Zilyetliğin Tanımı ve Tarihsel Arka Planı
Zilyetlik, eşya hukuku kapsamında hukuki bir ilişkinin temelini oluşturan fiili hakimiyet durumudur. Kişinin bir eşya veya mal üzerinde fiilen tasarrufta bulunması ve bu tasarrufunu sürdürme iradesine sahip olması, zilyetlik kavramının özünü yansıtır. Türk hukukunda zilyetlik, Türk Medeni Kanunu hükümleri çerçevesinde düzenlenir ve eşya üzerinde fiili egemenlik kuran kişiye belirli koruma mekanizmaları sağlar. Bu koruma, mülkiyet hakkının korunmasından farklı olmakla birlikte, eşya üzerindeki tasarruf yetkisinin fiili olarak bir kişide bulunduğu gerçeğini esas alır.Roma hukukunda zilyetlik, klasik dönemden itibaren büyük önem taşımıştır. Romanın en önemli hukukçularından Ulpianus ve Paulus gibi isimler, zilyetliği fiili hakimiyet unsuru ile irade unsurunun bir araya gelmesi olarak tanımlamışlardır. Bu tanım, günümüz hukuk sistemlerinde de geçerliğini korur. Tarihsel süreçte zilyetlik, yalnızca mülkiyet hakkının bir yansıması olmakla kalmamış, aynı zamanda bağımsız bir hukuki koruma aracı olarak da ortaya çıkmıştır. Modern medeni hukuk sistemleri, Roma hukukunun mirasını devam ettirerek, mülkiyet hakkını nihai bir hak olarak benimserken, zilyetliği bu hakkın kurulması veya zedelenmesi durumlarında göz ardı edilemez bir pozisyona yerleştirir. Böylece modern hukuk sistemlerinde, bir kişinin bir eşyayı fiilen elinde tutması ile mülkiyet hakkına sahip olması arasında pratikte ve teoride farklılıklar bulunur. Bir kişi mülkiyet hakkı olmasa dahi zilyet olabilir ya da mülkiyet hakkına sahip olduğu halde fiili hakimiyeti başkasına devretmiş olabilir.
Zilyetliğin tarihsel arka planında, mülkiyet ve tasarrufun toplumsal düzen açısından öneminin giderek artmasıyla beraber, her fiili tasarruf ilişkisinin hukuk düzeni tarafından korunması gerektiği fikri ön plana çıkmıştır. Özellikle feodal dönemde toprak mülkiyetindeki fiili kullanım ve yerel düzenlemeler, zilyetlik kavramının önemini arttırmıştır. Zilyetliğin ihlaline karşı doğrudan müdahaleye izin veren düzenlemeler, güvenliği ve istikrarı sağlama çabasıyla bağlantılıdır. Orta Çağ sonrasında merkezi devlet mekanizmalarının güçlenmesiyle, zilyetlik uyuşmazlıklarında yargısal yollara başvurmanın önemi daha da belirgin hale gelmiştir.
Türk hukukunda zilyetlik, genellikle iki farklı boyutta incelenir. Bunlardan ilki, kanunun öngördüğü şekliyle, eşya üzerindeki fiili hakimiyetin bizzat kendisinin korunmasıdır. İkincisi ise mülkiyet hakkının tespiti veya korunması sürecinde zilyetliğin önemli bir role sahip olmasıdır. Hukukun toplumsal düzeni sağlamadaki fonksiyonunu dikkate aldığımızda, zilyetliğin korunması konusunda sıkı düzenlemelerin varlığı tesadüf değildir. Çünkü toplumda barış ve düzenin sağlanabilmesi, insanların fiilen elinde bulundurduğu eşya üzerindeki egemenliklerinin haksız müdahalelere karşı korunmasını gerektirir.
Zilyetlik Türleri ve Unsurları
Zilyetliğin temelinde, eşya üzerinde fiilen tasarruf edilmesi ve bu tasarrufu sürdürme iradesi bulunur. Hukuk düzeni, bu unsurların varlığını zilyetliğin korunması için gerekli koşullar olarak kabul eder. Zilyetlik türleri, hukuki literatürde farklı şekillerde sınıflandırılabilir. Özellikle doğrudan ve dolaylı zilyetlik ayrımı, zilyetliğin pratikte ve yargı önünde anlaşılmasını kolaylaştırır. Ancak her halükârda zilyetliğin hukuki niteliğinin belirlenmesinde temel kıstas, kişinin zilyet olduğu eşyayı ne şekilde ve hangi iradeyle elinde bulundurduğudur.Fiili Hakimiyet Unsuru
Fiili hakimiyet, zilyetliğin en temel unsurudur. Bir kimsenin bir eşyayı elinde bulundurması, onu kullanması veya kullanım biçimini belirlemesi, fiili hakimiyetin somut göstergesidir. Bu hakimiyetin fiziksel olarak varlığı gereklidir; başka bir deyişle, eşyanın maddi varlığı üzerinde kişinin tasarruflarının gerçekleşmesi beklenir. Örneğin bir binada yaşayan veya o binayı kullanma yetkisine sahip olan kimse, binanın zilyedi sayılır. Ancak fiili hakimiyet kavramı sadece fiziki temasa indirgenemez. Eşya ile fiziken sürekli temas zorunlu olmasa da, o eşyanın tasarruf şekline dair karar verici konumda olmak yeterli görülür. Nitekim bir mal sahibinin, depo veya arsadaki malları her an elinde tutmuyor olması fiili hakimiyetin bulunmadığı anlamına gelmez. Zira bu mal veya arsayı dilediği gibi kullanabilme inisiyatifi, onun fiili hakimiyetini gösterir.Fiili hakimiyetin derecesi ve kapsamı, eşyanın niteliğine göre değişebilir. Bir gayrimenkul üzerinde zilyetlik, o gayrimenkulün bakımını, kullanımını, kiraya verme veya boş tutma gibi tasarrufları belirlemede yetkili olmak şeklinde somutlaşabilir. Taşınır eşyalarda ise fiili hakimiyet daha kolay tespit edilebilir. Bir otomobili sürme, park etme, başkasına kullandırtma veya kilit altında tutma gibi davranışlar, fiili hakimiyetin varlığını gösterir.
Zilyet Olma İradesi
Zilyetlikte ikinci önemli unsur, zilyet olma iradesidir. Fiili hakimiyetin yanı sıra, kişinin o eşyayı zilyet olarak elinde tutmak ve o eşyaya ilişkin tasarruf iradesine sahip bulunmak gerekir. Bu irade, hukuki literatürde “zilyetlik iradesi” şeklinde ifade edilir. Örneğin, bir kargo şirketinin dağıtım elemanı, teslim etmek amacıyla elinde bulundurduğu paketin zilyedi değildir; çünkü paketin mülkiyetine veya kullanım amacına dair tasarruf yetkisi yoktur. Yalnızca paketi doğru adrese ulaştırmakla görevlidir. Dolayısıyla, fiili hakimiyet bulunsa dahi, zilyetlik iradesi olmadığı için dağıtım elemanı zilyet sayılmaz.Zilyet olma iradesi, kişinin eşya üzerindeki egemenliğini kendi nam ve hesabına sürdürme isteğini ifade eder. İradenin varlığı veya yokluğu, maddi bulgular üzerinden değerlendirilir. Eşyayı muhafaza etme, başkasının kullanımını engelleme, kullanım amacına ilişkin kararlar verme gibi davranışlar zilyetlik iradesini somutlaştırır. Buna karşın, geçici olarak bir eşyanın taşınmasına yardımcı olma, ödünç verme, emanet etme gibi durumlarda asıl zilyet kişi olmaya devam edebilir. Çünkü emanet alan ya da geçici olarak taşıyan kişi, o eşyanın tasarruf şekli üzerinde belirleyici iradeyi kullanmaz.
Zilyetliğin Kazanılması ve Devri
Zilyetlik, çeşitli şekillerde kazanılabilir ya da devredilebilir. Kişi, bir eşya üzerindeki fiili hakimiyetini rızaya dayalı olarak veya rıza dışı yollarla edinebilir. Hukuk düzeni, haklı ya da haksız kazanım ayrımını zilyetliğin korunması bakımından tamamen dışlamaz; ancak zilyetliğin korunması bakımından ayrım, daha çok “zilyetliğin iyi niyetle kazanılması” şeklinde ortaya çıkar. İyi niyet kavramı, mülkiyet hakkıyla ilgili uyuşmazlıklarda da önem taşır; fakat zilyetliğin korunması hususu iyi niyetli ya da kötü niyetli olmaya bakılmaksızın belli koşullarda uygulanır.Rızaya dayalı kazanma, bir eşyanın taraflar arasındaki anlaşma sonucunda teslim edilmesiyle gerçekleşebilir. Bu anlaşma sonucunda eşyanın mülkiyeti devredilse de devredilmese de, fiili hakimiyeti eline alan kişi zilyet sıfatı kazanır. Örneğin satış sözleşmesi ile bir arabayı satın alan kişi, arabayı fiilen teslim aldığında zilyet olur. Burada önemli olan, fiili olarak eşyaya egemen olma gücüdür. Teslim, simgesel veya gerçek olabilir. Taşınırlarda genellikle fiili teslim söz konusu iken, taşınmazlarda tapu devri, anahtar teslimi veya kullanım imkânının sağlanması gibi yöntemler fiili hakimiyeti gösterir.
Rıza dışında kazanma, kişinin zilyetliği başkasının rızası olmadan veya hukuka aykırı bir şekilde elde etmesi anlamına gelir. Bu durumda da hukuki açıdan zilyetlik doğar; ancak zilyetliğin korunmasında kişinin haksız kazancı sorgulanabilir. Buna karşın Türk hukuku, zilyetliği başlı başına bir fiili durum olarak kabul ettiği için haksız zilyet dahi bazı korumalardan yararlanabilir. Amaç, toplum düzenini korumak ve fiili hakimiyet ilişkilerini ani ve hukuk dışı müdahalelere karşı korumaktır. Yine de haksız zilyedin mülkiyet hakkını kazanamaması veya sınırlı bazı koruma yollarından yararlanabilmesi gibi sonuçlar söz konusudur.
Zilyetliğin devri de benzer prensiplere dayanır. Eşyayı devreden kişinin o eşya üzerindeki fiili hakimiyeti elinden çıkarak, devralan kişiye geçer. Zilyetlik devri için teslim olgusunun gerçekleşmesi gerekir. Teslim, doğrudan veya dolaylı şekillerde ortaya çıkabilir. Doğrudan teslim, eşyanın fiilen devriyle gerçekleşir. Dolaylı teslim ise anahtarların veya kontrolün devri gibi sembolik eylemlerle de tamamlanabilir. Bazı durumlarda, eşyayı devralan kişinin fiilen elinde bulundurma iradesi açıkça ortaya çıkmadan önce, mülkiyet sözleşmeleri yapılmış olabilir. Burada mülkiyetin geçmesi ile zilyetliğin devri aynı anda gerçekleşmek zorunda değildir. Zilyetliğin hukuki niteliğinin ayrı bir koruma mekanizmasına sahip olması, mülkiyet devirlerinin şekil şartından bağımsız olarak fiili unsurlarla kendini göstermesinden kaynaklanır.
Dolaylı ve Doğrudan Zilyetlik
Zilyetlik, hukuki ilişkilerin çeşitliliği nedeniyle, doğrudan ve dolaylı olmak üzere iki ana başlık altında incelenir. Doğrudan zilyet, eşyayı fiilen elinde bulunduran ve bu eşyaya ilişkin tasarrufları bizzat kullanan kişidir. Dolaylı zilyet ise, eşya üzerindeki tasarruf hakkını başka bir kişiye devretmiş veya geçici olarak kullandırmış olsa da, asıl zilyetlik iradesini saklı tutan kişidir.Bir taşınmazın maliki, taşınmazını kiraya verdiğinde doğrudan zilyet kiracıdır; kiracı taşınmaz üzerinde fiili hakimiyet kurar. Malikin kendisi ise dolaylı zilyet konumunda kalır. Çünkü malik, taşınmazın tasarruf biçimini belirlemede nihai haklara sahip olmakla beraber, o sırada eşya üzerinde bizzat fiili hakimiyet kullanmamaktadır. Kiracı, kira sözleşmesi süresince taşınmazı kullanıp tasarrufta bulunduğu için doğrudan zilyetlik sıfatını kazanır. Dolayısıyla dolaylı zilyet, mülkiyet hakkının sahibi veya zilyetlik iradesini elinde tutan ancak eşyayı başkası aracılığıyla kullanan kişidir.
Dolaylı ve doğrudan zilyetlik arasındaki fark, zilyetlik davalarında önem taşır. Doğrudan zilyet, haksız müdahale halinde bizzat hak arayabilir. Dolaylı zilyet ise gerektiğinde, kendi zilyetliğini teyit eden sözleşmeler veya hukuki belgeler aracılığıyla koruma talebinde bulunabilir. Dolaylı zilyedin de zilyetlik davalarında hakkı vardır. Kiracı ile malik arasında ortaya çıkan uyuşmazlıklarda, malik mülkiyet hakkını öne sürebileceği gibi, dolaylı zilyetlik sıfatına dayanarak da bazı davalar açabilir. Bu durum, zilyetliğin somut olayın koşullarına göre çok boyutlu bir nitelik taşıdığını gösterir.
Zilyetliğin Hükümleri
Zilyetlik, fiili bir durum olmakla beraber hukuk düzeninde çeşitli sonuçlar doğurur. Zilyet konumundaki kişinin üçüncü kişilere karşı sahip olduğu hak ve yetkiler, mülkiyet veya başka sınırlı ayni haklara göre farklılık gösterebilir. Zilyetlik, mülkiyet hakkının aksine, eşyayı doğrudan elinde bulunduran kişinin fiili hakimiyetini esas alır. Hukuki açıdan zilyetlik, haklı veya haksız, iyi niyetli veya kötü niyetli olarak sınıflandırılabilir.İyi niyetli zilyet, eşya üzerindeki tasarruflarının hukuka uygun olduğu konusunda makul bir inanca sahiptir. Örneğin, mülkiyetinin kendisine ait olduğunu sanarak bir taşınmaz üzerinde inşaat yapan kişi iyi niyetli zilyet sayılabilir. Bu kişiler, daha güçlü bir korumadan yararlanabilir. İyi niyetli zilyet, eşyanın kullanılması sonucunda elde edilen faydalardan sorumlu tutulmaz veya inşa ettiği eklemeler için tazminat talep edebilir. Kötü niyetli zilyet ise, eşya üzerindeki hakimiyetini hukuka aykırı biçimde elde ettiğini veya sürdürdüğünü bilir. Bu durumda hukuk düzeni, kötü niyetli zilyet hakkında daha kısıtlayıcı düzenlemeler öngörebilir.
Zilyetlik, ispat hukuku bakımından da önemlidir. Bir kişi, eşya üzerinde zilyet olduğunu kanıtlarsa, mülkiyet karinesi lehine işleyebilir. Medeni Kanun, zilyedinin mülkiyet hakkına sahip olduğu yönünde bir karine kabul ederek, aksi kanıtlanana kadar zilyedinin mülk sahibi sayılabileceğini belirtir. Bu düzenleme, hakkın korunmasında pratik kolaylık sağlar. Ayrıca, zilyetlik karinesinden yararlanmak, özellikle taşınmazlar söz konusu olduğunda, uzun süreli kullanım sonucunda mülkiyetin zamanaşımı veya kazandırıcı zamanaşımı yoluyla kazanılmasında belirleyici olabilir.
Zilyetliğin Kaybedilmesi
Zilyetliğin kaybedilmesi, fiili hakimiyetin ve zilyetlik iradesinin son bulmasıyla gerçekleşir. Eşyanın zilyetliğinin kaybedilmesi, teslim, terk, gasp, el koyma, kaybolma veya zilyetlik iradesinin sona erdiği diğer durumlarda ortaya çıkabilir. Zilyetlik iradesi son bulmuş olsa bile, eşyaya ilişkin fiili kullanım devam ediyorsa zilyetlik devam edebilir; ancak bu durumda kişinin kendi nam ve hesabına tasarrufta bulunma iradesi sorgulanır. Eğer yeni bir zilyetlik iradesi doğduysa, eski zilyetliğin sona erdiği ve yeni bir zilyetliğin başladığı kabul edilir.Zilyetliğin rızaya dayalı olarak sona ermesi, genellikle eşyanın devri veya terkiyle ilgilidir. Eşyayı elinde tutan kişinin, bir sözleşme veya anlaşma çerçevesinde bu eşyayı teslim etmesi, doğrudan zilyetliğin devri şeklinde değerlendirilebilir. Eşyanın hukuki durumu değişmese dahi, fiili hakimiyet el değiştirdiğinde zilyetlik sona erer. Terk, malik veya zilyet olan kişinin eşyadan vazgeçmesi anlamına gelir. Eşya üzerindeki hakimiyetin tamamen bırakılması ve zilyetlik iradesinin de ortadan kalkması, terk olgusunu oluşturur. Terk edilen eşya üzerinde yeni bir zilyetlik kurulması mümkün hale gelir.
Rıza dışı kayıplar ise gasp veya hırsızlık gibi fiili durumları ifade eder. Böyle bir durumda, eski zilyetlik devam etmediği için zilyetlikten söz etmek güçleşir. Ancak eski zilyet, hukuka aykırı el konulan eşyayı geri almak veya zararı tazmin ettirmek üzere çeşitli hukuk yollarına başvurabilir. Eşyanın geri alınması, müdahalenin men’i veya tazminat davalarıyla mümkün olabilir. Hukuk düzeni, haksız müdahaleye uğrayan zilyede bu türden koruma mekanizmaları sunar. Buna karşın uzun bir süre geçtikten sonra ve özellikle de üçüncü kişinin iyi niyetli olduğu durumlarda, mülkiyet hakkı veya zilyetlik statüsünün geri kazanılması daha karmaşık bir sürece dönüşebilir.
Zilyetliğin Korunması ve Hukuki Dayanak
Türk Medeni Kanunu, zilyetliği bağımsız bir hukuki kurum olarak tanımlayarak ona özel bir koruma sağlamıştır. Bu korumanın gerekçesi, toplumda fiili durumların ani ve haksız müdahalelerle bozulmasının önüne geçmektir. Kişilerin eşya üzerindeki tasarruflarında istikrar yaratmak ve haksız müdahaleleri caydırmak, zilyetlik korumasının temel amacıdır. Bu çerçevede, zilyetliğin korunması çeşitli hukuk davalarıyla mümkündür. Ayrıca idari ve cezai yollarla da koruma sağlanabilir.Zilyetlik davaları, esas itibarıyla zilyetliğin gaspı, saldırıya uğraması veya haksız müdahale ile karşı karşıya kalması durumlarında açılır. Bu davalar, mülkiyet davasından farklı olup zilyetlik sıfatının ispatı ve korunması için öngörülmüştür. Hak iddia eden kişinin, öncelikle zilyetliğinin mevcut veya yakın geçmişte geçerli olduğunu göstererek, müdahaleye son verilmesini, zararın tazminini veya zilyetliğin iadesini talep etmesi mümkündür.
Türk Medeni Kanunu’nda düzenlenen maddeler, zilyetliğin korunmasına yönelik genel hükümlerdir. Bu hükümler, taşınmaz ve taşınır eşyalarda benzer mantıkla işler. Özel düzenleme gerektiren durumlar ise taşınmaz mülkiyeti ve kiracılık ilişkileri gibi alanlarda ortaya çıkabilir. Zilyetlik korumasının varlığı, toplumun hukuksal istikrarının sağlanması adına önem taşır. Kişiler, fiilen ellerinde bulundurdukları eşya veya mal üzerinde tasarruf haklarını güvenle kullanabilmelidirler. Haksız müdahalelerin yargı yoluyla durdurulabilir olması, sosyal düzenin devamı için gereklidir. Aksi takdirde güçlü olanın fiili hakimiyet kurması kaosa yol açabilir.
Hukuki Koruma Araçları
Zilyetliğin korunmasında hukuki koruma araçları, zilyetlik davalarının başlıca konusunu oluşturur. Türk hukukunda bu davalar, genellikle müdahalenin men’i, zilyetliğin iadesi ve tazminat istemi şeklinde kategorize edilir. Fiili hâkimiyetin haksız şekilde ihlali durumunda, zilyet olan kişi ilk önce müdahalenin men’ini talep edebilir. Bu dava, devam eden bir haksız müdahalenin ortadan kaldırılmasını amaçlar. Örneğin bir kimse, komşusunun arsasına izinsiz olarak inşaat malzemesi depoluyorsa, arsa sahibinin (zilyedin) müdahalenin men’i davası açma hakkı vardır.Zilyetliğin iadesi davası, gasp veya hırsızlık gibi durumlarda, eşyanın zilyede geri verilmesini sağlamak için açılır. Burada önemli olan, davacının zilyet olduğunu ispatlamasıdır. Zilyet olduğunu ispat etmek için eşyanın kullanım şekli, sahibinin kim olduğu, teslim olgusu gibi konularda delil ve tanık beyanları değerlendirilebilir. Eşyanın iadesi, davalı tarafın rızası olmadan gerçekleşeceği için yargı kararı bağlayıcıdır.
Zararın tazmini, zilyetliğin haksız şekilde ihlali sonucu doğan maddi veya manevi zararların telafi edilmesini hedefler. Özellikle eşyanın kullanılamaması, hasar görmesi veya değer kaybının olması söz konusuysa tazminat talebi gündeme gelebilir. Tazminat istemi, mülkiyet hakkından bağımsız olarak zilyede tanınan bir haktır. Haksız müdahaleyle karşılaşan zilyet, zararın tazminini talep ederken mülkiyet sahibi olma koşulunu yerine getirmek zorunda değildir.
Hukuki koruma araçları arasında, eski hale getirme (restorasyon) ve inşaatın durdurulması gibi tedbirler de yer alabilir. Bu tedbirler, taşınmaz zilyetliğine yönelik ihlallerde daha sık gündeme gelir. İhtiyati tedbirler yoluyla, dava süreci devam ederken zararın büyümesi veya zilyetliğin onarılmaz biçimde zarar görmesi engellenebilir. Bu tedbirler, yargılama sonuçlanmadan önce tarafların mevcut durumunun korunmasına hizmet eder.
İdari ve Cezai Koruma
Zilyetlik, yalnızca özel hukuk yoluyla korunmaz. Bazı durumlarda, idari makamlar da fiili durumun korunması için müdahalede bulunabilir. Özellikle kamu düzenini ve güvenliğini tehdit eden yahut acele müdahale gerektiren hallerde, mülki idare amirleri veya kolluk kuvvetleri zilyetliğin korunması yönünde tedbir alabilir. Örneğin haksız müdahaleyle karşılaşan bir arazi sahibinin, derhal mülki amire başvurması ve kolluk güçlerinin müdahalesini talep etmesi mümkündür. İdari makamlar, kamu düzenini sağlama görevi çerçevesinde, kişiler arasındaki fiili durumun cebir yoluyla değiştirilmesini engelleme yükümlülüğü altındadır.Cezai koruma ise, gasp, hırsızlık, yağma, mala zarar verme gibi suçlar vasıtasıyla zilyetliğin ihlal edilmesi durumunda devreye girer. Ceza Kanunu’nda düzenlenen bu suç tipleri, zilyet olan kişinin fiili hakimiyet alanına yapılan ağır müdahaleleri yaptırıma bağlar. Cezai koruma, zilyetliği yeniden tesis etmekten ziyade, kamu otoritesinin ihlal eden kişiyi cezalandırmasıyla sonuçlanır. Mağdur zilyet için asıl hedef, hukuki yoldan zilyetliğini geri almak ve zararını tazmin ettirmek olsa da, suç teşkil eden eylemlerde faillerin cezalandırılması da caydırıcı bir işlev görür. Bu yolla hukuki düzen, zilyetliği hem özel hukuk hem de kamu hukuku araçlarıyla koruma altına almış olur.
Uygulamada Karşılaşılan Sorunlar ve Çözüm Önerileri
Zilyetliğin korunması konusunda uygulamada farklı sorunlar ortaya çıkabilir. Özellikle mülkiyetle zilyetlik arasındaki hukuki ayrımın yeterince kavranamaması, bazı davaların mülkiyet hakkı üzerinden tartışılmasına yol açar. Oysaki zilyetlik davasında mahkeme, mülkiyeti değil fiili hakimiyetin mevcut olup olmadığını ve bu hakimiyete haksız bir müdahalenin bulunup bulunmadığını inceler. Bu durum, taşınmaz uyuşmazlıklarında sıklıkla gözlemlenir. Davacı, zilyetlik temelinde dava açtığını iddia etse bile, çoğu zaman mülkiyet belgelerini delil olarak sunarak, haklılığını bu yönden kanıtlamaya çalışır. Mahkemeler de mülkiyet unsuruna girerek inceleme yapabilir. Oysa zilyetlik davalarında öncelik, fiili hakimiyet ilişkisinin varlığını ve bunun haksız ihlale uğrayıp uğramadığını ortaya koymaktır.Bir diğer sorun, haksız zilyetlerin de belli korumalardan yararlanabilmesiyle ilgilidir. Hukuk düzeni, fiili durumun korunmasını esas aldığı için iyi niyetli veya kötü niyetli zilyet ayrımı, her durumda davaya etki etmeyebilir. Bu durum, kamu vicdanında zaman zaman tereddütler yaratabilir. Özellikle kötü niyetli zilyetlerin, haklı görülebilen bazı şekli korumalar kazanması adalet duygusunu zedeleyebilir. Fakat hukukun bu yaklaşımı, toplumsal düzenin korunması ve kişilerin kendi gücüyle hak alma çabasının engellenmesi amacı taşır. Haksız zilyet de dahil olmak üzere, herkesin zilyetlik statüsü belirli sınırlamalarla korunur. Ancak haksız zilyetler bakımından ek yaptırımlar ve tazminat sorumlulukları devreye girer.
Zilyetlik kavramının temeli, fiili hakimiyet ve irade unsurlarının yanı sıra, toplumsal düzenin sağlanmasıyla yakından ilişkilidir. Bu yüzden uygulamada en çok tartışma yaratan konulardan biri, fiili hakimiyetin hangi noktada “hukuken korunan zilyetlik” haline geldiğidir. Bazı durumlarda kişiler, kendilerinin zilyet olduğunu iddia ederek hukuki yollara başvurur; ancak mahkemeler, fiili hakimiyetin yeterince açık ve sürekli olmadığını tespit ederek davayı reddedebilir. Özellikle arazi işgali, gecekondu olgusu veya terk edilmiş alanlara kurulan yapılar söz konusu olduğunda, fiili durum karmaşıklaşır. Mahkemenin her somut olayı dikkatle değerlendirip, zilyetlik iddiasının gerçeklik temelini incelemesi gerekir.
Teknolojik gelişmeler de zilyetlik kavramını etkileyen faktörler arasına girmiştir. Drone’lar veya uzaktan kontrol edilen araçlar aracılığıyla bir taşınmaz veya taşınır üzerinde nasıl bir fiili hakimiyet tesis edildiği meselesi, henüz netleşmemiş konulardandır. Kişi, uzaktan kontrol ile bir eşyayı yönetebiliyorsa, fiili hakimiyetin varlığı nasıl değerlendirilecektir Sorusu uygulamada tartışmalara yol açar. Geleneksel yaklaşım, eşyanın doğrudan fiziksel teması veya erişilebilirliği üzerinden hareket eder. Oysa teknolojinin geldiği noktada, “uzaktan erişimle” bir eşya üzerinde tasarruf etme imkanı bulunuyorsa bunun da bir çeşit fiili hakimiyet sayılabileceği ileri sürülebilir. Bu konuda hukuk dünyasında henüz yerleşmiş bir içtihat oluşmamıştır.
Mülkiyetin devrine ilişkin usullerin karmaşıklığı, zilyetlikle mülkiyetin karıştırılmasına yol açan bir diğer faktördür. Tapu sicilinde malik görünen kişi her zaman doğrudan zilyet olmayabilir. Bir başkası, fiili olarak o taşınmazı kullanıyor olabilir. Mahkeme huzurunda, zilyetlik davaları kapsamında bu durum açıklığa kavuşturulmalıdır. Burada belirsizlik, özellikle toplu konut projelerinde, kooperatiflerde veya tarımsal alanların kullanımında daha sık yaşanır. Tapuda malik olarak görünen ancak yıllardır araziyi kullanmayan bir kişi ile araziyi fiilen kullanan kişilerin karşı karşıya gelmesi, sıklıkla yaşanan hukuki uyuşmazlıklardan biridir.
Uygulamada karşılaşılan sorunların azaltılması için yargısal içtihatların netleştirilmesi, zilyetlik davalarında genel kabul görmüş ölçütlerin oluşturulması ve yargılama sürecinin hızlandırılması önerilir. Zilyetlik, fiili duruma dayanan bir kavram olduğu için uyuşmazlıkların çözümlenmesinde hız çok önemlidir. Eşya üzerindeki haksız müdahaleler, zamanında engellenmediğinde, daha büyük zararlara veya toplumsal çatışmalara neden olabilir. Bu nedenle, yargının erken aşamada ihtiyati tedbir uygulamasına başvurması ve uzman bilirkişiler aracılığıyla fiili hakimiyetin gerçek mahiyetini hızlıca tespit etmesi büyük önem taşır.
Zilyetlik davalarında ve koruma prosedürlerinde, ara buluculuk veya alternatif uyuşmazlık çözüm yollarının kullanımı da gündeme gelebilir. Özellikle komşuluk ilişkilerinden kaynaklanan zilyetlik ihtilaflarında, mahkemeye gitmeden önce ara buluculuk süreçleri denenebilir. Tarafların masrafsız ve hızlı bir biçimde anlaşma sağlaması, zilyetliğin korunması amacına da hizmet eder. Ancak mülkiyeti güçlü biçimde tartışmalı olan veya haksız işgallere dayanan durumlarda, yargısal sürecin kaçınılmaz olduğu açıktır.
Zilyetliğin korunması kapsamında kolluk kuvvetlerinin veya idari makamların hangi durumlarda derhal müdahale edebileceği de tartışma konusudur. Bazı olaylarda, zilyetlik ihlali ve kamu düzeni ihlali iç içe geçer. Örneğin, bir grubun cebir kullanarak araziyi ele geçirmesi halinde kamu otoritesi devreye girerek asayişi sağlamalıdır. Bu tür acil durumlarda adli yolların yanı sıra idari yollar ve kolluk müdahaleleri devreye girer. Zilyetlik ihtilafları çoğu zaman duygusal ve ekonomik boyutlarıyla da derinleştiği için, kolluk kuvvetlerinin zamanında müdahalesi, toplumsal gerginliklerin büyümesini engelleyebilir.
Zilyetlik kavramının, eğitim ve öğretim yoluyla daha iyi anlaşılır hale getirilmesi de uygulamaya dönük bir çözüm sunabilir. Gayrimenkul sektöründe faaliyet gösterenler, kooperatif yöneticileri, muhtarlar ve belediye yetkilileri, zilyetlik konusundaki temel hukuki ilkeleri bilirse, uyuşmazlıkların ortaya çıkmadan önlenmesi mümkün olabilir. Ayrıca vatandaşların hangi durumlarda zilyetlik korumasından yararlanabileceğini bilmeleri, onları hukuki süreçleri doğru işletmeye teşvik eder. Haksız müdahalelere karşı güce başvurmak yerine, yasal yollara başvurmanın daha etkili ve kalıcı çözümler getireceği anlaşılmalıdır.
Türk hukuk sisteminde zilyetliğin korunması, mülkiyet hakkı kadar önemli ve yerleşik bir mekanizmadır. Zilyetliğin bütün yapısı, tarihsel kökleri ve modern ihtiyaçlarla birlikte değerlendirildiğinde, toplumun fiili tasarruf ilişkilerini düzenlemenin ve denetlemenin hukuksal çerçevesi olduğu görülür. Kanun koyucu, zilyetliği bir tür “barış düzeni aracı” olarak görerek, herkesi kendi hakkını korumak için özel güç kullanmaktan caydırır. Bireysel güç kullanımının yerine, mahkemeler ve kamu otoriteleri aracılığıyla zilyetliğin korunması sağlanır. Böylece hem haksız müdahale mağdurunun hakları hem de toplumsal düzen garanti altına alınmış olur.
Yargı içtihatları, zilyetlik davalarında her somut olayı kendi özel koşullarına göre değerlendirmeye dayalıdır. Bu nedenle hukuk uygulamasında kararlar, olayın gerçekleştiği mekan, süre, müdahalenin niteliği ve tarafların iradeleri gibi birçok faktöre göre şekillenir. Dolayısıyla tek bir örnek uygulama modelinden söz edilemez. Ancak kanunun genel çerçevesi bellidir: Zilyetlik bir fiili egemenlik ilişkisi olarak kabul edilir ve bu ilişkinin haksız biçimde kesintiye uğraması durumunda, mahkeme kararıyla koruma sağlanır. Zilyetliğin korunmasında idari ve cezai mekanizmaların da tamamlayıcı bir işleve sahip olması, hukukun sistematik yapısını güçlendirir.
Zilyetliğin, eşya hukuku kapsamında temel bir statü olduğu unutulmamalıdır. Mülkiyet hakkı nihai ve en kapsamlı ayni hak olarak tanımlansa dahi, mülkiyete giden yolda veya mülkiyetle kesişen çatışma noktalarında zilyetliğin incelikleri belirleyici rol oynar. Mülkiyet hakkının kazanılması, devri, kısıtlanması veya sona ermesi süreçlerinde zilyetlik hep bir alt unsur, bir karine veya bir ispat vasıtası olarak karşımıza çıkar. Uyuşmazlıklar mahkemeye yansıdığında, kimin fiilen hakimiyeti sürdürdüğü, kimin bu hakimiyet üzerinde hukuki iradeye sahip olduğu soruları öncelikli olarak yanıtlanır. Bu açıdan, zilyetlik sadece maddi bir fiili durum değil, hukuki sonuçlar doğuran, kanun koyucunun ve yargının özel önem atfettiği bir kurumdur.
Zilyetlik, her ne kadar hukuki niteliği bakımından “asli hak” gibi görülmese de, ona bağlı olarak gelişen koruma mekanizmaları ve fiili duruma atfedilen hukukî sonuçlar, zilyetliğin bağımsız bir değer taşıdığını kanıtlar. Bu nedenle, yasal mevzuatın yorumlanmasında ve uygulamada, zilyetliği hafife almak veya mülkiyetle özdeşleştirmek yanlış olur. Zilyetlik, hem toplumsal düzenin hem de mülkiyet düzeninin sacayaklarından biridir. Fiili durumu koruyarak, mülkiyetin ve diğer ayni hakların sağlıklı şekilde kullanılmasını güvence altına alır.
Uygulamadaki sorunların bir kısmı, zilyetlik davasıyla mülkiyet davasının birbirine karıştırılmasından kaynaklandığı için, bu iki davanın amaç ve kapsamlarını net şekilde ayırt etmek gerekir. Mülkiyet davasında asıl mesele, davacının eşya üzerinde mülkiyet hakkına sahip olup olmadığıdır. Zilyetlik davasında ise esas sorun, davacının zilyetlik sıfatını tespit etmek ve haksız müdahaleyi önlemektir. Her ne kadar bu iki dava türü bazen iç içe geçse de, mahkeme önünde talep edilen hukuki koruma ve değerlendirme kriterleri farklıdır. Mülkiyet davasında tapu kaydı, miras belgeleri, satış sözleşmeleri gibi belgeler incelenirken, zilyetlik davasında eşyanın fiili kullanım şekli, tarafların niyet ve iradeleri, zilyetliğin süresi ve biçimi daha fazla önem taşır.
Zilyetliğin korunması, aynı zamanda iktisadi ve sosyal hayatta istikrarı sağlayan bir işlev görür. Tarım arazilerinde üretim yapan, ticari işletme sahibi olarak mallarını depolayan veya evinde oturan kişiler, bu durumlarını sürekli ve güvenli biçimde devam ettirebilmelidir. Haksız bir müdahaleyle bu fiili egemenlik ilişkisi bozulduğunda, ekonomik faaliyetler durabilir, sosyal ilişkiler zarar görebilir. Dolayısıyla zilyetliğin korunması, sadece bireysel değil aynı zamanda toplumsal bir menfaate hizmet eder. Bu nedenle kanun koyucu, zilyetlik davalarını hızlı yargılama usullerine tabi tutarak, mağduriyeti en kısa sürede gidermeye özen gösterir.
Uygulamanın daha sağlıklı işlemesi için, yargıçların ve avukatların zilyetlik kavramına hâkim olmaları kadar, kolluk kuvvetleri ve idari amirlerin de temel prensipleri öğrenmesi önemlidir. Hangi durumlarda müdahale edilebileceği, hangi konularda yargı kararının beklenmesi gerektiği gibi hususların açıkça düzenlenmesi ve ilgililerce bilinmesi gerekir. Aksi takdirde, idari makamların veya kolluk kuvvetlerinin aşırı veya yetersiz müdahaleleri daha da büyük uyuşmazlıklara sebebiyet verebilir.
Zilyetliğin korunmasında, tarafların delil toplama süreci de belirleyicidir. Fotoğraflar, tanık ifadeleri, kolluk tutanakları, elektrik-su abonelik kayıtları gibi deliller, zilyetliğin varlığını kanıtlamada kullanılabilir. Mahkeme, her somut olayda bu delilleri değerlendirerek zilyetliğin gerçek niteliğini ve haksız müdahalenin olup olmadığını tespit eder. Taşınmazlarda tapu kaydı, zilyetlik iddiası için doğrudan bir ispat aracı olmasa bile, tarafların mülkiyet ilişkisini ortaya koyarak olaya ışık tutabilir.
Gelişen kentleşme ve nüfus artışıyla birlikte, zilyetlik ihtilafları daha sık görülmeye başlamıştır. Özellikle gecekondu bölgelerinde veya hızlı göç alan şehirlerde, arazilerin fiili olarak kullanılması ile tapudaki kayıtlardaki mülkiyet sahibi arasında farklılıklar oluşabilir. Mahalle sakinleri, uzun yıllar boyunca bir alanı kullanır ve oraya ev yapar, fakat tapu başka birinin adına kayıtlıdır. Böyle durumlarda zilyetlik, taşınmazı uzun süredir kullanan kişinin elinde olabilir. Ancak mülkiyet hakkı tapu sahibindedir. Bu tür davalarda mahkeme, önce zilyetliği koruyup korumayacağını belirler; mülkiyet iddiası ayrı bir davanın konusu olarak ele alınabilir.
Zilyetlik, çok yönlü bir kavram olduğu için akademik tartışmalarda da farklı tezlere konu olmaktadır. Bazı yazarlar, zilyetliği sırf bir fiili durum olarak yorumlarken, bazıları zilyetliğin aynı zamanda iradeye dayalı bir hukuki ilişki olduğunu vurgular. Türk hukukunda bu ikisi arasında bir denge kurulmaya çalışılır. Fiili durum, irade unsuru olmaksızın salt fiziksel hâkimiyet olarak değerlendirilemez. Fiili hakimiyetin iradeyle birleşmesi, zilyetliği hukuken korunan bir statüye dönüştürür.
Bu akademik tartışmaların pratiğe yansıması, mahkemelerin zilyetlik uyuşmazlıklarında hangi unsurlara ağırlık vereceği noktasında kendini gösterir. Zilyetlik davalarında, tarafların niyeti ve fiili hareketleri yakından incelenir. Örneğin bir taşınmazdaki kiracı, sözleşmesi bittikten sonra taşınmazı tahliye etmez ve kullanmaya devam ederse, fiili hakimiyet devam ediyor olabilir. Ancak bu noktada zilyetlik iradesi ile mülkiyet sahibinin rızası çatışır. Mahkeme, kiracıyı haksız zilyet olarak nitelendirip, tahliye kararı verebilir. Bununla birlikte, kiracı uzun süredir taşınmazı elinde tutuyor ve malik de bu duruma ses çıkarmıyorsa, fiili durum süreklilik kazanmış olabilir. Böyle ince noktalarda yargıç, somut olayın tüm özelliklerini bir arada değerlendirir.
Yapılan bu değerlendirmeler, zilyetliğin ve korunmasının eşya hukukunda ne denli merkezî bir yer işgal ettiğini ortaya koyar. Zilyetliğin ihlali, kişisel hakların ötesinde toplumsal düzenin de ihlali anlamına gelebilir. Bu nedenle hem akademik dünyada hem de yargı pratiğinde zilyetlik, ayrıntılı bir şekilde ele alınan, hassas yaklaşım gerektiren bir konudur. Eşya hukuku açısından mülkiyet hakkının ışığı altında inceleniyor olsa da, zilyetlik mülkiyetten bağımsız bir koruma alanı inşa eder. Kişi, mülkiyet sahibi olmasa bile zilyetlik davalarında hak talep edebilir. Yeter ki, eşya üzerinde gerçek bir fiili hakimiyet ve buna ilişkin irade var olsun. Hukuk düzeni, bu fiili hakimiyet ilişkisini, şartlar oluştuğunda güçlü biçimde korumayı öngörür.
Zilyetlik, böylece hem bireysel çıkarların hem de toplumsal barışın kesişim noktasında bulunur. Zilyede tanınan koruma, aynı zamanda mülkiyetin ve diğer ayni hakların sağlıklı şekilde işlemesinin de ön koşuludur. Mülkiyet düzeni, fiili tasarrufların korunmasıyla desteklendiğinde, adil ve sürdürülebilir bir yapıya kavuşur. Haksız müdahalelerin ve güç kullanımının caydırılması, yargı kararlarının zamanında ve etkin biçimde uygulanmasına bağlıdır. Bu sayede, insanların eşyaları üzerindeki kullanım ve yararlanma hakları, toplumsal düzeni bozmadan güvence altına alınmış olur. Zilyetlik de tam olarak bu güvenceyi sağlama hedefiyle, yüzyılların hukuki birikimi sonucunda, modern medeni hukukların vazgeçilmez bir kurumu olarak varlığını sürdürmektedir.