, çeşitli varsayımlar ve kabuller içerir. Örneğin, kişinin yerleşim yeri kavramı, bazı hukuk sistemlerinde uzun süreli fiili ikametgâhı ifade ederken, başka bir sistemde yasal yerleşim yeri olarak tanımlanabilir. Bu durum, karışıklığa yol açabileceği gibi, bazen de forum devletinin mahkemelerinin farklı yorumlamalara gitmesine neden olabilir. Öte yandan, lex loci gibi kurallar, daha geleneksel yaklaşımı yansıtır ve uyuşmazlığın ortaya çıktığı veya sözleşmenin kurulduğu somut coğrafi noktanın hukukunu doğrudan işaret eder.
Lex Causae Seçiminde Hakim Sistemi
Lex causae, kanunlar ihtilafı kurallarının işaret ettiği ve asıl olarak uygulanması gereken hukuk sistemidir. Hâkim, uyuşmazlığa bakarken ilk önce kendi kanunlar ihtilafı kurallarını uygular. Bu kuralların gösterdiği hukuk sistemi, lex causae olarak adlandırılır ve esas uyuşmazlık bu hukuk sistemi çerçevesinde çözülür. Lex causae’nin belirlenmesi, tarafların ifadesi, sözleşmede yer alan hukuk seçimi veya mahkemenin re’sen incelemesi yoluyla ortaya konabilir.Hâkimin sistemi (lex fori) içindeki kanunlar ihtilafı kuralları, çoğu zaman lex causae açısından belirleyicidir. Lex fori, kendi usul hukukunun genel prensipleri ışığında, örneğin public policy (kamu düzeni) ile çelişmediği sürece yabancı hukuku uygular. Hâkim, yabancı hukukun içeriğini tespit etmek ve varsa o hukukun belirli normlarının nasıl yorumlanması gerektiğine dair bilgi edinmek durumundadır. Uygulanması gereken yabancı hukuk normlarında belirsizlik veya açıklık olmaması durumunda, mahkeme gerekirse bilirkişi ya da uzman raporuna başvurabilir.
Lex causae, sadece uyuşmazlığın maddi hukuku bakımından değil, aynı zamanda birtakım usulî konuların çözümünde de etkili olabilir. Özellikle delillerin değerlendirilmesi veya ispat kuralları gibi bazı hususlar, lex causae yerine lex fori tarafından düzenlenebilir. Hangi konuların maddi hukuka, hangi konuların usul hukukuna ait olduğu meselesi de ayrıca kanunlar ihtilafı kuralları çerçevesinde değerlendirilir.
Kamu Düzeni, Doğrudan Uygulanan Kurallar ve Zorunlu Kurallar
Kanunlar ihtilafı kurallarının bir hukuka işaret etmesi, her durumda o hukukun aynen ve sınırsız şekilde uygulanacağı anlamına gelmez. Bazı istisnai durumlarda, yabancı hukukun uygulanması kamu düzenine aykırı sonuçlar doğurabilir. Bu gibi hallerde, forum devleti mahkemesi, kamu düzenini korumak adına yabancı hukuku uygulamaktan kaçınabilir veya uygulamayı sınırlayabilir.Ayrıca, doğrudan uygulanan kurallar (lois de police) ve zorunlu kurallar bağlamında, uyuşmazlığın taraflarının hukuk seçimi yapma özgürlükleri de kısıtlanabilir. Örneğin işçi haklarına ilişkin belirli düzenlemeler, rekabet hukuku kuralları veya tüketicinin korunmasıyla ilgili hükümler, taraflar hangi hukuku seçerse seçsin, forum devletince doğrudan uygulanabilir. Zorunlu kurallar, devletlerin sosyal, ekonomik ve politik önceliklerini yansıtır; bu nedenle uluslararası özel hukukta bile bu kuralların uygulanmasından taviz verilmeyebilir.
Kamu düzeni istisnası ile doğrudan uygulanan kurallar arasındaki ayrım bazı durumlarda net olmamakla birlikte, kamu düzeni istisnası çoğu zaman yabancı hukukun uygulanması halinde temel adalet ilkelerinin veya toplumsal yapının ağır zarar görebileceği durumlarda devreye girer. Doğrudan uygulanan kurallar ise kamu düzeni kadar geniş bir konsepte sahip olmamakla birlikte, yasama organının belirli konularda yabancı hukuk kuralına üstünlük tanıyan düzenlemeleridir.
Renvoi Doktrini
Renvoi, özellikle Anglo-Amerikan hukukunda ve bazı kıta Avrupası sistemlerinde tartışmalı bir konudur. Renvoi doktrini, kanunlar ihtilafı kurallarının işaret ettiği yabancı hukukun, kendi kanunlar ihtilafı kurallarını da içerip içermeyeceği meselesi olarak ortaya çıkar. Basitçe ifade etmek gerekirse:- Birinci derece renvoi (remission): Mahkeme, kendi kanunlar ihtilafı kurallarını uyguladığında yabancı hukuku işaret ederse ve yabancı hukukun kanunlar ihtilafı kuralları tekrar forum hukuku gösterirse, forum hukuku uygulanır.
- İkinci derece renvoi (transmission): Yabancı hukuk, bir başka yabancı hukuka atıfta bulunursa, bu atıf kabul edilerek üçüncü bir ülke hukuku uygulanabilir.
Renvoi’nin kabul edilmesi veya edilmemesi, her hukuk sisteminin tercihine göre değişir. Örneğin Türkiye’de 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun (MÖHUK) m. 2’de, “Kanunlar ihtilafı kuralları yetkiyi Türk hukukuna bağladığı takdirde” ifadesiyle renvoi prensibine sınırlı ölçüde izin verilmektedir. Doktrinde renvoi’nin doğru ve hakkaniyetli sonuçlar doğurduğunu savunanlar olduğu gibi, karmaşık ve öngörülemez hale getirdiğini belirten eleştiriler de bulunmaktadır.
Renvoi’nin amacı, bir ülkenin maddi hukukuna ulaşmaktaki teknik zorlukları bertaraf etmek veya bağlama kurallarının karşılıklı etkileşimini doğru biçimde yönetmek olabilir. Ancak bazı mahkemeler, renvoi’nin gereksiz bir şekilde yargılamayı uzattığı ve belirsizlik yarattığı gerekçesiyle bu doktrini reddetme eğilimindedir.
İkame Bağlama ve Ölçülülük İlkesi
İkame bağlama (substitution), kanunlar ihtilafı kurallarının belirlediği hukukun uygulanmasının mümkün veya uygun olmadığı durumlarda devreye giren bir mekanizmadır. Örneğin, tarafların seçtikleri hukuk sistemi, kamu düzenine açıkça aykırı hükümler içeriyorsa ya da bu hukuk sistemi uygulamada ciddi sorunlar yaratıyorsa, mahkeme ikame bir hukuka yönelebilir. Bu yaklaşım aynı zamanda “en sıkı bağlantı” veya “en uygun hukuk” prensibine de dayanabilir.Ölçülülük ilkesi, devreye girebilecek yaptırım ve düzenlemelerin, uyuşmazlıkla orantılı olması gerekliliğini vurgular. Kanunlar ihtilafı kuralları çerçevesinde bir devlet, yabancı hukuk kuralını tamamen göz ardı etmek yerine, uyuşmazlık konusunun doğasına göre onu kısmen uygulayabilir veya sınırlı bir şekilde kabul edebilir. Böylece, hem devletin kendi temel normatif ilkelerini koruması hem de uluslararası özel hukukta uyumlu sonuçların elde edilmesi sağlanmış olur.
Bağlama Noktalarının Değişmesi ve Zaman Unsuru
Kanunlar ihtilafında en önemli sorunlardan biri, bağlama noktalarının zaman içinde değişmesi halidir. Örneğin, bir kişinin vatandaşlığının veya yerleşim yerinin sonradan değişmesi, tarafların sözleşmeyle ilgili konumları veya malların bulunduğu yerin farklılaşması, hangi hukukun uygulanacağına dair soruları karmaşık hale getirir.Zaman unsuru, çoğu hukuk sisteminde statü anı (örneğin sözleşme akdinin yapıldığı an, haksız fiilin gerçekleştiği an, vb.) veya bir olayın sonuç doğurduğu an ölçütüyle dikkate alınır. Böylece, bağlama noktaları o kritik an itibarıyla tespit edilir ve daha sonraki değişiklikler dikkate alınmaz. Ancak bazı durumlarda, uzun süreli sözleşme ilişkilerinde veya sürekli nitelikteki borç ilişkilerinde tarafların bağlama noktaları değişebilir ve bu değişimden doğan sonuçlar, kanunlar ihtilafı hükümleri uyarınca yeniden değerlendirilmelidir.
Bu konudaki farklı yaklaşımlar şunlardır:
- Bağlama noktasını sabitleme (fiksasyon) yaklaşımı
- Değişime uyum yaklaşımı
Sabitleme yaklaşımı, belirlilik ve öngörülebilirlik sağlaması bakımından tercih edilirken, değişime uyum yaklaşımı ise sürekli ilişkilerde adil çözümün gereği olarak savunulur. Her iki yaklaşım arasında tercih yapılırken, uyuşmazlığın niteliği, tarafların ekonomik ve sosyal konumları ve ilgili hukuk sistemlerinin düzenlemeleri önem taşır.
Milletlerarası Sözleşmeler ve Ulusal Mevzuat Etkileşimi
Kanunlar ihtilafı alanında uluslararası sözleşmelerin önemi giderek artmıştır. Avrupa Birliği bünyesinde Roma I Tüzüğü (sözleşmeler için uygulanacak hukuku düzenleyen) ve Roma II Tüzüğü (haksız fiillerden doğan borç ilişkileri için uygulanacak hukuku düzenleyen) bu konuda örnek teşkil eder. Ayrıca, uluslararası özel hukuk meselelerinde Lahey Konferansı çerçevesinde kabul edilmiş pek çok sözleşme bulunmaktadır. Bu sözleşmeler, çocuğun velayeti, nafaka yükümlülükleri, evlilik ve boşanmaya ilişkin konular dahil olmak üzere geniş bir yelpazede kanunlar ihtilafı ve tanıma-tenfiz hükümleri içerir.Milletlerarası sözleşmelerin iç hukuka yansıması, uyumlaştırma (harmonization) veya yakınlaştırma (approximation) şeklinde olabilir. Bazı ülkeler, anayasal ilkeleri gereği, bir uluslararası sözleşmeye taraf olduklarında o sözleşmeyi doğrudan iç hukukunun bir parçası sayar. Bazı ülkeler ise iç mevzuatta değişiklik yaparak sözleşmeyi uygulamaya geçirir. Her durumda, milletlerarası sözleşmeler ile ulusal kanunlar ihtilafı kuralları arasında bir çelişki ortaya çıkarsa, genellikle sözleşme hükümleri öncelikli kabul edilir.
Yabancı Hukukun İçeriğinin Tespiti
Bir ihtilafın çözümünde yabancı hukukun uygulanması gerektiğinde, mahkeme bu hukukun içeriğini nasıl tespit edeceği meselesiyle karşılaşır. Forum devletinin hâkimleri her zaman yabancı hukuk sistemlerine hâkim değildir. Dolayısıyla, yabancı hukuku doğru şekilde uygulamak için çeşitli yöntemlere başvurulur:- Resmî makamların görüşü veya ilgili yabancı ülke adli organlarından alınan bilgiler
- Bilirkişi raporları ve uzman görüşleri
- Akademik kaynaklar ve ilgili ülkenin kanun metinlerinin tercümeleri
- Uluslararası kuruluşların veri tabanları
Forum hukuku çoğu zaman “yabancı hukukun içeriğinin ispatı” yükünü taraflara bırakır. Ancak mahkeme, yargılamanın sağlıklı yürümesi için re’sen de araştırma yapabilir. Bazı hukuk sistemlerinde, yabancı hukukun ispat edilememesi halinde lex fori uygulanır. Böylece ihtilafın çözümsüz kalması veya belirsiz hukuki temellere dayandırılması önlenir. Ancak bu yaklaşım, tarafları yabancı hukuku ispat etmekten kaçınmaya teşvik edebilir. Doktrinde bu durumun hakkaniyete uygun olmadığına dair eleştiriler mevcuttur.
Kişi Hallerine İlişkin Uygulanacak Hukuk Sorunları
Devletler özel hukukunda kişi halleri (ad, yaş, cinsiyet, medeni hâl vb.) genellikle en “kişisel” uyuşmazlık konularını oluşturur. Bu alanlarda sıkça kullanılan bağlantı noktaları uyrukluk veya yerleşim yeri olabilir. Örneğin, Türkiye’de Türk vatandaşlarının kişisel durumlarının hukuku, temel olarak MÖHUK hükümlerince belirlenir ve milliyet bağına göre uygulanır.Ancak, çifte vatandaşlık veya vatandaşsızlık (apatrid) durumlarında, kişi hallerini belirlemede hangi devletin hukukunun devreye gireceği hususu net bir şekilde ortaya konulmadıkça uyuşmazlıklar yaşanabilir. Bu durumlarda genellikle en güçlü bağlantı kurallarına başvurulur. Kişinin uzun süreli ikamet ettiği, sosyal ve ekonomik ilişkilerinin yoğunlaştığı ülkenin hukuku, bu bağlamda üstün tutulabilir.
Aile hukukuna ilişkin hususlarda, evlenme, boşanma, nafaka, velayet gibi konularda da benzer sorunlar ortaya çıkar. Örneğin, evlenme ehliyeti ve şekli konusunda hangi ülke hukukunun uygulanacağı, boşanmada forum devleti kendi kamu düzeni ilkelerine aykırı bulduğu bir yabancı hukuku uygulayıp uygulamayacağı meseleleri, kanunlar ihtilafı kuralları çerçevesinde çözümlenir.
Sözleşmeler ve Sözleşme Dışı Borç İlişkilerinde Uygulanacak Hukukun Belirlenmesi
Sözleşme ilişkilerinde taraflar, genellikle hukuk seçimi özgürlüğü (party autonomy) prensibinden yararlanarak, hangi hukukun uygulanacağını kararlaştırabilir. Uluslararası ticari sözleşmelerde bu, tarafların öngörülebilirliği ve hukuki güvenliği sağlaması açısından son derece önemlidir. Ancak bazı sistemler, tüketici sözleşmeleri, iş sözleşmeleri gibi zayıf tarafı koruyan ilişkilerde tarafların mutlak bir hukuk seçimi yapmasını sınırlayabilir.Hukuk seçiminin yapılmadığı durumlarda, forum devletinin kanunlar ihtilafı kuralları devreye girer. Örneğin, Roma I Tüzüğü, sözleşmenin “karakteristik edimi” ifa eden tarafın yerleşik olduğu ülke hukukunu çoğunlukla esas alır. Kıta Avrupası geleneksel yaklaşımı ise sözleşmenin kurulduğu veya ifa edileceği yer hukuku gibi objektif bağlama noktalarını esas alabilir. Ayrıca, ticari ilişkilerde “sözleşmeyle en sıkı ilişki” kuramı da yaygınca kullanılır.
Sözleşme dışı borç ilişkileri ise haksız fiil (tort) veya nedensiz zenginleşme gibi durumları kapsar. Burada da lex loci delicti (fiilin işlendiği yer hukuku) veya zararın meydana geldiği yer hukuku gibi bağlantı noktaları söz konusu olabilir. Roma II Tüzüğü çerçevesinde, taraflar belirli durumlarda, uyuşmazlık ortaya çıktıktan sonra da uygulanacak hukuku seçebilirler. Bu seçim, özgür iradeye dayanmalı ve zayıf taraf aleyhine olmamalıdır.
Taşınmaz ve Taşınır Mallarda Uygulanacak Hukuk Sorunları
Eşya hukukunda, özellikle taşınmazlar üzerinde mülkiyet, sınırlı ayni haklar veya ipotek gibi konular, oldukça önemli uyuşmazlık kategorileridir. Lex rei sitae prensibi, taşınmaz mallarda yerleşik kabul görmüş bir çözümdür. Buna göre, taşınmazın bulunduğu ülkenin hukuku, mülkiyetin kazanılması ve kaybedilmesi gibi temel hususlarda belirleyici olur. Bu yaklaşım, taşınmazın bulunduğu ülkede tapu sicil sistemi, resmî formaliteler gibi konuların o ülkenin menfaatlerine doğrudan etki etmesiyle açıklanır.Taşınır mallarda ise taşınırın bulunduğu yer zaman içinde değişebileceğinden, hangi anın esas alınacağı sorunu önemlidir. Ayrıca, gemi veya uçak gibi tescile tabi taşınır nitelikli araçlarda, tescil devletinin hukukunun uygulanacağı kabul edilebilir. Bağlama kuralları, malların ekonomik değerini korumak ve işlem güvenliğini artırmak amacıyla genellikle lex rei sitae yaklaşımına öncelik verse de tarafların özgür iradeleri veya özel sözleşme düzenlemeleri bu genel prensibi kısmen etkileyebilir.
Miras Hukukunda Uygulanacak Hukuk
Miras hukuku, kişisel statü, aile ilişkileri ve malvarlığı değerlerinin uluslararası boyutta el değiştirmesi gibi hassas konuları içerdiğinden, kanunlar ihtilafı bakımından sıklıkla tartışma konusudur. Birçok hukuk sisteminde murisin vatandaşı olduğu ülke hukuku veya murisin son yerleşim yeri hukuku geçerli sayılmaktadır. Türk hukukunda da MÖHUK gereğince, kural olarak ölenin millî hukuku uygulanır. Taşınmaz mallar söz konusu olduğunda, taşınmazın bulunduğu yer hukukunun etkisi de göz ardı edilemez.Bazı uluslararası sözleşmeler ve AB düzenlemeleri, miras uyuşmazlıklarında tek bir hukukun uygulanmasını sağlamaya ve böylece mülkiyet hakkı başta olmak üzere mirasçılık hakları konusunda yeknesak bir düzen getirmeye çalışır. AB’de 650/2012 sayılı AB Miras Tüzüğü, miras uyuşmazlıklarının bütününde uygulama alanı bulabilecek bir bağlama kuralı getirir. Kişi, hayattayken yapacağı bir tasarrufla miras hukuku bakımından uyruğunun hukukunu seçebileceği gibi son yerleşim yeri hukukunun da uygulanmasını isteyebilir. Böylelikle miras uyuşmazlığını düzene sokan ve birleştiren bir bağlama yaklaşımı benimsenmiştir.
Zamanaşımı ve Hukuk Seçimi Sınırlamaları
Zamanaşımı (mururuzaman), bir hakkın belli bir süre kullanılmaması sonucunda hukuken ileri sürülebilirliğini yitirmesi veya belli haklara dair cezai veya hukuki takip imkanının ortadan kalkması şeklinde ortaya çıkar. Devletler özel hukukunda zamanaşımı kuralının hangi hukuka tabi olacağı, ayrı bir ihtilaf kaynağıdır. Bazı sistemlere göre zamanaşımı maddi hukuk kuralıdır ve dolayısıyla lex causae kapsamındadır. Bazı sistemlere göre ise zamanaşımı, usul hukukuna ait bir konudur ve lex fori uygulanır.Maddi hukuk ile usul hukuku ayrımındaki farklılıklar, tarafların uyuşmazlık çözüm sürecini stratejik şekilde yönetmesine yol açabilir. Eğer forum hukuku zamanaşımı süresini daha kısa tutuyorsa, forum hukuku “usul hukuku” olarak bu süreyi uygulayacak ve davayı reddedecektir. Ancak bazı mahkemeler, davanın esas hukuku olarak seçilen yabancı hukukun uzunca bir zamanaşımı süresi öngördüğü hallerde, lex causae’yi esas almayı tercih edebilir.
Sözleşmelerdeki hukuk seçimi hükümleri, tarafların hangi hukuku uygulayacağını belirlerken, zamanaşımı gibi konuları açıkça düzenleyebilir. Ancak taraflar bazı sınırlamalarla karşılaşabilir; zira zamanaşımı gibi konuların kamu düzeniyle ilişkili yönleri bulunur. Bir ticari sözleşmede, taraflar aşırı derecede uzun veya aşırı derecede kısa zamanaşımı süreleri öngörerek zayıf tarafı zarara uğratacak şekilde düzenlemeye gitmişlerse, bu düzenleme forum mahkemesince iptal edilebilir.
Uluslararası Usul Hukuku Yönünden Yansıma
Kanunlar ihtilafı, esasen maddi hukuk ile ilgili bir sorundur; ancak usul hukuku boyutu da önemlidir. Uyuşmazlığın çözümü için hangi mahkemenin yetkili olduğu, yabancı mahkeme kararlarının tanınması ve tenfizi, geçici hukuki koruma tedbirlerinin nasıl alınacağı gibi usul hukukuna ilişkin meseleler de çoğu zaman aynı davada gündeme gelir. Usul hukuku açısından forum devleti genellikle kendi usul kurallarını uygular. Yabancı hukuka ilişkin usul kuralları çoğunlukla dikkate alınmaz. Bununla birlikte, maddi hukukla sıkı biçimde bağlantılı bazı usul kurallarının da lex causae kapsamında değerlendirilmesi gerekebilir.Örneğin, delillerin sunulmasına ilişkin bazı prosedürel düzenlemeler, maddi hukuka içkin sayılabilir. Hangi belgelerin geçerli olduğu, sözleşme ispatının nasıl yapılacağı veya mülkiyetin ispatına ilişkin kurallar, maddi hukukun bir parçası olarak nitelenebilir ve bu noktada forum hukukunun mu, yoksa yabancı hukukun mu uygulanacağı konusunda sorunlar doğabilir.
Uygulanacak Hukuk Sorunlarının Güncel Gelişmeleri ve Tahkim
Uluslararası ticarette ve yatırım uyuşmazlıklarında giderek daha çok tercih edilen tahkim yargılaması, kanunlar ihtilafı bakımından farklı bir çerçeve çizer. Tahkimde taraflar, uyuşmazlığı çözmek için hangi hukuk kurallarının uygulanacağını büyük ölçüde serbestçe belirleyebilir. Kurumsal tahkim merkezlerinin kuralları da bu konuda yol göstericidir. Örneğin Uluslararası Ticaret Odası (ICC), Milletlerarası Tahkim Kuralları çerçevesinde hakem heyetine, tarafların seçtiği veya uyuşmazlıkla en sıkı ilişkiyi kurduğunu düşündüğü hukuku uygulama yetkisi tanır.Tahkimde hakem heyeti, lex fori’den bağımsız olarak, “lex arbitri” diye adlandırılan, tahkim yerinin usul hukuku kurallarına tabidir. Bu sistem, uyuşmazlığın maddi hukuku ile usul hukukunun farklı hukuk sistemlerine dayanmasını mümkün kılar. Hakem kararları, genellikle tahkim yerinin mahkemeleri veya tanıma ve tenfiz talebinin yapıldığı mahkemeler tarafından denetlenir. Kanunlar ihtilafı kurallarının uygulanması bakımından tahkim, mahkemelerden daha esnek olsa da, tarafların kısıtlanmadığı anlamına gelmez. Özellikle kamu düzeni, tahkim yargılamasında da göz önünde bulundurulur.
Günümüzde dijitalleşmenin artması ve sınır ötesi ticaretin yaygınlaşması, uluslararası özel hukukta yeni uyuşmazlık türleri doğurmuştur. Elektronik sözleşmeler, kripto varlıklar veya veri koruma ihlalleri gibi alanlarda hangi hukukun uygulanacağı henüz netleşmemiş konular arasındadır. Devletler, bu yeni durumlara karşı daha modern bağlama kuralları geliştirmeye veya mevcut kuralların kapsamını genişletmeye çalışmaktadır. Avrupa Birliği’nin e-ticaret, dijital tek pazar stratejileri ve veri koruması (GDPR) gibi düzenlemeleri, AB üyesi devletler içinde ortak kurallar öngörmekte, ancak AB dışındaki durumlarda kanunlar ihtilafı sorunları yeniden gündeme gelmektedir.
Ülke | Kanunlar İhtilafı Yaklaşımı |
---|---|
Türkiye | 5718 sayılı MÖHUK; ağırlıklı olarak milliyet esaslı, lex loci ve en sıkı ilişki prensipleri |
Almanya | EGBGB ve Roma I/II Tüzükleri; sözleşmelerde taraf iradesine geniş önem, aile hukukunda yerleşim yeri |
İngiltere | Roma I/II Tüzükleri geçerli (Brexit sonrası bazı belirsizlikler); Common law kaynaklı esnek yaklaşım, forum conveniens ilkesi |
ABD | Eyaletler arası farklılık; lex loci, en önemli temas (most significant relationship) ve interest analysis teorileri |
Tahkim ve devlet yargısı arasındaki etkileşim, kanunlar ihtilafı bakımından yeni yorumları da beraberinde getirmektedir. Globalleşme süreci, hukuk sistemlerinin birbirine daha fazla yaklaşmasına (konverjans) ve milletlerarası sözleşmelerin yaygınlaşmasına zemin hazırlamaktadır. Buna karşılık, her ülkenin kendi kamu düzeni anlayışı ve zorunlu kuralları, bu konverjansı sınırlandırabilmektedir. Kanunlar ihtilafının bu dinamik yapısı, devletler özel hukukunda sürekli güncellemeler ve doktrinde yeni bakış açıları geliştirilmesi ihtiyacını doğurur.
Tarafların özerklik iradesi, mahkemelerin kamu düzeni denetimi, zorunlu kuralların ve doğrudan uygulanan kuralların kapsamı, renvoi tartışmaları, zamanaşımı konusundaki çelişkiler ve miras, aile, sözleşme gibi klasik alanların yanı sıra dijitalleşmeyle birlikte doğan yeni uyuşmazlık tipleri, kanunlar ihtilafı alanının güncelliğini koruyan meseleleri arasında yer alır. Avrupa Birliği üyesi ülkeler Roma konvansiyonları ve tüzükleriyle bu alandaki kuralları harmonize etmeye çalışsa da, dünya genelinde tam bir standartlaşmadan söz edilemez. Yine de özellikle tahkim merkezlerinin artan popülaritesi, tarafların kendi uyuşmazlıklarına uygulanacak hukuku seçerken daha esnek ve pratik çözümler üretebilmelerine katkı sağlamaktadır.
Diğer yandan, çevrimiçi ortamda oluşan sözleşme, haksız fiil veya rekabet ihlalleri konularında uluslararası mutabakat henüz kısıtlıdır. Devletler, kendi tüketicilerini, rekabet ortamlarını veya dijital pazarı korumak için genellikle zorunlu kurallar belirleme yoluna gider. Bu durum, forum shopping veya law shopping eğilimlerine de sebep olur; taraflar, kendileri için elverişli yargı yerini veya hukuk sistemini seçerek daha iyi sonuç elde etme stratejisini benimseyebilirler.
Tüm bu unsurlar birlikte değerlendirildiğinde, kanunlar ihtilafı modern devletler özel hukukunun en kritik alanlarından biri olmayı sürdürür. Mevzuatlar, uluslararası sözleşmeler, yargı içtihatları ve doktrin yazınındaki gelişmeler, uygulanacak hukuk sorununu her geçen gün daha da zenginleştirmekte ve karmaşıklaştırmaktadır. Uluslararası ilişkiler, ticaret ve kişisel statülerin hareketliliği göz önünde bulundurulduğunda, bu alanın daha fazla disiplinlerarası yaklaşım ve iş birliği gerektirdiği açıktır.